‘ENGEL’ tanımayan denizciler
Tayvan yapımı bir yelkenli. Sadece iki kişi var. Kaptan havuzlukta; bir o yana bir bu yana uzanıyor ama oturduğu yerden. Kadının uzattığı koltuk halatlarını vinçlerle lava etmeye çalışıyor. Kadınsa yarısı telaş, yarısı yorgunluk başüstünde koşuşturuyor; halatı halata, gücü güce düğümlüyor.
O yıllardaki teknemiz Arşipel’in yaptığı ilk uzun seyirdi. Bizim de…
1994 yazında denize, yelkene, tekneye iyice alışmış, uzun seyre çıkma hayalleriyle kışın bitmesini, ilkbaharı beklemiştik. Karada geçirdiğimiz uzun yılların pasını atacağımız ilk baharı… Nisan’a rastlayan bayram tatilini fırsat bilip Urla İskele’deki komşu bir tekneyle Çeşme’ye gitmiştik. Yarımadanın her koyunu dolaşmaktı amacımız. Dolaştık dolaşmasına ama sürekli esen sert lodos nefes aldırmıyordu iki tekneye de. Biz de rüzgârın izin verdiği ölçüde dolaştık, sert havayı gördük, alıştık. İlkbaharda günler kısa. Tatil de… Gündüzler gecelere, koylar limanlara, bulutlar dalgalara bağlandı, düştük dönüş yoluna.
Çeşme’den Karaburun’a yükselirken rüzgâr yine sert ama kolayımıza esiyordu. Viya koşuyorduk kıçımızdan gelen dalgaların üstünde. Şendik, şakraktık. Rüzgârın Eğriliman’dan Denizgiren’den koparıp getirdiği ilkbaharı okşuyorduk. Doyamıyorduk tam arma yelken seyrine. Dalıp dalıp gidiyordum dümen suyuna. Sanki karada geçirdiğimiz yıllardı geride bıraktığımız.