| |
|
Teknekondular...
Son yıllarda teknesi olup da fazla yakıt harcamadan teknesinden maksimum fayda sağlamak isteyen insanımızın en büyük zevki Türkbükü’nün ortasına demir atıp cıvıl cıvıl etrafı seyrederek teknede yatmak olmuştur. Seyyar olmanın verdiği avantajla ama seyre çıkmadan sintinelerini tatlı tatlı sızdırarak haftalarca aynı yerde yosun bağlar dururlar. Bu teknelerin bazıları Türkbükü koyunun sanki bir ağacı, bir taşı gibi o kadar bütünleşmiştir ki hafta sonu geldiğinizde göremediğiniz zaman gözünüz arar, başına bir iş mi geldi diye merak edersiniz. Bu tekneler yüzünden koyun içinde yüzmek neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bir iki ufak tefek kaza ile başlayan iş can pazarı boyutuna doğru ilerlemeye başlamıştır. Son iki senedir sahil güvenliğin sıkı çalışmaları neticesinde evrakı eksik birçok tekne elenmekle birlikte evrakını tamamlayanların ısrarı sürmektedir. Yani son iki senedir görülen yoğunluk sahil güvenliğin haklı kıyımından sonra geriye kalanlardır. Koya giren ve çıkan her tekneye “sıkı yönetim” uygulayarak denetim yaptıkları için kıyım kelimesini bilerek kullanıyorum.
Evvelki sene bir arkadaşım “Emir, ne zaman gelsem aynı tekneler aynı yerde duruyor bu nasıl iş?” diye bana sorduğunda “Bunlar Türkbükü’nün Teknekonduları” demiştim. O sözüme hala güldüğüm için yazının başlığını ‘Teknekondular’ koydum.
Teknecilik, özgürlük demektir. Sessizlik, sakinlik, doğa ve kendinle baş başa kalmak demektir. Bu baş başalıktan kişisel özgüveni beslemek gerekir. Sen git, Türkiye’nin yaz aylarında en gürültülü ve kalabalık olan yerine demir at ve hiç kıpırdama. Olacak iş değil. Bir insanın kendine böyle bir ceza vermesinin nasıl bir ruh hali ile olabileceğini anlamak için Teknekonducuları analiz etmeliyiz. En büyük övünç kaynakları yazlık ev almamış olmalarıdır. Yazlık evi olanlara da her yaz aynı yere gittikleri için hafif yollu enayi gözüyle bakarlar. Ama kendileri, şamandıralarını veya demir attıkları yeri kaptırma korkusu ile yerlerini bir milimetre değiştirmezler. Denizden ve tekneden pek anlamazlar ama denizci, tekneci görünmek onlara büyük haz verir. Teknekonduları yerinden kıpırdamasa bile dünyayı dolaşacak kadar ekipman bulundururlar. Senin teknede bu da var mı diye bir soru gelebilme ihtimaline karşı full aksesuar beklerler. Kıyafetlerine, hallerine ve tavırlarına baktığınız zaman gıpta etmemek elde değildir. Mesela lacivert-beyaz Paul&Shark kazak Teknekonducuların demirbaşları arasındadır. Koca pazulu kaptanın yardımı ile lastik botundan kıyıya miralay hüviyeti ile inmek ise hal ve davranışlara verilebilecek örneklerden biridir. Teknekonducu, karaya çıktığı zaman da bir başka alemdir. Sahilde müziğin gürültüsünden birbirleri ile konuşamadan yemek yemeye çalışan insanların meraklı bakışları arasında iskeleden karaya doğru bir assolist edası ile gelir. İskelesine inilen restoranın masalarında bir iki tanıdık da varsa sırta atılmış olan kazak tek omuz hamlesi ile düzeltilip selam çakarak muhteşem finali yapar. İşte aranılan Sosyal Teknekonducu...
Artık Türkbükü’nde teknekonduculuk olayının bütün fiilleri eksiksiz yerine getirilmiştir. Denizin ortasından botla geldiğine ve yakınlarda sahibi olabileceği bir ada olmadığına göre teknesi olduğu da iyice anlaşılmıştır. Teknekonducular için hazların en yücesi budur. Bir litre mazot harcamadan koca bir gün daha geçirilmiş, akşamına bu başarı karizmatik bir ritüelle taçlandırılmıştır.
Ülkemizde zenginleşme tabana yayılmadığı ve kültür altyapısı ile paralel gelişmediği için her branşta olduğu gibi denizciliğimizde de şekilcilik, gösteriş, özenti boyutundan fazla ileriye gidememiştir. Ülkemizde imrenilecek denizcilerimiz yok mu var, ama kaç kişi? Saysanız 100 kişiyi geçmez. Dünyevi işlerden tamamen izole olup teknede pirelenecek boyutta işi abartanları bir kenara bırakacak olursak deniz kültürünü yaşayan ve yaşatanlar gerçekten çok az. Bunların çoğu eski İstanbul kökenli ailelere mensup insanlar. Benim çocukluğumda bir Çam Limanı kültürü vardı. Tekneciler cuma öğleden sonra teknelerine atlarlar ve Heybeliada’nın arkasındaki Çam Limanı’na demir atarlardı. Her yeni gelen tekneye el sallanır, yardım edilirdi. Cep telefonu da icat edilmemiş olduğu için teknelerden yayılan kahkahalar teknelerdeki koyu sohbetlerin köpükleri gibi yayılıp bütün koyda yankılanırdı.
(Tasvirimi daha iyi anlayıp hissetmeniz için size bir kitap tavsiye edeceğim. Geçenlerde elime geçen İstanbul Kotraları isimli kitap o kadar güzel ve titiz bir çalışma ki görünce hayrete düştüm. Bu kadar eski ama İstanbul sahillerinin sembolü olmuş tekneleri hem de eski resimleri ile bulmak, sahipleri ve yapılışları hakkında bilgiler vermek nasıl bir çılgınlıktır diye düşünmeden geçemedim. Zehirli boyanın, naylon halatın, alüminyum direğin bilinmediği, motorlu teknelerin parmakla gösterildiği, teknelerin altının bakır levhalarla kaplandığı, seyrin kürekle, bez/branda yelkenle yapıldığı yıllara kadar uzanıyor kitap... Cumhuriyet döneminin klasik yatlarının öykülerini, fotoğraflarını, çizimlerini, kişilerini, tasarımcılarını, ustalarını semtlerdeki, tersanelerdeki yaşamın peşinden 1940'lardan başlayarak anlatıyor yazar. Bu kitabı inceleyip resimlere bakarsanız nasıl bir deniz kültürünün mirasçıları olduğumuzu daha iyi anlarsınız.)
Bugün Göltürkbükü’nde restoranların ve kulüplerin müzik gürültüsünden, bırakın kahkahaların yankılanmasını kendi teknenizde oturup karşınızdaki insanla bile sohbet edemezsiniz. Müthiş bir gürültü tecavüzü ve terörü önüne geçilemez bir şekilde her sene çoğalarak devam ediyor. Bu konuda şikayetler bini aşmasına rağmen hiçbir yetkili kurum zerre kadar bu terörü azaltamıyor. Sahilden gelen bu korkunç gürültüye gündüzleri son sürat geçen jet ski ve botları da eklerseniz akıl sağlığınızı korumak mucizelere kalıyor.
Peki, ben niye sinirli sinirli bunları yazıyorum? Şamandırada yer kapmak için değil tabii ki. Gitsinler, gezsinler ki orada durarak bu gürültüyü yapanlara da prim vermesinler. Belki avaz avaz çığıran müziği kısıp niye bu koya eskisi kadar çok tekne gelmiyor diye düşünürler. Gitmekten başka çare yok mu diye sormayın kendinize... Yok. Bu gürültü sorunu için şikayet edilmeyen kurum kalmadı. Hiçbir kurum bu sorunu çözemedi. Yapılan çalışmalardan size komik bir örnek vereyim. İsmi İl Sağlık Müdürlüğü veya buna benzer bir şey olan, merkezi Muğla’da bulunan bir kurum gürültü yapan işletmelere desibel ölçen aletler taktı. Müziğin sesini açtıkları zaman alet ölçüyor ve kayıt ediyor. Sonrası malum ağır para ve kapatmaya kadar giden (bu laf da hep ilgimi çekmiştir. Bu giden yolda önce ışıkları söndürüp anlayamayanın hakkı kötektir uzantısı mı acaba?) cezalar falan filan... Aleti kapatsan olmaz söksen mühürlüdür... Bizim işletme sahiplerimiz ne yaptı biliyor musunuz? Aletin üstüne havlular sararak sesi emdirdiler ve birer birer cezalardan yırttılar. Bu çakal zekası ile baş etmek mümkün olmadığı için bugün bütün kurumlar, canınız cehenneme noktasına gelmiş durumda. Buna belediye başkanının “Şurada millet iki ay eğleniyor ses etmeyin katlanıverin canım” açıklaması da eklenince şikayet edenler pes etmeye başladı.
Göltürkbükü’nün gürültü sorununa dalıp da Teknekonduları unutmayalım. Teknekonduculara yüklenmemin sebebi Türkbükü’ndeki müziği kıstırmaktan ibaret değil. Hasbel kader tekne sahibi olmuş bazılarını acaba denizci yapabilir miyiz ümidi taşımak istediğim içindir.
Şimdi “Sana ne be adam işine baksana. Keyif adamın değil mi ister yatar ister gezer, deniz kültür elçiliği yapmak sana mı kaldı?” diyenler olacaktır. Ama kusura bakmasınlar bize yazacak mevzu lazım. Bugün kafayı bunlara taktım. Yarın bakarsın köyün sembolü olmuş, iskeleleri yıkılmış ama yerine hiçbir düzenleme yapılmamış kıyılarına takarım. Hatta denizin dibinden çıkan klozetin resimlerine takarım. Belli mi olur? Burada yazacaksak elbet bir şeylere, birilerine takacağız kafayı. Benden palamar atmak, düğüm çeşitleri, zehirli sürmek, yeke söküp takmak, teknede yangına ilk müdahale ve bunun gibi hayati konuları yazmamı bekliyorsanız size de kafayı takarım...
|
|