| |
|
PRİMAT DENİZDEN NE ANLAR?
Denizci sandığımız ne kadar çok varsıl ama arsız primatımız varmış. Denizi babasının çiftliği zanneden, tüketen, kirleten, fırsat bulduğunda hemen dişlerini çıkarıp gösteren, kabalaşan, karadaki yozluğu, hırsı denize taşıyanlardan bahsediyorum. Ne yazık ki bu türlere son yıllarda yarışlarda, koylarda, kıyılarda sıkça rastlar olduk.
Bu yüzden yazın ortasında Ege’nin, Akdeniz’in cenneti imrendiren koylarını cehenneme çevirenlerden kaçmış, Karadeniz’e gitmiştik. Yani dağa çıkmıştık! Ama denizden kopmak mümkün mü? Deniz dergilerinin eylül sayılarını alıp okuyunca şaşırdım kaldım. Bodrum’daki Gant Kupası’nın ödül töreni öncesi iskele önünde ve üzerinde güzide(!) primatlar arasında yaşananlardan, Shop&Miles Turgutreis Kupası yarışları sırasında neredeyse bir denizcinin hayatına mâl olacak kör hırstan bahsediyorum.
Denizci-Yazar Sn. Oktay Sönmez “gemilerin ve limanların şiiri yok oldu ” diyor.* Çok haklı ama yok olan yalnızca gemilerin, limanların şiiri mi? Denizin şiirine ne demeli? Ne yazık ki primatlar sayesinde denizin şiiri yani huzur, nezaket, zarafet, gelenekler, sportmenlik yok oluyor. Hem de hızla.
Sonbaharın gelişiyle birlikte artık denizle baş başa kalabileceğimizi düşünerek Hisarönü’nde bıraktığımız teknemize döndük. Niyetimiz huzur içinde denizin yazdığı şiiri, rüzgârın söylediği şarkıyı dinlemek.
Tekneye yerleştikten iki gün sonra palamarlarımızı çözdük. Geze dinlene ‘yukarı’ tırmanacağız. Akdeniz, Ege, Marmara ve sonunda kürkçü dükkânı… İlk gece Knidos’da geceleyeceğiz. Vakitlice gelip lokantanın önündeki iskeleye bağlandık. Sonbahar olmasına rağmen liman oldukça kalabalık. Akşama doğru Alman bayraklı, yaklaşık 10 metrelik yelkenlisiyle yaşlı bir denizci limana girdi. İskelede boş olan tek yere yanaşmak üzere onay aldı. Tam demir atıp manevrasını tamamlarken limana giren 12 metre boyundaki Türk bayraklı bir yelkenli içindeki 4 primatla tam yol boş yere yöneldi. Yaşlı Almanın açıklamalarına ve protestosuna alay ederek karşılık veren bizim primatlar pişkince yanaştılar iskeleye. Hem de demir falan atmaya gerek görmeden. Sinirlenen Almana demirini toplayıp lanet okuyarak gitmek düştü. ‘Ne olur ne olmaz, kafa yemek de var işin sonunda bu denizci müsveddelerinden’ diye düşünmüştür muhtemelen. Hele bir de Gant Kupası’nda yaşananları duyduysa... O akşamüstü Knidos’da güneş bile utandı, bulutların arkasına kaçtı, erkenden battı!
Ertesi günkü demir yerimiz İngiliz Limanı. Hiç olmazsa burada huzurlu bir akşam yaşayacağımızı düşünürken akşamüzeri bir motoryat çıktı geldi. Rastlantı bu ya, teknede yine 4 erkek var. Hepsi de sakallı. Çok yakınımıza demirlemeye kalkınca uyardım. Tek kelime etmeden karanlık bakışlarla süzüp biraz daha uzağa demirlediler. Gün batarken motoryatın güvertesinde bir hareket başladı. Takkelerini takan denizciler(!) birlikte yüksek sesle tekbir getirmeye başladı, ardından içlerinden birisi yine yüksek sesle koydaki herkesi ibadete çağırdı ve ibadet başladı. Yerli, yabancı kaç tekne varsa donduk kaldık. Tam biz demir alıp defolmaya niyetlenmişken neyse ki onlar... Tabii yine ne huzur kaldı denizde ne gecenin şiirselliği.
Bizimkiler ertesi günü karada geçirmek isteyince kıyıdaki lokantalardan birisinin iskelesine çıktık. Ormanda dolaştık ve tam öğle yemeğine oturmuştuk ki malum motoryat yine gelmez mi? Hem de yanımızdaki lokantanın iskelesine. Bu sefer dün akşam denizde yaptıklarını öğle vakti yemek yiyenlerin şaşkın bakışları arasında karada eda edip çekip gittiler. Pes doğrusu. Oysa bize ibadetin gizli yapıldığı öğretilmişti. Biz de çocuklarımıza… Nerdee?
Gece lokantaların gürültüsünden uzak olmak için alargada kalmaya karar verip iskeleden ayrıldık, koyun ucuna doğru açılıp demir attık. Akşam saatlerinde, Amerikan bayrağı taşıyan 15-16 metre boyunda lüks bir yelkenli demirledi koyumuza. Aaa! İçindekiler Türkçe konuşuyor. Kara bıyıklı yabancılar(!) sadece borsada yok, yabancı bayraklı tekneleriyle birkaç yıldır koylarımızda da boy gösteriyorlar. Kıçtaki uzun krom dikmenin tepesindeki uydu antenin ne işe yaradığını çok geçmeden öğrendik; Havuzluğa çıkartılan plazma televizyondan özlediğimiz(!) dizileri izleme imkânımız olacaktı bu gece. Neyse yayını erken kestiler ve süslenip püslenip bota atladılar, yemeğe gitiler. Ama o ne? Jeneratörleri şakır şakır su püskürterek çalışıyor. Haklılar, kolay mı kamaralardaki klimalara, derin dondurucuya, tatlısu yapıcıya enerji yetiştirmek? Çalıştırırsın jeneratörünü, serinlersin, içkine buz yaparsın, etini-balığını yersin. Suyun da bol nasıl olsa, sakınmadan rahat rahat duşunu alırsın. Umurunda mı koyda demirli diğer tekneler, denizciler, yıldızlar, balıklar, ağaçlar… 3 saat boyunca çalıştı jeneratör. Tam bota atlayıp yemek yedikleri lokantaya gitmeye karar vermiştim ki döndüler. Bu kez benim ve koyda demirli diğer teknelerdeki denizcilerin azarları deliyordu geceyi. Yakışıklı ve süslü primatlar o koca yelkenlinin havuzluğunda küçüldüler, küçüldüler, hamamböceklerine dönüşüp kamaralarında kayboldular.
Primat denizden ne anlar?
Suda gezer, pisliğini bırakır.
Varsıl olsa bile.
Duyamıyorum sizi!
Hâlâ denizin şiirselliğini mi soruyorsunuz?
*Cumhuriyet, 03.09.2008
|
|