Anasayfa  |   Üyelik  |   Takvimli Masaüstü  |  Editörden  |  İletişim  |  Künye  |  Arşiv  Haziran 2008  
 
 
 

  Celal Pir  
   

Yıldızların altında...

20 metrelik teknenin üst güvertesindeyim...
Yelken direğinin hemen altında... Gözlerim karanlığa alışınca, her gece mehtabı ve yıldızları izledim... Yorgansız ve çarşafsız... Bazen hayallere daldım. Bazen sanki bir film izledim...
Beş gün ne televizyon ne gazete...
İki kitap.
Deniz.
Göcek koyları.
Serinlik.
Güneş ve ay.
Ve tabii ki; yıldızlar...

Dört gün boyunca fikirlerimle seviştim...
Gerçeklerle savaşmak zorunda kaldım...

Aslında tatilim; şarkının sözlerindeki gibi olsun isterdim.
Yani;
"ne keder ne yas olur
yıldızların altında,
çakıllar elmas olur
yıldızların altında..."
gibi...

Maalesef hayat, gerçekler, koylar, zenginlik, cimrilik, kandırma ve kazık geldi beni buldu. Kaptanımız yabancı bir hanımla evli, bir Türk genci... Her gram mazotun hesabını yapmaya çalışan bir savaşçı. Kendi ve yanımızda olmayan eşi ile eşinin arkadaşı tekne sahibine verilecek hesap peşinde, savaşında...

Arada bir bira ısmarladığımız başka tekne kaptanları da üç aşağı beş yukarı aynı... Aşçımız ise 10 numara. Harika bir genç adam. Yemekleri enfes. Denizcimiz ondan da genç. İyi çocuk. Temiz ama hep ortalıkta...

Yanlış anlamayın; Göcek koylarında yaptığım seyahat genelde iyiydi. Tecrübe edindim. Gelecek yıl başka koyları, bu yılın tecrübesiyle yine ailemle dolaşma fikrinden uzaklaşmadım. Ama yıldızların altında bir gezi olmadı bizimkisi...

Göcek'ten çıkıp ilk durağımız Göcek Adası'nın arkasındaki mavi koya kendimizi attığımızda denizin ne olduğunu hatırladım. Berrak saydam koylarda su altındaki yaşam aklımı aldı. Balıklar; küçük kızım Tuana'nın "Baba gel Nemo'nun evine bak!" sözleri, bana doğru iş yaptığımızı hatırlattı...

Sonrasında Göcek Adası'nın güneyindeki Küçük Karanlık denen koya demirledik. Aynı deniz, aynı netlik... Duş alıp güverteye döndüğümüzde guletteki ilk akşam yemeğini yedik. Davetsiz misafirlerimiz arılar eşiliğinde...

Göcek arıları bir alem. Dört gün boyunca sabah kahvaltısında ortaya çıkıp yok oluyorlar. Akşam yemeğinden önce yine gelip, bir saat sonra yeniden kayboluyorlar. Sayıları çok olunca kahve yakıp masadan uzaklaştırıp, yemeği keyifle bitirmeniz mümkün... Ama Göcek sivrileri hakkaten şerbetlenmişler. Ne offf, ne sinkov ya da after bite... Herkesi duman ettiler...

İlk gecenin sabahında ilk sorunla karşılaştık. Teknenin tesisatında problem çıktı. Bir kamarayı su bastı basacak. Ekip hemen işe koyuldu. Çözdüler. Tabii anlayanlar için çözümü özetleyelim... Yassıca adaları ile Katrancık adası arasında açıkta bir tur sayesinde...

Neyse devam edelim...
İkinci gün Yassıca adaları arasına girdik. Sabah kimse yok. Bizim gibi demirleyen birkaç tekne var. Aramızda tek yüzme bilmeyen kişiyi kıyıya çıkarıp onun da serinlemesini sağladık. Su yine güzel. Küçük kızım gümüş balığı yakalama sevdasına beni de kattı. Büyük kızım Lara ise; sadece bize gülüyor... Bizim Tuana ise hırslı. Elinde bir gümüş balığı ile ortaya çıktı. Sadece havuzda kullandığı yarış gözlükleri var. Ama hırs; bu kız ilginç... Koy içindeki küçük ada etrafında gözlükle denizin dibini seyrederek tam tur attık. Öğleye doğru, orası günlük teknelerle Taksim Meydanı'na dönerken kaçtık...

Rotamız Tersane Adası'nın güneydoğu koyları. Tersane Adası'nın güneybatısındaki koy teknepark gibi. Neredeyse tekneler arasında yüzecek yer yok. İyi ki oraya gitmemişiz... Adanın güneyi bir harikaydı...

Biz biraz sessizlik seviyoruz. Birkaç tekne yanyana gelince onun adı dinlenme falan değil; hakkaten yorulma oluyor... Günlük teknelerden gelenler; acayip korku çığlıkları ile tekne tepesinden garip atlamalar yapmaya bayılıyorlar. Onlar günün eğlencesi biz ise dinlencesi peşindeyken; bu iyi olmuyor...

Kuzey batıya ilerleyip Domuz adasının arkasına demirliyoruz. Burası da bir harika. Geceyi burada geçireceğiz.
Güvertede yattığımda; aklıma geliyor.
Herkes ticaret peşinde...
Kaptanın derdi mazot.
Küçük tekneden gelen adam, dondurma diye açtığında yuttun yuttun misali soğuk bir şey satıyor.
Bir balıkçı; 50 liralık balığa 100 lira etiket koymuş.
Deniz ortasında yufka bile var.
Bir yanda azizler kadar dingin, diğer yanda vandallar kadar vahşi bir ortam... Bu arada tekne tankları yeniden doluyor. Gece geç saatte suya atladığım için bir tek ben duş alamıyorum. Bidondan dökünmek gibi başka teklifler var ama bana göre değil...

Gece düşünüyorum.
Bana göre iki tür insan var. Çekici ve cazip görünenler... Bunlara fiziksel kusurları olanları da katıyorum. Bir de anti-kahramanlar. Yani belli bir rolü olan, soytarı olmayanlar. Batılı türü kahraman olmayanlar. Çünkü batılı kahramanlar boşluğa, düzensizliğe saldırırlar. Bana göre ise; asıl düşman, düzen ve teşkilat... Karada ve denizde organize olanlar... Göcek koylarında bile sizi bırakmayan bezirgan tavırlar... Düzen bu...

Sabah uyandığımda bunları düşününce "Herhalde üstüm açık kaldı." deyip geçiştirmiştim ama olmadı. Açık kalan; sabah kahvaltısından sonra teknenin sintine pompalarıymış... Bezirganlık derken vurgu buydu sanırım...

Sabah rotamız Sarsala koyu. Yaklaştıkça Sarsala'nın tekne kalabalığına bakmak bile bizi yoruyor. Biz de batıya dümen kırıp Batık Hamam'a geliyoruz.

Suya atlayıp karadan yürürken küçük yeşil iki yılanı pas geçiyorum. Batık Hamam'ın denizle buluşan; batık ve hamam kısımları güzel...

Karada ise; bira, kola şişeleri ve naylon poşetlerden oluşan göze hoş gelmeyen bir tablo var. Herhalde oradaki restaurantı da kaldırmışlar ama enkazı duruyor...

Biri Kleopatra'dan,
Diğeri bizden kalma enkazlar.
Bezirgan misali...

Çocuklar ve biz eğleniyoruz.
Çocuklar meraklı; kısa bir zodyak turuna çıkıyorlar.
Yüzerek tekneye dönerken bir ağaca bağlanmış iki halattan sarkıp denize atlayanların şansını kutluyorum. Küçük bir ayak kayması; istenmeyen sonuçlar doğurabilir...

Hurma ve Aşılak tarafına, daha batıya gidip; Sıralıbük'e sığınıyoruz. Aklımızda kaptanın "Aman deniz kestanelerine dikkat. Üreme zamanı, uğraşmayalım." sözü var.

Kimse yok. Harika bir koy. Sessiz olmasında Orman İdaresi'nin buradaki restaurantı kaldırması etkili olmuş.

Derken 100 feet'in üstünde bir süper motoryat yanaşıyor koya. Önden ve arkadan koyu kapatan çapraz bir bağlama yöntemini izliyorum. 10 dakika sonra güzel bir kadın tekneden, Migros'tan alınma pembe deniz yatağına uzanıp koya kendisini bırakıyor. Sonra arkadan bir jet-ski iniyor. Hani şu; arkasından su fışkırtanlardan...

Aslında koylarda jet-ski yasak. Ama herhalde; "Kim ne diyecek, para bende." diyen bir havada hızlı zigzaglar çiziyor. Burada da aynı bezirganlık....

Telefon ediyoruz. Tabii Orman İdaresi'ne değil. Gece gideceğimiz Bedra Rahmi Koyu'ndaki restorana. Aslında bu da bizim bezirganlığımız...

Ben balık yenecekse; taze ve günlük olsun isterim. Dostum Yücel balık yemez ama kibar bir adamdır ve bir gecesini balıkçıya ayırır.
Koya demirlemeden, restoranın iskelesine kıçtan kara bağlanıyoruz. Suya atladığınızda bir soğuk, bir sıcak... Anlaşılıyor ki; kıyıda, deniz kenarında tatlı su varmış. Soğuklar tatlı, sıcaklar orijinal deniz suyu...

Gece harika. Kızlar katamaranlara bayılıyor. Dört kiloluk bir Lagos balığı ile masaya oturuyoruz. Sinekler ısırsa da karada, rakı-balık da güzel...

Hesabı rica edelim. Ben hep böyle derim... Kimisi "hesap lütfen", kimisi "garson hesap getir" der kimisi de havaya imza atar.
Hangi türden isterseniz isteyin hesabın adı; Pappermoon... Onlara bile haksızlık etmek istemem. Çünkü yerleri Akmerkez'de... Dört kilo lagos, iki duble rakı, su, kola, salata vesaire... 450 YTL...

Çevirip baktım. Balık 420 YTL... Yani kilosu 105 YTL.
Bana sanki biraz ayıp gibi geldi. Şimdi anladım taze balık bezirganlığını...

Sabah Bedri Rahmi'den Göbin'e; Göbin'den Ağa Limanı'na... Geceye kadar harika koylar... Bir kamarada patlayan bir tesisat... Uğraşmalar... Sintine pompalama filan ama hepsi açıkta...

Gece yine yıldızların altında mırıldanıyorum...

"mavi nurdan bir ırmak
gölgede bir salıncak,
bir de ikimiz kalsak
yıldızların altında..."

Sabah güneş gözüme vurunca yan tekneden, denize çıplak giren Finli, Alman ve Hollandalılar. Öyle yüzmek herhalde bir alışkanlık...

Derken kahvaltı sonra hareket... Adres Domuz Adası'nın arkası. Bekçi kulubesinin koyu. Harika saatler ve kıyıdaki eşeği besleme faslı...
Derken; bir mavna... 300 tonluk bir şey... Yine o tepeden atlamalar...
Yanında birkaç motor yat...
Orada dadılarla yüzen çocuk toplulukları...
Akşam yemeği Göcek limanında, gece yola çıkacağız...

Şeytanlı, Yassıca ve Göcek adalarında koy koy yüzüyoruz. Ne zaman tekneler çoğalsa; denizdeki mazot kokusu beni endişelendiriyor. Bizim kaptan; sintineleri sanki ben boşaltmışım gibi bu işi eleştiriyor. Bizdeki su tahliyesinde mazot kaçağı yokmuş... Mutlu mu olsam ne derken, jeneratör bozuluyor... Sıcak ve su yok... Banyolardan birinde sabunlu kalan misfirleri var... Mürettebat; üzgün.

Kaptanı çekiyoruz. Sabrımız taştı.
2000 saat sorunsuz çalışan conta bozulmuş...
Pes diyorum. Bezirganlık bu işte...
Batı işi... Kar peşinde koşan savaşçılar...

Son dörtlük aklıma geliyor..
Çünkü fatura yine biz erkeklere çıkıyor. Denizi teşvik eden de isteyen de bizdik...

"yanmam gönül yansa da
ecel beni alsa da
gözlerim kapansa da
yıldızların altında..."


 
         
     




         
 
 
  Mega Test
Yelkenli Test
Tersane
Teknede Hayat
Seyir Defteri
Start Hattı
Donanım
Teknoloji
Özel Dosya
 
  E-bülten  
  Adınız    
  Soyadınız    
  Email adresiniz    
         
         
 
 
 
     
 
 
 
Doğuş İletişim