DÜNYANIN UCUNA YOLCULUK
Osman Atasoy, dünya seyahatine devam ediyor... Uzaklar’a İtalyan adalarının kokusu geliyor...
Yunanistan ve Ege artık dümen suyumuzda kalıyor. Uzaklar şimdi İyon Denizi’nde. Batıya dönük pruvası yeni bir ülkeyi işaret ediyor, İtalya’yı.
Uzaklar Navarin koyundan açıkdenize doğru süzülürken başımı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Güneş yukarıda pırıl pırıl parlıyor, tatlı bir rüzgar tam arzu ettiğimiz gibi, kıç omuzluktan esiyor. Acaba yukarıdan biz nasıl görünüyoruz, diye hayal ediyorum. Herhalde bütün yelkenlerini açmış, sessizce ilerleyen güzel bir yelkenli görünüyordur. O güzel yelkenlinin üzerindeki iki kişiden biri olduğumu düşününce içim sevinçle doluyor. İyi ki yaşıyoruz, diye düşünüyorum. Yaşamak, hele denizde yaşamak ne kadar güzel! Hayattan daha başka ne isteyebilirim ki…
Sibel sabah çayını demlemiş. Bir bardak doldurmak için aşağıya iniyorum. Havuzluktan dört basamaklı bir merdivenle inilen kamaradaki navigasyon masasının üzerinde, Orta Akdeniz’in genel haritası açık duruyor. Vardiyayı devretmeden önce son mevkiimizi kurşun kalemle bu haritaya işleyeceğiz. İzleyeceğimiz rotayı yola çıkmadan önce çizmiştim. Navarin’le Siraküza arasına kurşun kalemle çektiğim çizginin üzerinde 269° M altında 306 NM yazıyor. Bu rakamlar izleyeceğimiz rotaya dair bilgileri gösteriyor. Eğer Uzaklar’ın pusulasını 269 derecede tutarsak, 306 deniz mili sonra Siraküza’ya varacağız demektir. Sicilya, Siraküza, bu isimler kulağa ne kadar hoş geliyor.
Lambuka buğulama
Akşamüstü oltaya peşpeşe iki lambuka takılıyor. Her biri bir kiloyu biraz geçkin. Yoldayken buzdolabını çalıştırmıyoruz. Bu yüzden ikisini birden pişireceğim. Teknede balığı ben pişiriyorum. Bugün buğulama yapacağım. Balıkların üzerine, hepsinden azıcık olacak şekilde yeşilbiber, domates, defneyaprağı ve tane karabiber koyuyorum. İki balık iki tencereyi dolduruyor. Tencerelere yarımşar çay bardağı deniz suyu ile zeytinyağı ilave edip ocağa oturtuyorum. Bana göre lezzetli bir buğulamanın ön koşulu soğan kullanmamak ve balığı çok pişirmemek. Eskiden bir sigara içimi sürede pişirirdim. Sigarayı bıraktığım için artık saate bakıyorum, on dakika yeterli oluyor. Balık lokantalarında yapılan soslu balıkları, içinde balık tadı olmadığı için sevmem. Eğer balık bayatlayıp kokmaya yüz tutmamışsa krema, peynir, mantar gibi tatlandırıcılar kullanmaya ne gerek var.
Akşam ilk vardiya Sibel’in. O yatmadan yemeğe oturuyoruz. Kendi buğusuyla pişen balıklar pek lezzetli olmuş. Ben balığın kafasını ve yaka kısmını daha çok severim. Kemikli yerlerini şapur-şupur sesler çıkararak emmek çok hoşuma gider. Neyse ki Sibel de benim gibi. Rahatça yiyoruz. Tabağımda artık bırakmayı doğru bulmam. Koca bir kafadan geriye hemen hiçbir şey kalmıyor. Arada kılçıkları da yiyor olmalıyım. Bir gün beni seyreden bir arkadaşım, önümdeki boş tabağa göstererek “seni bekleyen kedi aç kalır” diye sitem etmişti.
Balığın üzerine helva ne de güzel gider. Sibel helvalarımızı getiriyor. Teknede helva bol. Helva stokumuzu düzme işini İzmirli Helvacızadeler’den Turgay Büyükkarcı üstlenmişti. Eksik olmasın, sayesinde bize bir yıl yetecek kadar tahin helvamız var.