Denizci bir nesil – Alpaslan Sirkecioğlu

Üç tarafı denizlerle çevrili olduğu halde ülkemizde maalesef denizcilik kültürü gelişmedi. Oysa denizci bir nesil yetiştirmek hepimizin görevi.

Alpaslan Sirkecioğlu YATEF - Yat ve Tekne Endüstrisi Federasyonu Başkanı ve DENTUR - Deniz Endüstrisini ve Denizciliği Geliştirme Derneği Başkanı

Alpaslan Sirkecioğlu
YATEF – Yat ve Tekne Endüstrisi Federasyonu Başkanı ve
DENTUR – Deniz Endüstrisini ve Denizciliği Geliştirme Derneği Başkanı

1795 yılında, ABD Başkanı George Washington’la Osmanlı Devleti’nin Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı tarafından imzalananan 12 maddelik denizcilik antlaşması, Amerika’nın İngilizce’den başka bir dille (Türkçe) yazılmasına rıza gösterdiği ilk ve tek antlaşmadır.

Bu antlaşmaya göre, Osmanlı Devleti’ne bağlı Cezayir Beylerbeyliği, Akdeniz ve Atlantik’te dolaşan Amerikan bandıralı ticaret gemilerini korsanların şerrinden koruyacak, buna karşılık Amerikan hükümeti de Osmanlı Devleti’ne her yıl 640 bin Dolar ve 12 bin Osmanlı Altın Lirası (Osmanlı Altın Lirası bulunamazsa bu miktara eş değer olan 216 bin Dolar) seneviyye (haraç) verecektir. Amerika, 1812 yılına kadar bu antlaşmaya sadık kalmış ve yıllık haracını Osmanlı Devleti’ne muntazaman ödemiştir.

Ve bugün, bizler ülkemizde teknelerimize Amerikan bayrağı takarak dolaşıyoruz. Bunu hiçbirimiz isteyerek yapmıyoruz. Çünkü Türk denizcisinin önünde iki seçenek var. Teknesine Amerikan bayrağı çekmek ve hiç vergi ödememek veya teknesine Türk bayrağı çekmek ve bunun için %8 ÖTV ve %18 KDV olarak toplamda %27.4 vergi, yani bir nevi Türk bayrağı çekme cezası ödemek.

1982 yılında kabul edilen ve Türk turizm sektörüne çığır atlatan ve ülkemizi dünyaya açan 2634 sayılı “Turizmi Teşvik Kanunu”, deniz turizmiyle ilgili düzenlemeleri de içermektedir. Bu kanun kapsamında çıkartılan “Deniz Turizmi Yönetmeliği”, hiç amaçlamadığı halde Türk yat ve tekne imalatı sektörünün önüne bir set çekmektedir. Tamamen yabancılara yönelik olarak düzenlenen deniz turizmi yönetmeliğindeki eksiklikler nedeniyle ithalat rejimi ile ilgili kanun ve yönetmelikler by-pass edilmekte ve resmi ithalatı yasak olmasına karşın, ikinci el tekneler Türkiye pazarına sokularak kullanıma girmektedir. Tam üyesi olma yolunda uyum çalışmalarını sürdürdüğümüz Avrupa Birliği ülkelerinin hiçbirinde bulunmayan bu uygulama, gerek yerli üreticiler gerekse yurtdışı markaların resmi distribütörleri aleyhine haksız rekabet doğurmaktadır.

Soruna köklü çare bulunabilmesi ancak ilgili dört bakanlığın; Turizm ve Kültür, Maliye, Ticaret ve Gümrük; Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme; ortak çalışmasını gerektirmektedir. Federasyon olarak hazırladığımız raporlar ilgili bakanlıklara gönderilmiş ve bazı görüşmeler yapılmış olmasına rağmen maalesef henüz bir sonuç alınamamıştır. Denizcilik ve en önemli aracı olan tekne sahipliği, tüm zamanlarda hem iktidar hem de muhalefet tarafından lüks bir olgu olarak kabul edilmektir. Hiçbir zaman toplanamayan, ve tam aksine, kaldırılması halinde dolaylı olarak vergi gelirlerimizin artmasını sağlayacak vergi indirimleri ve düzenlemeleri populist yaklaşımlarla kabul edilememekte ve denizci bir millet olma yönündeki çabalarımız bu populist görüşe kurban edilmektedir.

900 KİŞİYE BİR TEKNE
Ülkelerin deniz kültürünü belirleyen en önemli index, tekne sahiplik oranıdır. Yani kaç kişiye bir tekne düştüğüyle ölçülür. Örneğin; Çin’de 71 bin kişiye bir tekne düşmektedir. Norveç’te 6 kişiye bir tekne düşerken İtalya’da 98 kişiye bir tekne düşer. 8333 km kıyı şeridine sahip ülkemizde ise 900 kişiye bir tekne düşmektedir. Oysa denizi olmayan İsviçre’de dahi 80 kişiye bir tekne düşmektedir. Basit bir hesapla İsviçreliler bizden 11 kat daha fazla deniz kültürüne sahiptir.

Bizim ilk ve tek Denizcilik Bakanlığımız, 14 Ocak 1925’te kurulmuş ve 27 Aralık 1927’de lağvedilmiştir. Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde Bakanlık kapsamı Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme’yi de içine alacak şekilde genişletilerek, “Denizcilik” kavramı daraltılmış ve “ Denizcilik Müşteşarlığı” kaldırılarak Genel Müdürlükler şeklinde düzenlenmiştir.

Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olduğu halde maalesef bir denizcilik kültürümüz gelişemedi. Biz Türkler denizi, kıyısında oturup seyredilecek, çay, kahve ve nargile içilecek, balık yenecek bir yer olarak görür ama denizin verdiği hakiki keyfi almayı bilmeyiz.

Bugün gazetelerin spor sayfalarını açtığınızda, yurtdışından ithal futbulcularla ilgili türlü bilgiler, ezeli rakip olan iki büyük kulübün futbolcularının eşlerine hediye ettikleri milyonluk spor otomobillerle ilgili haberler spor sayfalarının baş köşelerini süslerken, deniz sporlarıyla ilgili bir habere rastlamak mümkün değil.

Oysa iletişimin gazete ve radyoyla sınırlı olduğu 60’lı yılları hatırlayanlar, Sadun Boro’nun dünya seyahatini 1965-1968 yıllarında Hürriyet gazetesinden adım adım takip ediyor, seyahatiyle ilgili, kedisi Miço’nun adına kadar her şeyi biliyor, dünyayla ilgili ne çok bilgi ediniyordu. Bunu, eğitimi denizcilik, mesleği gazetecilik olan bir Genel Yayın Yönetmeni’ne Sayın Necati Zincirkıran’a borçluyuz.

Denizciliği ve denizcileriyle övünen, denize kıyısı olan illerimizin adını alan spor kulüplerinin hangisinin yelken branşı var? Bence yelken kulüpleri bağımsız olarak, büyük zorluklarla varlıklarını devam ettirmeye çalışırken, futbol gibi rant değeri yüksek bir branşa gönül vermiş mümtaz(!) spor kulüpleri, inanılmaz bütçeleri içinden ayıracakları küçüçük miktarlarla yelken branşı açabilir. Ya da kendi illerindeki mevcut yelken kulüplerini bünyelerine katarak veya sponsor olarak bu kulüpleri ve yelken sporunu destekleyebilir. Denizci bir nesil yetiştirmek hepimizin görevi. Peki şimdi taşın altına kim elini koyacak?! MBY

Yorumunuzu yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir