Demir Demirkan

Demir_Demirkan_Denizde

Denize çıkınca özgürlüğümü geri alıyorum

Çocukluğunu Çeşme’de geçirip sörf tahtalarının tek kişi taşınamadığı bir dönemde rüzgâr sörfüne başlamış, babasının guletinde alaylı bir denizci olup çıkmış Demir Demirkan. Bugün denizle kurduğu derin ilişkiye şaşırmamak gerek.

Röportaj: Zeynep Yayınoğlu Fotoğraf: Batuhan Kıran

Karlı, puslu, buz gibi ocak ayının tam ortasında şansımıza güneşin yüzünü gösterdiği bir günde Fenerbahçe’de buluştuk. Önce kahve eşliğinde anlattı, uzun uzun. Çeşme’yi, çocukluğunu, Türkiye’de bilinmezken ablasının Almanya’dan getirdiği sörf tahtasını, Bodrum’daki ustalara bir türlü yaptıramadığı Colin Archer imzalı RS 1’ı, sessiz bir koya demirlediğinde baskın yapan günübirlikçilere olan hislerini, Cap’n Fatty Goodlander’ın kitaplarına olan sevgisini, Robert Redford’un Sona Doğru adlı filminde yakaladığı detayları… Ama konuşacaklarımız bitip de tekneye ayak bastığında netleşti her şey. Müziği duyduğu kadar denizi de duyuyordu Demirkan. Virüsü kapmış amansız bir hastaydı o da.

Bundan dört yıl önce yaptığımız röportajda sizin teknenizdeydik. Hâlâ duruyor mu?
Şu an bir teknem yok. Ama bir fikrim var. Bir sonrakinin motoryat olmayacağına eminim. Klasik bir şey düşünüyorum açıkçası. Kafamda da boyu 14-17 metre arası bir tirandil var. Mürettebat da istemiyorum artık. Kendim sürmeliyim tekneyi. Kendi zevkime göre yapabileceğim, iç tasarımı kullanışlı bir şey istiyorum. Artık deneyimim de fena değil bu konuda. Bildiklerimi bir tirandil üzerinde uygulayacağım. Zaten küçüklüğümden beri de hep bir tirandilim olsun istedim.

Küçüklüğünüzden beri dediğinize göre denizle ilişkiniz erken yaşlarda başladı?
İlkokula kadar Ankara’da yaşadık ama sonra İzmir’e taşındık ailece. Çeşme’de büyüdüm diyebilirim. Dolayısıyla bir yaştan sonra iyice Egeli oldum ben. Çocukluğumdan beri şişme botlarımız vardı. Sürekli denize çıkar, dalmaya giderdik, balık avlardık. Suda büyüdük. Yüzmeyi öğrendiğimde 4-5 yaşındaydım. Ondan sonrası da suda geçti. Rüzgâr sörfü Türkiye’de yeni yeni duyulmaya başlandığında ablamla eniştem Almanya’dan bir tane de bana getirmişlerdi. Tabii o zaman katana gibiydi sörfler. Yerinden kalkmazdı. Uzun yıllar sörf yaptım Çeşme’de, Sakızlı koyda… Bir de zodiac’la gezerdik.

Ailede denizle ilgilenen biri var mıydı?
Aslında babam başta çok ilgili değil gibiydi. Ama sonra bir gün tekne yaptırmaya karar verdi. 18 m’lik bir gulet yaptırmaya kalktı. O zamanlar lamine filan da yok. Ahşaptan sarıyorlardı tekneyi. Sonra bu işi çok sevdi. Tersaneyle ortak oldu filan.

Birdenbire mi oldu?
Bir iki sene içerisinde oldu aslında. Babam iş yapmayı seven biridir. O tersane işine girdikten sonra ben de bayağı sardım tekne işlerine. Ama o zaman kaptan da olurdu teknede. Zamanla ben yanaşmayı falan öğrendim. 14-15 yaşında gulet kullanmaya başlamıştım. Yelken basmazdık, guletin direklerine güvenmezdik. Genelde cenova giderdik.

Alaylısınız yani.
Suda büyüdüğüm için eğitim oydu.

Demir_Demirkan_Seyirde

 

TEKNEDE MÜRETTEBAT İSTEMEM
Nerelere giderdiniz?
Gökova, İhsanoğlu körfezi filan. Ama o zamanlar hiçbir şey yoktu tabii. İnanılmaz eğlenceliydi. Yıllar sonra kendi tekneme sahip olup da gittiğimde çok şaşırdım. Sakin sessiz diye bir koya demirliyorsun, sonra sabah bir uyanıyorsun bangır bangır müzik. Günübirlikçiler gelmiş. Bense tekneyle çıktım mı kumanyayı alıp bir daha karaya ayak basmak istemem. Şimdi insanların zevkleri farklı. Türkbükü’ne, Göcek’e bakıyorum da tekneyle çıkan hemen akşam yemeğinde bir yere yanaşıyor. Sonra dondurma yemeye başka yere. Sürekli yeme içme üzerine kurulu bir seyahat. Bana komik geliyor.
Tekneye ayak basınca sosyallikten de uzak kalma hissiyatı…
Evet, benim pürist tarafım hâlâ duruyor. Denize çıkıp da bu kadar karaya bağlı olmak alışık olduğum bir durum değil. O yüzden tirandile geri dönmek istiyorum. Yani suya yakın olayım, tekne ahşap olsun, organik olsun, yelken basayım, makineyi durdurayım, sessizlikte gideyim… Ben bunu istiyorum.

İlk tekneniz neydi peki?
Kendi teknemi 2013 gibi aldım. 12 metre bir gulet. Bodrum’da bulmuştum, bayağı kullanışlıydı. Ahşap teknenin üzerine fiber kaplamaydı. Adını da Şaman koymuştum. O kadar geniş bir master kamarası vardı ki 12 metre demezsin. Onunla bayağı bir maceramız oldu. Bir keresinde makinesini değiştirmiştim. Transferini yapıyorduk Bodrum’dan İstanbul’a. Makineyi takan adam havalandırmasını başka bir deliğe takmış. Sürekli arıza vermeye başladı. Zor bela yanaştık Altınyunus’a. Meğer bütün yakıt depolarına deniz suyu dolmuş. Bozcaada’da beş gün yatmak zorunda kaldık. Bir de kış kıyamet. Ama sonuçta baktığında bence eğlenceli. Denizciysen acısını tatlısını yaşaman gerekiyor. Kötüyü bileceksin ki iyinin tadını çıkarabil. Yoksa elinde bir viski bardağıyla şahane havalarda gezmek bence denizcilik değil.

Tatlı su teknecisi deriz biz genelde…
Evet, aynen öyle aslında. Ben öyle olamıyorum. Anlamıyorum da.

Kaç tekneniz oldu bugüne kadar?
Bugüne kadar sahip olduğum tekne sayısı iki ama arada kiraladıklarım, eşimin dostumun tekneleri derken birçok tekne geçti elimden. Babamla da birlikte sahip olduğumuz iki tekne daha vardı. Biri 12, biri 18 metre. Hepsini sayarsan dört ediyor.

Eh hiç de fena değil. Bu kadar tekne eskittikten sonra zevkler ve tercihlerde değişiklik oldu mu peki?
Yani zamanla denizciliği öğreniyorsun işte. Bana kalsa mesela ben mürettebat istemem teknede. Sonra 20 metreden büyük teknelerde denizi hissetmemeye başlıyorsun gibi geliyor. Bana göre tabii. 18 metre bir guletle, ahşap tekneyle çıkmanın başka bir tadı var. Motoryatta haldır huldur gidiyorsun. Biriyle girebileceğin koylar farklı, diğeriyle inanılmaz bir hızla seyir yapabiliyorsun. Bayağı farklılar. Tercih meselesi bunlar ama benim tercihim ufaktan ve organikten yana olduğu için ruhumu da o çekiyor. Fiberle ilişki kuramıyorum mesela. Gene yapacaksam lamineden yaptırmak isterim.

Hızdan, konfordan çok, denize yakın olmak, hissetmek önemli anladığım kadarıyla…
Evet, mesela Bodrum’da Aksona diye bir tekne vardı, onun formunu severim. Bir dönem de Nordric teknelere kafayı takmıştım. Hem tirandil, hem de denizci olsun diye. Sonra Colin Archer’ı buldum. İskoç asıllı ama Norveçli bir tekne tasarımcısı. 1800 sonu, 1900’ün başında sahil güvenlik için kullanılan bir model tasarlıyor, RS 1 diye. 16m diye hatırlıyorum. Onun planlarını getirttim bir ara. Orada artık Colin Archer tekneleri kültürel bir değer haline gelmiş anladığım. Getirdim, Bodrum’da ustalara verdim. “Biz bunu böyle yapmasak da şöyle yapsak” dedi hepsi. Onlar tabii tirandil yapmak istiyorlar. Başlamadık bile. Planları çerçeveletip duvarıma astım ben de…
Demir_Demirkan_MBY_Roportaj
KENDİ KRALLIĞININ SAHİBİSİN
Sizin acilen teknede yaşam projesine girmeniz lazım sanki.
Hayal oydu başta. Panacea’yı (son teknesi) de o yüzden yaptırmıştık. Mesela ben bu seneyi İtalya’da geçirmek istiyorum dediğin anda orada bir evin olmuş oluyor. Bu Antalya da olabilir, Hırvatistan da. Ama beceremedik işte. Ben işimden kopamıyorum. Müzikte hep elimin üstünde olması lazım.

Bir iki sene ara verip yapmak mümkün olmuyor mu?
Olmuyor aslında. Bir iki sene ara vermek demek, benim işimde mümkün değil. Geri döndüğünde yeniden başlamak zorundasın. Bunu da yaptım, yapmadım değil. Ama çok zor oluyor. Bir dönem Bodrum’da yaşadım mesela. Bakıyorum, müzisyen arkadaşların haberleri geliyor. Orada çalıyor, burada çalıyor, albümler çıkıyor. Sen de istiyorsun. Sahneye çıkmayı çok özlüyorum sonra. Bu bir virüs gibi. “Evet ya, ben de yapsam, ne güzel eğleniyorlardır şimdi” diyorsun. Turneleri düşününce mesela aklına bir sürü iyi kötü anı geliyor. Özlüyorsun bunları… Belki de yaşım gelmedi hâlâ. Bunu da düşünüyorum. Bir yaşa geleceğim belki ve anılarla yaşayabilecek cesareti gösterebileceğim. O gün bunu yapabilirim.

Farklı bir meslek olsa olabilirdi yani…
Bizimki başka bir şey. Ürettiğinle varsın. Dışarda olan bir şey değil. Mesela yazar arkadaşlarıma bakıyorum. Altı aya bir yere gidip kitap yazıp dönüyorlar. Ama yazarlık tek başına bir meslek. Bende olmaz o. Çıkıp gitar çalmalıyım. Performans yapmalıyım. Dedim ya şu an zamanı değil belki. Bugünkü hız bana iyi geliyor.

Peki denizin nasıl bir etkisi var üstünüzde?
Doğan Cüceloğlu, benim çok sevdiğim bir abim. Ben ona bir gün “Tekneye bindiğimde daha halatları atmaya başladığım anda mutlu oluyorum. Yarım mil bile uzaklaşsam karadan dünyalar benim oluyor” demiştim. “Orada, ufacık yerde kendi krallığının sahibi oluyorsun. Varoluşunla bir olduğun için kendini bu kadar özgür hissediyorsun” demişti. Düşündüm de gerçekten doğru. Özgürlüğünü geri alıyorsun sanki. Doğayla cebelleşiyorsun, sen bir tarafa gitmek isterken bir rüzgâr esiyor karşıdan, “bir dakika, öyle olmadı, böyle gidelim” diyorsun. Yani ne yaparsan senin komutanda. Oranın kralı sensin. Bu yüzden benim için inanılmaz ferahlatıcı bir etkisi var denize çıkmanın.

Hayatın içinde bazen aldığımız kararları uygulayamayabiliyoruz. Sorumluluklar, zaman, insanlar… Ama denizde öyle değil. Durumu gözle, hesabını yap, plan kur ve uygula. Daha analitik bir durum var sanki…
Daha az parametre olduğunu düşünüyorum. Baktığın zaman ne kadar vadeli hayaller kurabilirsin ki? Okyanus geçecek olsan bir iki aylık plan bu. Başı belli, sonu belli. Plan da sorumluluk da sana ait. Bu bana çok iyi geliyor işte. Ama burada yaptığın plan iki senelik, beş senelik, on senelik. Yaptırımlar da farklı. Orada doğa gibi bir faktör varken burada suni alanlar var. Üstelik bu suni alanlarda bazen beğenmediğimiz, sorguladığımız işler içine girip bir de kendimizi ayrıştırmaya çalışıyoruz. Bu dillema yüzünden karadaki hayatı terk etmiş, teknede yaşayan o kadar çok insan var ki… Bir de aslında bu o kadar da zor bir şey değil ki…

Keyifli röportaj, güneşli hava, bol sohbet sonunda elbette yüzler gülüyor.

Keyifli röportaj, güneşli hava, bol sohbet sonunda elbette yüzler gülüyor.

Değil mi gerçekten?
Bunun navigasyonla ilgisi var. Kastım pusulayla yol bulmak değil elbette. Hayatta yön bulmakla ilgili. Navigasyon senin içinde varsa bir şey olmaz zaten. Bir de buna teknolojiyi ekle. Ben şimdi telefondan bir haftalık meteoroloji raporu alıyorum. Dünyanın bir ucunda yağmur yağacak mı, rüzgâr nereden esecek öğrenebiliyorum. Artık çok kolay o yüzden. Ama bu hâlâ ülkemizde bilinen bir şey değil.

Maalesef. Teknecilikle ilgili önyargısı, korkuları olan çok…
Evet ama böyle olması gerekmiyor. Yunanistan’da adalara gittiğinde teknesi olsun olmasın insanlarda denize çıkma isteği var. Biz ülkemiz için sürekli üç tarafı denizlerle çevrili diyoruz ama denizci bir ülke olamadık. Hâlâ karadayız ve bence bu çok acayip. İzmir-İstanbul arasında sadece bir tane gemi var mesela. Üstelik adı da Ankara. Nasıl böyle bir şey olur anlamıyorum.

Doğma büyüme Çeşme’li olup ayağını denize sokmamış insanlar da var ama bu ülkede…
Evet. Bir de teknenin lüks algısı var. Halbuki çok ekonomik tekneler de var. Niye halka inemiyor denizcilik?

Bu soru bize mi bilmiyorum ama teknenin değil, tekneyi aldıktan sonrasının pahalılığı insanları uzaklaştırıyor…
Doğru, bakımı, marinası vs. Uygun fiyata bağlama yerleri olsa daha çok insan denize çıkacak. Denizcilik de bayağı bir şeyi değiştirir gibi geliyor bu ülkede.

Tekneciliğe, yelkene bu kadar kafa yormuş biri olarak hiç yarışa katıldın mı?
Bir kez Famous Cup’a katıldım. Kum teknesiyle birinci olduk. Ama ellerim patladı. İki gün sonra da İzmir’de konser vardı. Nasıl çalacağım hiç düşünmemişim. Ee şeytan azapta gerek.

Genel olarak takip eder misin yarışları?
Arkadaşım Edhem’den (Dirvana) haberleri alıyorum. Ama çok da takip ettiğim söylenemez. Yarıştan çok uzun soluklu şeylerle ilgileniyorum sanırım.

Dünya turu gibi mi?
Evet, mesela. Bunu çok isterim ama yarıştan bahsetmiyorum. Hayatımda iki-üç sene ayırabilecek olsam bunu yapabilirim.

Dergimize Abonelik Merkezi web sitesinden hızlı ve kolayca abone olabilirsiniz.

Yorumunuzu yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir