Anasayfa  |   Üyelik  |   Takvimli Masaüstü  |  Editörden  |  İletişim  |  Künye  |  Arşiv  Kasım 2008  
 
 
 

  Ali Adabeyi  
   


Denizi boş bulan(!) kullanıyor; edebiyatta bile…
Yazar, denizciyi denize sarkıtarak avucuyla limanın kirli, mazotlu suyunu ağzına attırıyor. Bahsedilen marka büyük yelkenlide, vardavelaların arasından bile olsa denize sarkmak, hele bunu dümen tutarken yapmak imkansızdır. Kirli, mazotlu suyla ağız çalkalamanın değerlendirmesini de size bırakıyorum.
Yazarlar vardır, bildiklerini, yaşadıklarını yazar; E. Hemingway, J. London, Sait Faik, Cevat Şakir gibi. Yazarlar vardır, yazdıklarını yaşamamıştır; V. Hugo, U. Eco, A.Hailey, Yaşar Kemalgibi. İkinci tür yazarlar tehlikeli sularda dolaştıklarını bildikleri için yazacakları konuyu en ince ayrıntısına kadar araştırır, sorar, danışır, öğrenir, sonra hayalleriyle bütünleştirir. Örneğin Hugo’nun ‘Deniz İşçileri’ kitabı deniz edebiyatının en başarılı örnekleri arasındadır (ne yazık ki çevirisi bir felaket, mümkünse Almanca’sını veya yabancı bir dildeki tercümesini okuyun). Kullandığı denizcilik terimleri, yaşananların ussallığı, kurgusu hiç rahatsız etmez. Yaşar Kemal’in ‘Bir Ada Hikayesi’ adındaki nehir romanı da sapasağlam örgüsüyle denizi, deniz insanlarını anlatan bir başyapıttır. Ne Hugo, ne Yaşar Kemal denizcidir ama belli ki denizi, denizcileri gözlemiş, araştırmış, sindirmişlerdir. Bu yüzden romanları sarkmaz, gerçekçidir, gülünç olmazlar.
Bir denizci dostum uyardı. Daldan dala atlayan, koltuğuna şarkıcılığı, besteciliği, yazarlığı, film yönetmenliğini, gazeteciliği, politikacılığı, jüri ve dostluk derneği başkanlıklarını, iyi niyet büyükelçiliğini sığdıran ‘komple bir insan’ın(!) yazdığı  kitap ‘çok satıyormuş’. Denizcilikle ilgili fahiş hatalar olduğunu söylemesi üzerine aldım, sabırla okudum, ‘mutsuz’ oldum.
Yazar kitabında, baştan sona Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve siyasi sorunlarına ne denli hâkim olduğunu kanıtlama çabasında. İçinde ne ararsanız var; Ermeni sorunu, Güneydoğu sorunu, Hizbullah, töre cinayetleri, ordu, din ve din istismarı, üniversiteler, mitoloji… Ama hepsi yüzeysel. Bunları yazarken de yetkin(!) bir tarihçi, sosyolog, psikolog, akademisyen, siyaset adamı, edebiyatçı, filozof, din bilgini, ekonomist, asker ve denizci oluyor. Sorunları çözümlüyor, yol gösteriyor, çözüyor. Ne denli rafine zevklere sahip olduğunu göstermeyi de ihmal etmiyor; tamamı yabancı, dünyaca meşhur banyo gereçleri, nadir içkiler, seçkin lokantalar, lezzetli yemekler, lüks mobilyalar, pahalı ayakkabılar… Okuru yakalamak, öykünmesini sağlamak için belli ki iyi araştırmış(!) hepsini. Beni ilgilendiren (aslında okur olarak kitabın tamamı ilgilendirir ama burası deniz dergisi, yeri değil), kitapta önemli yer tutan denizin, denizciliğin ele alınış biçimi, denizcilikle ilgili terimlerin, malzemelerin isimlerinin yanlış kullanılması, yaşananların, yapılanların gerçekçi olmaması yani sarkması. Bunca konuya kafa yoran ‘komple’ yazarımız sıra denize gelince nedense araştırma, danışma, okuma, gözleme zahmetine girişmemiş. Salla gitsin, hesap soran mı var? İzninizle ben soruyorum;
Romanın kahramanı profesör Ayvalık’ta bir yelkenli kiralıyor ve motoru çalıştırdıktan sonra demiri çekiyor, ipleri çözüyor, limandan ayrılıyor. Daha sonra da teknenin kumanda merkezindeki aletle suyun derinliğini ölçüyor.
Kiralık yelkenliler büyük çoğunlukla limanlarda değil marinalardadır. Aslında yazar liman-marina ayrımının bile farkında değil (Ayvalık Limanı, Kuşadası Limanı derken kastettiği marinalar). Marinalarda da tekneler demir atmaz tonozlara bağlanır. Kitapta pek çok kez halat yerine ip kelimesi kullanılmış. Denizcilikte tekneyi karaya bağlayan malzemelere ip denmez ‘palamar’ denir. Yazar, muhtemelen çamaşır teknesinden esinlendiği için çamaşır ipini çağrıştıran bu ifadeyi kullanmış olsa gerek. Teknelerde kumanda merkezi olmaz. Anlatılmak istenen yere ‘havuzluk’ denir. Dümen, pusula ve diğer yardımcı seyir cihazları havuzlukta bulunur. Aletin adı da ‘derinlik ölçer’dir.
Yazara göre Ege bir ‘dehşet denizi’. Adalar birbirine öyle yakın ki hangisinin Türkiye’ye hangisinin Yunanistan’a ait olduğunun farkına varılamıyor. Yunan karasularına girilse Yunan hücumbotları teknelerin üzerine geliyor, Türk karasularına girilse Türk sahil muhafazası işkilleniyor.
Hangi birini düzeltmeli ki.  Yıllardır Ege’de dolaşırım, fırtınası hariç dehşet yaşamadım. Bırakın Ege’yi hangi denize açılırsanız açılın (iç denizler hariç) denizci hangi adanın kime ait olduğunu bilmek, uluslararası kurallara uymak zorundadır. Hepimizin bildiği gibi karasuyuna girilen ülkenin bayrağını toka etmek gerekir. Eğer şüphe çekici hâliniz yoksa, yapılan telsiz çağrılarına doğru ve ikna edici cevap veriyorsanız kimse sizi rahatsız etmez. Transit geçerken bugüne kadar defalarca Yunan adalarına 50-100 m. mesafeden geçtim, bütün Orta ve Güney Yunan Adaları’nı ziyaret ettim, hiç rahatsız edilmedim. Türk tarafına gelince; Bir kere denizlerimizde Deniz Kuvvetlerinin sorumluluğu dışında kalan hak ve yetkileri kullanan, karasularımızda güvenliği sağlayan kurumun adı ‘Türk sahil muhafazası’ değil Sahil Güvenlik Komutanlığı’dır. Yazarın Sahil Güvenlik’i Gümrük Muhafaza ile karıştırdığı açık (sanırım çokça izlediği Hollywood filmlerindeki ‘Coast Guard’la karıştırmış). Ayrıca ‘işkillenmek’ ve ‘izlemek’ Sahil Güvenlik’in görevidir. Ama bugüne kadar  tek bir Türk Sahil Güvenlik botunun anlamsız biçimde tekneleri, hele gezi teknelerini rahatsız ettiğine rastlamadım. Kaldı ki bırakın Türk teknelerini yabancı teknelerde yaptığı kontrollerde dahi son derece nazik ve saygılı davrandığına defalarca şahit oldum.  2003 yılında Yelken Dünyası’nda okuduğum bir yazıda, Sığacık açıklarında kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Yunanlı bir denizcinin kurtarılması için Türk Sahil Güvenlik personelinin nasıl çırpındığını daha dün gibi hatırlıyorum.
Yazar tatbikat sırasında Türk Donanmasına ait gemilerin füzelerinin hazır olmasından  rahatsız olmuş. Türk subay ve askerlerinin buz gibi bakışlarla denizciyi süzdüğünü, hattâ tehdit edici tavırları olduğunu ifade etmiş.
Yazar tatbikat yapan bütün donanmalarda silahların hazır tutulması gerektiğini görmezden geliyor. Ayrıca tatbikat yer ve zamanı önceden notamla bildirildiği için tüm deniz araçlarının tatbikat bölgesine girmesi yasaktır. Her denizci bu ayrıntıyı bilir, rotasını  ona göre belirler. Yazar biraz araştırsa Türk Donanma mensuplarının bırakın tehdit edici tavırlar içinde olmasını sivil denizcilere ne kadar nazik davrandığını, deniz üslerini bile yelkencilere açarak ne denli sıcak ev sahipliği yaptığını kolaylıkla öğrenebilirdi.  Yazarın niyetinin ne olduğu sadece bu ifadeden belli değil mi?
Yazar, romandaki denizcinin çocukluğundan beri denizle içli dışlı olduğu ön
bilgisini verdikten sonra fırtınadan kaçarken marinaya yelkenleri açık girdiğini, teknede yalnız olduğu için hem dümen tutup hem yelkenleri laçka edemediğini yazmış.

Hem çocukluğundan beri denizle içli dışlı olacaksın hem de marinaya yelkenle  girilmeyeceğini, yalnızken yelkenleri nasıl laçka edeceğini, mayna edeceğini bilmeyeceksin. Mantık hatasının daniskası.

Yazar sonraki sayfada heyecandan dili damağına yapışan denizciyi denize sarkıtarak avucuyla limanın kirli, mazotlu suyunu ağzına attırıyor.

Bahsedilen marka büyük yelkenlide vardavelaların arasından bile olsa denize sarkmak, hele bunu dümen tutarken yapmak imkansızdır. Kirli, mazotlu suyla ağız çalkalamanın değerlendirmesini de size bırakıyorum.

Yazar, yanaşmayı başarabildiği marinadaki denizcilerin meşhur markalara ait giysiler giydiğini, hayatlarının teknelerini tamir etmekle geçtiğini, ellerinin işçi eli gibi olduğunu, akrabaları, ana-babaları, karıları olmayan insanlar gibi olduklarını yazmış. Bunlar en çok gemicilerini görüyorlarmış.

Neresinden tutmak gerekir, bilmiyorum. Marinalarda marka giysi giyen denizci yok mu? Tabii var ama onların eli hiçbir zaman işçi eli gibi değildir. İşleri, tamiri bahsettiği gemiciler yapar. Elleri işçi eli gibi olanlarsa o markaları giymez. Eğer yazarımız gözlem için bir marinaya gitme zahmetine katlansaydı denizcilerin büyük çoğunluğunun çoluk, çocuk, dostlarla denize açıldığını, hayatı, denizi paylaştığını görürdü.
Yelkenlinin pleksiglas, kromaj ve alacantradan oluşan steril ve medeni bir ortam olduğu belirtiliyor.
Yazar sanırım yelkenliyle arada bir denize çıktığı lüks motoryatları karıştırıyor. Yoksa yelkenlilerde polyester ve bazılarında güverteyi kaplayan ahşabın ağır bastığını bilirdi. Ben bugüne kadar lüks alacantra deri döşemeleri olan o boyda yelkenliye rastlamadım. Ayrıca yelkenlilerde pleksiglas sadece güverte kapakları ve lumbozlarda kullanılır. Onlar da pek göze batmazlar.
Romandaki bir diğer kahraman da güneydoğuda askerliğini yapan bir doğulu. Askerlik sonrası Çeşme yakınlarında bir koydaki balık çiftliğine kaçıyor. Yazar bu kişinin Irak sınırından kalkıp Yunanistan kıyılarına gittiğini yazıyor.
Yazar Çeşme’yi Yunanistan’a vermiş de haberimiz yok. Ya da Çeşme’nin nerede olduğunu bilmiyor. Belki de içinden geçeni kaleminden kaçırıyor. Hiç şaşırmadım.
Romandaki denizcimiz tatlı bir rüzgâr eserken yelkenleri açıyor, motoru kapatıyor. Tekne yan yatıyor ve cam gibi suyun üzerinde kaymaya başlıyor.
Yelkene yeni başlayan optimistçi çocuklarımız bile eğer rüzgâr esiyorsa denizin cam gibi düz, pürüzsüz olamayacağını bilir ama her şeyi bilen yazar bunun farkında değil.
Yazar, romanın üçüncü kahramanı genç kızı bir komutla  bumbaya çıkartıyor.
Yelkenlide mürettebatı bumbaya çıkartan bir komut olduğunu duydunuz mu? Ben bumbaya çıkılması gerektiğini bile bilmiyorum.
Rüzgâr tekneyi iyice sallamaya başladığında kabin bir o yana bir bu yana beşik gibi sallanıyormuş!
Anlatımdan sanki kabin dediği kamaranın tekneden ayrı sallandığı anlaşılıyor.
İşte çok satan bir kitabın denizcilikle ilgili bölümlerinin içler acısı hâli. Bana kalırsa insan en iyi bildiği şeyi yapmalı. Yoksa yaptığı eline, sesine, kalemine, üstüne, başına bulaşır. Özetle komik olur, inandırıcılığı kalmaz, kimseleri peşinden sürükleyemez.


 
         
     




         
 
 
  Boat Test
Boat Test
Yelkenli Test
Start Hattı
Teknede Sohbet
Çevre: Yeşil Denizci
Bilgi: Radar
Dünyanın Ucuna Yolculuk
Şimdi Ne Olacak Kaptan?
 
  E-bülten  
  Adınız    
  Soyadınız    
  Email adresiniz    
         
         
 
 
 
     
 
 
 
Doğuş İletişim