| |
|
SALINCAK...
Dünya fuarlarında boy gösteren Türk tekneleri, bu sektörün Türkiye için ne denli önemli olduğunu kanıtladı çoktan. Kriz kendini iyice hissettirip Türkiye’de de kurtarma paketlerinden bahsedilmeye başlandığında bu unutulmamalı.
Yıllar evvel bir gazeteci arkadaşım benle röportaj yaptığında Türkiye’nin halini nasıl gördüğümü sormuştu. Ben de “Türkiye'yi Doğu ile Batı arasında askıda kalmış sürekli sallanan bir ülke olarak görüyorum” diye cevap vermiştim. Haritada Türkiye’nin konumuna baktığınız zaman, doğudaki ve batıdaki iki ucundan anakaraya tutturulmuş askıda bir kara parçası görürsünüz. Çepeçevre suyla kaplı ülkemiz ilk bakışta deniz ülkesi görünümündedir, ama gel gör ki denizle olan münasebeti maymunların seks hayatı kalitesindedir. Denize olan hoyratlığımıza, her yazımda en az bir kere en ağır uslubu kullanarak değindiğim için yazmayacağım. Bu sefer sıkıntım başka… Uzun yıllar kabukculuktan öteye gidememiş tekne imalatçılığımız, son yıllardaki atılım ve yatırımlarla sektör haline gelmeye başladı. Çok varlıklı aileler bu sektöre yatırım yapmaya başladı. Rantiyeye geçmiş, keyifli bir iş yapmak isteyen birtakım insanlar bu sektöre para yatırmaya başladı. Tuzla’da, Antalya’da altyapı olduğu için büyüme, gelişme ve beraberinde kalite çıtasını yükseltme beklenenden daha hızlı oldu. Daha çok peynir ekmek yememiz lazım, denirken dünyanın dört bir tarafına tekne satmaya başladık. Uzun yıllardan beri ilk defa tekstil ve otomotiv gibi kanıksanmış, hatta memleketi kanırtmış sektörlerin dışında bir umut ışığı yandı.
Sonra bir gün deprem oldu. Yer sallandı, biz sallandık. Artçı sallandık midemiz bulandı… Kimyamız bozuldu… Gökgürültüsünden korkan sokak kedileri gibi olduk. Her gün insanların ölüm haberleri gelirken, milyarlarca dolar zararla memleket batıyordu. Ama canımızı kurtarmamız bizim için en büyük teselliydi. Kendimizi avuttuk, yaşadığımıza şükrettik. Ölümü gördüğümüz için sıtmayı görmemezlikten geldik. Afetzede bir ülke olarak kolumuza girenler de çok olunca hızla yaraları sardık. Tam işler iyiye gidecek gibi olurken milletçe anayasa kitapçığının havada uçtuğuna şahit olduk. Bu kitapçık ilk defa uçtuğu ve yarasalar gibi ekolokasyonu olmadığı için nerede duracağını bilemedi ve yanlış bir yere düştü. Televizyonda seyrettiğimiz büyüklerimiz sözün bittiği yerde olduğumuzu belirttiler. Ama bundan sonra ne olacağı ile ilgili hemfikir olamadıkları için milletce ensemize bir tokat daha yedik. Dolar bugünlerde olduğundan daha acımasızca yükselmeye başladığında iş işten çoktan geçmişti. Zaten bu işlerin koalisyonlarla falan yürüyemeyeceğine, tek başına bir iktidar gerektiğine inandık. Seçimle kendimizi avuttuk. Seçer, geçeriz dedik. Bu uçan kitapçık krizi sadece Türkiye’de olduğu için, yurtdışına tekne satabilen sektör büyük çoğunlukla ayakta kalmayı başardı. Ekonomi eskiye nazaran canlanmaya başladığında teknecilik dört nala koşmaya, Türk tekneleri dünya fuarlarında boy göstermeye başladı. Tersaneleri, mühendisleri ve Allah vergisi becerikli ustaları ile gözbebeği bir sektör haline gelirken küresel kriz geldi çattı.
Salıncak gibi diyorum ya size, tam sallantı duruyor diye salıncaktan inip ayağa kalkacağınız zaman arkadan biri gelip itiyor. Haydiiii…Yine başlıyoruz sallanmaya. Kim itiyor ulan bizi, demeye fırsat kalmadan hoppala oluveriyoruz.
Sektörün eski krizlerde yurtdışına mal satıp ayakta kalmayı başarabilme şansı vardı. Bugün yurtdışında da para yok. Koca armatörler milyonlarca Euro’larını yakıp kızaktaki gemi siparişlerini iptal ediyor. Krizde olmayan hiçbir sektör yok. Kimsenin hâlâ ne olduğunu ve daha ne olabileceğini anlamadığı bu krizde, çok kaba tabirle ‘kim takar tekneyi’ günlerini yaşamaktayız. Büyüklerimiz geometri oyunları ile teğet geçecek falan dese de kriz, sektörün tam kalbine saplanmış durumda. Gemi imal eden büyük tersanelerden gelen haberler daha da vahim.
Peki bunları niye yazıyorum? Krize bir çare göstermemizin mümkün olmadığını “Küresel Krizler ve Balondaki Kerizler” yazımı okuyanlar çok iyi biliyor. Gelen okuyucu mektuplarının çokluğundan anladığım kadarıyla çareyi içlerinde aramaya başladılar bile. Yazmamın asıl sebebi bu krizin teğet geçmediği anlaşılıp kurtarma paketleri havalarda uçmaya başladığında bu sektörün gözbebeği olarak görülüp, öncelikliler arasına girmesi içindir.
Bu ülkenin, en azından düşünen bir insanı olarak görüşüm odur ki, bu sektörün gelişimine devam etmesi ülkemiz insanının denizle olan münasebetinin geleceği için en önemli unsurlarından biri olacaktır.
Denizle münasebet demişken… Ülkemizin en önemli kuruluşlarından biri olan ve insanımızın denizle olan kötü münasebetinden dolayı her geçen gün dört elle sarıldığımız DenizTemiz-Turmepa Derneği’nde kasım ayında genel kurul yapıldı. Yedi yıldır başkanlığı sürdüren Armatör Eşref Cerrahoğlu, Rahmi Koç’un deyimiyle nam-ı diğer ‘Hoşgörünün arkasındaki demir yumruk’ görevini Tezcan Yaramancı’ya devretti. Bir denizsever ve Turmepa gönüllüsü olarak kendisine bu çileli işi yedi yıl çok başarılı bir şekilde yürüttüğü ve insanımızın kafasına deniz hayatının önemini soktuğu için teşekkürü bir borç bilirim. Yeni başkana da Allah sabır ve kuvvet versin.
Esasında bu sabır ve kuvveti hepimiz için diliyorum. Çünkü bu memlekette hiçbir şey olmasa deprem oluyor...
Hayatın denizden geldiğini unutmadığınız yeni bir yıl diliyorum.
|
|