Gangavalar kenti

Sis ve Esinti - Gagavalar Şehri

Değirmendir metropoller. Her gün öğütecek yeni şehir mahkumlarını alır dişlerinin arasına, çiğner ve sonra da tükürür…

Sis ve Esinti – Cenk Şahin (cenk14@gmail.com)

Uykunun en derin bilinmezliğindeyken, gecenin şom zifirinin içinden hayatla ölüm arasında öttürülen kıyamet borusu gibi siren sesleri gelir şehirde, insanların kulağına, hızla hastanelere varmaya çalışan ambulanslardan… Ya da başkalarının hayatını çalarak, bazen de yok ederek alanların peşinden koşan polis arabalarının sesleri. Yatağında uyuyan şehrin duyarsız, bencil ve obur adamları şöyle bir gözlerini aralar, kulaklarını kabartır ve sonra yeniden dalarlar uykuya. Hayat evlerin içinde devam ederken, dışarıda ölüm siren sesleriyle alacağını alır…

Ringa balığı, mürekkep balığını yer, yakamozlu gecelerde avlanırken; sonra on binlerce yumurta bırakır denize. Ringalar avlanıp yumurta bıraksalar sürekli, bir süre sonra denizlerin tamamı ringalarla istiflenir ve kaskatı olur. Ama hayat, kardeşi ölümü çağırır yardıma. S.O.S. çağrısına önce barakudalar cevap verir ve ringalara saldırır. Yetişen lambukalarsa barakudaları avlar. Ama denizler ringayla dolmadıkları gibi lambukayla da dolmaz asla. Günün sonunda köpekbalığı gelir ve lambukayı midesine indirir. Ve doğanın hassas dengesi gereği köpekbalığı binlerce yumurta değil sadece bir ya da iki yavru yavrular. İşte ölüm hayata yardım etmiş onu aslında ölümsüz kılmıştır.

Bu koca paradoks insanın en büyük açmazı ve inanırsa kaderin ta kendisidir.
Kentlerde yaşamak, rutin denilen şeylerin toplamı olarak algılanmaya başlandı. Aynı saatte kalk, aynı yerden işe git. Bütün gün aynı şeyleri yap. Akşam olunca trafiğe gir. Evine gel. Aynı masada benzer şeyleri ye. Televizyon denilen canavarın karşısında zamanını zavallıca öldür ve git yat.

İşte insan, bütün bunları yaparken hiçbir şey yaratamaz. Dünyaya ya da kendisine ait bir noksanı tamamlayamaz; var olanlara bir var daha katamaz.

Şehirde yaşamak rutin günlerde soluk almak, denizde yaşamaksa her doğan sabahta yeni şeylerle nefes çekmektir.
Değirmendir metropoller. Her gün öğütecek yeni şehir mahkumlarını alır dişlerinin arasına, çiğner ve sonra da tükürür varoşlara ya da şehrin ıslak, karanlık, eski köşelerinden birisine. Kalabalıktır şehirler. Ama herkes yalnızdır. Gürültülüdür, bağırır kentler gece gündüz. Ama boş bir tınıdır şehrin sesi. Nota bilmez, akor basamaz. Bestelenemeyen bir hayatın arızalı notalarıdır bu koca pis gürültü. Sırf konuşmak için konuşanların ve paranın arkasına oltaya gelmiş balık gibi takılanların çıkardığı kakofoni, doğanın kendi sesini ve saf sessizliğini paramparça eder. Oysa insana özgürlük veren iki şey vardır: Issızlık ve sessizlik. Kendini bulmasına yardım ederler.
Sis ve Esinti - Gagavalar Şehri

Sırf konuşmak için konuşanların ve paranın arkasına oltaya gelmiş balık gibi takılanların çıkardığı kakofoni, doğanın kendi sesini ve saf sessizliğini paramparça eder.

Kösemen mahkumu
Denizci adamın tek istediği ses dalgaların kırılıp çıkardığı köpüklerin fısıltılarıdır. Bu sihirli fısıltılar ıssızlık, özgürlük ve yalnızlık duygusu saçarlar denizlerdekilere. Yalnız kalmayı başarmış ve kendine yeten insan da evrenin mavi ovasında süzülürken kendisiyle hesaplaşmaya başlar. Şehrin caddelerinde, metrolarında, gökdelenlerinde görülemeyen hesap, denizde açılır rüzgârlarla. Açıkdenizde her şey geride kalır ve insan uzaya çıkarak kendisini kuşbakışı görmeye başlar.
O an doğup büyüdüğü şehrin azılı tutsağı olduğu mizana mandarının direği vınlatması gibi aklına kırbaç darbeleri indirir. Masmavi derya, ulu dağlar, binlerce çam yeşili ve kekik rahiyası aklın kıvrımlarını doldurdukça doldurur; ve kendini görür aşağıda. Ak pak yelkenlerin torları arasında bir adam görür dümende. Sevinir orada olduğuna. Berraklaşır aklı, pulvarize olur kentin pis fikirleri ve 50 knot hızla püskürtülür beyninden ufuklara. Bedeni aşağıda, ruhu yukarıda, kendini rüzgârlar gibi hisseder; koca ummanları dalgalandıran efendi rüzgâr gibi. Bıraksan esip fırtına olur, o kadar…

Bu manzarayı gören adam artık o eski adam olamaz; bildiği dünya da o eski dünya. Yere inmek korkutur. Bedenine kavuşmak tereddüt ettirir artık. Yeni ben, eski bene şüpheyle bakar. Sonra gözlerini açar aniden. Soluk soluğadır. Rotasını karadan denize çevirir. Ufukta sadece deniz görünsün ister. Yeni rotasında öylece kalakalır. Sonra sorgulama başlar. Cebindeki paraları derinlere fırlatır bir hırsla. Kurtulmak istercesine. Denizle bütünleşir. Saf mavi olana dek. Ruhunu yıkayacak ne de çok su gerekir ona. Oysa bir damla denizin tuzu yetecek de artacaktır.

Şehirdeki görünmez prangalı adamlar, kösemen mahkumudur. Koyun sürülerinin başına kösemen denen kocaman bir koç koyarlar. Bu koç, sürü bir yerden bir yere giderken ne yaparsa ardındaki koyunlarda aynısını yaparlar. Çoban değneğini kösemen koçun önüne engel diye tutar; kösemen bu engelin üzerinden atlar. Çoban değneğini çeker ama yüzlerce koyun tam da kösemenin hopladığı yere gelince hiç nedensiz havaya hoplar. Mantıklı bir neden olmaksızın son koyun geçene dek tamamı hoplar zıplar. Şehrin kösemenleri ev yapar koyunlar alır, kredi verir, işe gider, para kazanır, daha da kazanır, daha çok, en çok kazanır, herkes de arkasından hoplar, zıplar. Her hoplamada ya ayakları burkulur, ya tırnakları kırılır, ya bir yerleri kanar. Zıplayanlar ya düşerler, ya yuvarlanırlar ya da tepetaklak olurlar. Kösemense geçer gider.

Rubicon Nehri’ni aşmak
Şehir demek kalabalık demek; ne kadar çok insansa o kadar çok dert demek.
Kirpiler, evrim sürecinin başlarında bir tehlike ya da saldırıdan korunmak isterken birbirlerine çok sokuldukları ama bu yakın durma esnasında da dikenleriyle istemeden birbirlerini yaraladıklarını ve bunun da bir kısmının ölümüyle sonuçlandığını görünce bu kez birbirlerinden alabildiğince uzak durmaya başlamışlar. Ama bu sefer de avcılar yalnız dolaşan kirpileri bir bir avlamaya başlamış. Bu yolla da hayatta kalmayı başaramayan kirpiler sonunda makul bir mesafede yan yana gelerek tehlikeyi karşılamaya başlamışlar. Evrim başarıya ulaşmış. İnsanlar büyük şehirlerde ya yapış yapış mesafesiz tanışıklıklar ve ilişkiler kuruyorlar ya da karşı komşusunun adını dahi bilmeyecek kadar uzak ve bencil bir hayat sürüyorlar. Şehir insanları kirpilerin tamamladığı evrim sürecini tamamlayamamışlar henüz. Onların hepsi gangavadır. Şehrin dibini sömüren, ne var ne yok yalayıp yutan gangavalar…
Masada Kalesi’nde Romalılar tüm Yahudiler’i katletmiş, şans eseri ikisi kadın, beşi çocuk yedi kişi sağ kalabilmiştir. Bu toplu yok ediliş zihinlerin baş köşesine yerleşmiş, genlerle atadan oğula aktarıla aktarıla bugüne gelmiştir. Bu büyük korku beraberinde yok edilme kompleksi yaratmış bu da insanları istemeden gaddarlaştırmıştır. İşte metropoller böylesine gaddarlarla doludur. Hayatta kalmak istiyorsan bul ve yok et. Yaşamak için ez, sömür, gerekirse öldür. Bu felsefe uğruna büyük bir savaş vardır büyük kentlerde. Masada kompleksinin insanlarıdır onlar.

Rubicon Nehri, Roma Cumhuriyeti döneminde generallerin ordularıyla geçmesinin yasak olduğu nehirdi. Rubicon, kuzeydeki Galya ile güneydeki Roma arasında sınır çizgisi olarak kabul edildiğinden kanunlarla Roma’yı tehdit edebilecek askeri girişimler engellenmeye çalışılıyordu. Ama M.Ö. 49 yılında Jül Sezar ordusuyla nehri geçince korkunç bir iç savaş başlamıştı. Her insanın derinlerinde bir Rubicon nehri vardır. Nehrin öteki yanında özgürlük, bu tarafındaysa esaret. Geçenler içlerindeki savaşı başlatırlar. Bu yüzleşme sonunda esaret eyaleti terk edilebilir ancak. Ama çok azı Rubicon’unu aşar. Geçenler artık şehirde kalamazlar.
Düşünür Nietzsche, “İnsanlarda iki çeşit ana akım vardır” der, “biri akademik, öteki diyonisyak”. Bilinene sıkı sıkıya bağlı ve kaybetme pahasına öğretilerini uygulamakta inat ve ısrar edenler akademiklerdir; savaş kaybetme pahasına akademik davranan komutanlar, bilineni anlatan öğretmenler, aynı hamlelerle oynayan oyuncular gibi. Ama doğruları anlatsalar da yeni bir şey söylemez, ufuk açamazlar. Durmaksızın yerlerinde sayarlar. Duygu dünyaları kıt, adeta kölemen koçunun ardındaki koyun gibidirler. Ya diyonisyaklar?.. Bilinmeyenin, yaşanmayanın peşindedirler. Tabiatı izlerler ve takip ederler.

Dünyanın ilk diyonisyakları İyonyalılar’dır. Yaşama ve doğal güçlere inanır ve severler. Bugünkü şehir insanlarının neredeyse tamamı akademik, ilkel kirpilerdir. Hem kalıplarından çıkmazlar hem de dikenleriyle birbirlerini yaralayıp dururlar.
Peşi sıra hoplamaktan, dikenleri ona buna batırmaktan, akademik takılmaktan, gangava olmaktan, Rubicon’un öte yanında kalmaktan vazgeçenler, uzaya çıkacaklar ve paraşütle süzüle süzüle denizler ülkesine ineceklerdir… Cesaret ettiklerinde… MBY

*Gangava: Akdenizde sünger avlayan kayıkların kıç tarafından dışarı sürülen sarkık torbalara verilen isimdir. Denizi trol gibi tarayarak önüne geleni torbaya hapsederek avlanma biçimidir. Deniz fauna ve florasına büyük zararlar verir.

Etiketler:

Yorumunuzu yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir