Yazarlarımızdan Özlem Ulubay Şahin, tekneleri Ozi’ye zorunlu vedanın ardından bir süredir karavanda yaşıyordu. Yeni teknelerinin suya inişi için gittikleri Les Sables-d’Olonne’da kendini Vendée Arctique’in büyüleyici start atmosferinin içinde buldu.
YAZI: Özlem Ulubay Şahin
Ve uzun bir aradan sonra merhaba! Yine deniz, yine mavi… Çok şükür… Yeniden kelimelerime maviyle başlamak ne kadar güzel. İçimde öyle bir coşku var ki sanki tüm dünyayı maviye boyayabilirim. Peki bu coşkunun nedeni ne? Yeni bir tekneyle maceralarımıza devam edecek olmamız!
Mayısın son günleri ve haziran ayında, malum hayırlı bir iş için, “kızımızı” —teknemizi— almaya Fransa’ya; çok sevdiğim, artık benim için daha da özel olan Atlas Okyanusu’na ve okyanusa kıyı Les Sables-d’Olonne’a gittik.
Okyanusa gittik diyorum çünkü öyle bir şehir ki sanki her sokağından okyanus fışkırıyor. Kanal gibi uzanan limanın mendireklerinden okyanus taşıp kutu gibi evlerin minik pencerelerinden içeri giriyor, sofralarına oturuyor, hatta tüm hayatlarını dolduruyor…
E hâl böyle olunca, okyanusla, denizle, balıkçılıkla haşır neşir olan bu şehirde; neredeyse tüm okyanus kıyısındaki Fransız şehirlerinde olduğu gibi yelken ve yelkencilik bir hayat şekli. Bu o kadar anlaşılır ki Les Sables-d’Olonne şehrinin resmi belediye logosundan yüzlerce yıllık tarihî armasına kadar her yerde yelkeni ve denizi ifade eden tasarımlar yer alıyor.
17’nci yüzyılda zorlu morina balığı avcılığının merkezlerinden biri haline gelen şehrin, 1980’lerin sonuna doğru dünyanın en zorlu solo yelken yarışı Vendée Globe’un start noktası olması muhakkak ki tesadüf değildi.
Bu efsanevi yarışın tohumları, içindeki o durmaksızın ilerleme arzusunu dizginleyemeyen Fransız denizci Philippe Jeantot ile atıldı. Jeantot, o dönem mola verilerek yapılan BOC Challenge dünya turu yarışını iki kez kazanmıştı. Ancak içinde bir ukde vardı: “Neden duruyoruz? Dışarıdan hiçbir yardım almadan, karaya hiç ayak basmadan, insanın sadece kendi sınırlarına dayanarak dünyanın etrafını dönmesi mümkün değil mi?”

1968’deki Golden Globe Race’ten, Moitessier’nin katıldığı o efsanevi yarıştan beri böyle bir şey yapılmamıştı. Jeantot, modern teknelerle “Tek Başına, Durmaksızın ve Yardımsız” —Solo, Non-stop, Unassisted— bir yarış kurguladı. Ancak bu delice fikri finanse edecek ve ev sahipliği yapacak bir limana ihtiyacı vardı.
Jeantot bu fikri, o dönem Fransa’nın batısındaki Vendée bölgesinin konsey başkanı olan Philippe de Villiers’e götürdü. De Villiers son derece vizyoner bir adamdı. Vendée bölgesi, Fransa’nın geri kalanına kıyasla daha kırsal, kendi halinde ve biraz da gölgede kalmış bir yerdi. De Villiers, bu yarışın Vendée’yi “Okyanusun Başkenti” yapabileceğini gördü. Yarışa sadece bir liman değil, bölgenin kendi adını verdi: Vendée Globe. Peki bölgenin en büyük, en donanımlı ve okyanusa en doğrudan açılan tarihî balıkçı limanı neresiydi? Elbette Les Sables-d’Olonne.
Elbette şartları bu kadar zorlayan bir yarış için ön eleme sistemi de kaçınılmazdı. Katılımcıların, yarış öncesinde IMOCA Globe Series kapsamındaki belirli offshore yarışlarını tamamlaması gerekiyordu. Ayrıca her yarışçı, kayıt döneminden önce, yarışacağı tekneyle önceden belirlenmiş sayıda deniz milini tek başına katetmek zorundaydı. Bu da organizasyonun bir anlamda “Bu okyanusla başa çıkabileceğini görmem lazım” dediği andı.
Bu ön eleme niteliğindeki yarışlardan biri de tüm ülkelerin sınırlarını kapadığı pandemi döneminde temeli atılan Vendée Arctique’ti. Vendée Globe’a hazırlık sürecinin önemli duraklarından biri olan yarış, solo yelkencileri bu kez kuzeyin sert koşullarıyla sınayan bir offshore parkur olarak öne çıkıyordu.
Yarış köyü
Öyle güzel bir tesadüf oldu ki biz “kızın” —yeni teknemizin— doğumuna şahit olmaya gittiğimiz o günlerde, kendimizi bir anda Vendée Arctique startının muazzam atmosferinde bulduk.
Yarışın startı 7 Haziran’dı. Starttan bir hafta önce, “köy” dedikleri geniş bir yarış alanı ziyaretçiler ve ekipler için kurulmuştu. Alana girişte ilk olarak, tek tek yarışmacıların tanıtıldığı panoların ve sürekli dönen tanıtım filminin yer aldığı yuvarlak bir yapı vardı. Bu filmi izlemek için gelen giden kalabalığa inanamıyorsunuz. Mesela günün belirli saatlerinde okullar geliyordu; her gün bir sürü çocuk, merak ve heyecanla o filmi izliyordu. Ve daha o anda bile nasıl denizci olunduğunu anlıyorsunuz.
Çocuklar için deniz ve kutuplarla ilgili küçük oyun alanları ön plandaydı. Kenarlarda birkaç tezgâh, bölgenin turizmini tanıtan bir çadır -bu çadırda her yaş için yapılabilecek aktiviteler anlatılıyordu-, Kuzey Kutbu’nu ve o bölgede yaşayan yerli halkı tanıtan bir alan, trimaranla yarış simülatörü gibi standlar ve bir de bar yer alıyordu.
Aileler çocuklarıyla, köpekleriyle her gün alanı ziyaret etti; çocuklar oyun oynadı, yarış teknelerinin sergilendiği iskelede aşağı yukarı gezip tekneleri ve son güne kadar üzerlerinde harıl harıl çalışan ekipleri izledi. Hatta şanslı olanlar yarışçılarla karşılaşıp imza alma, fotoğraf çektirme ve sohbet etme imkânı yakaladı.
7’den 77’ye her yaştan ziyaretçi akınına uğrayan “köy”ü gezerken, bu atmosferin gerçekten özel olduğunu anladık. Çünkü buradaki yarışlara bakış açısının bizden ne kadar farklı olduğunu görmüş olduk. Bu alanın kurulmasıyla halk ve yarış arasında net bir bağ kuruluyor. Bizdeki gibi denizcilerin yarışıp kendi kendine ödül aldığı bir atmosfer değil burası; insanlar denizcileri adeta birer pop star gibi karşılıyor. Tüm hafta boyunca ortak konu bu yarıştı. Biz de yeni teknenin önemli eksiklerini tamamlarken yerel halkla sohbet ettiğimizde, konu eninde sonunda buraya çıkıyordu.
Okyanusa açılan sahne
Ve asıl heyecanla beklediğim güne geliyoruz: 7 Haziran. Karavanı —Fransa’ya karavanla geldik, ne macera ama— “köy”e yakın bir yere bir gece önceden park ettik. Gün doğar doğmaz sokaklardan sesler duyulmaya başladı. Normalde oldukça sessiz sakin olan sokaklarda bir insan kalabalığı hissediliyordu. Ama ben “Daha çok erken değil mi?” diye diye, normal bir saatte uyanıp kahvaltı yapıp köye gidene kadar iskelede sadece son üç tekne kalmıştı.
IMOCA teknelerinin tek tek iskeleden ayrılışı ve öncesinde yarışmacıların vedalaşmaları, günün başlangıcıydı. Ama asıl olay ve benim merakla beklediğim şey, kanaldan çıkışlarıydı. Öyle bir kanaldı ki bu, Vendée Globe yarışı için bu şehrin seçilmesinin nedenlerinden biri sayılabilirdi.
Bir yarışın efsane olabilmesi için bir sahneye ihtiyacı vardır. Les Sables-d’Olonne Limanı, okyanusa doğrudan geniş bir körfezle açılmaz; teknelerin limandan çıkıp okyanusa ulaşmak için uzun, dar ve iki tarafı yüksek duvarlarla çevrili bir kanaldan geçmesi gerekir. Bu kanal, yüz binlerce insanın duvarlara dizilip denizcileri kelimenin tam anlamıyla “elleriyle okyanusa uğurlayabildiği” devasa bir antik tiyatro işlevi görür.
Denizci o daracık kanalda ilerlerken bir tarafta ağlayan aileler, diğer tarafta tezahürat yapan yüz binler vardır. Kanal bittiğinde ise bir anda o dondurucu ve sessiz Atlantik yalnızlığı başlar. Bu muazzam psikolojik kontrast, Les Sables-d’Olonne’u diğer limanlardan ayırır.
Les Sables-d’Olonne’un o meşhur kanalında, Le Chenal’de durup okyanusa doğru bakarken insanın tüyleri diken diken oluyor. Burası sıradan bir liman çıkışı değil; devasa, taştan bir antik tiyatro. O daracık kanaldan süzülen dokuz cesur denizciyi uğurlayan yüzlerce insanın tezahüratları, rüzgârın uğultusuna karışıyor.
Kalabalık coşkulu; hatta öyle kalabalık ki yer bulmak neredeyse imkânsız. İnanın bu kadarını tahmin etmemiştim. Kalabalık olur diyordum ama bu kadarı gerçekten muazzamdı.
Bu artık yalnızca bir yarış değil; şehrin her yerine sinmiş, tüm kentin katıldığı bir karnaval. Ve bugün de o karnavalın en önemli günü: tezahüratlar, marşlar, şarkılar…
Saat tam 13.02’de start verildi. Biz de kendimizi “köy”de, meydandaki dev ekranın önünde bulduk. Startı hep birlikte, çoluk çocuk izledik; ay ne heyecandı!
Kısaca yelkencilerden ve IMOCA teknelerinden bahsetmek gerekirse; bu tekneler okyanus yarışları için özel olarak tasarlanmış, 60 fit —yaklaşık 18 metre— uzunluğunda karbon fiber canavarlardır. Sahip oldukları devasa yelken alanları ve suyun üzerinde adeta uçmalarını sağlayan hareketli kanat, yani foil sistemleriyle, dünyanın en acımasız denizlerinde tek bir kişi tarafından yönetilmek ve maksimum hıza ulaşmak üzere kurgulanmış mühendislik harikalarıdır.

Yarışçılara gelince… Dokuz yelkencinin üçü kadındı. İçlerinden biri, henüz 25 yaşındaki Violette Dorange’dı. Dorange, 23 yaşındayken 2024 Vendée Globe’un startını almış; Vendée Arctique’in de en genç katılımcısıydı. Bu yarışı da üçüncü sırada tamamladı. Üstelik birinciyle arasındaki fark sadece 2 saat 15 dakikaydı.
İlginç katılımcılar da vardı. Mesela kanal çıkışının başlangıcında gördüğüm, coşkusuyla kalabalıkları da peşinden sürükleyen Manuel Cousin… Çocuk yaşlardan beri denizci; yarış geçmişi de var. Ancak profesyonel denizci olma kararını, yirmi yılı aşkın lojistik kariyerinin ardından vermiş.
Yarış heyecanla başladı ve aynı tempoda devam etti. Yelkenciler daha ilk günlerden itibaren yalnızca doğa koşullarıyla değil, adeta uçan teknelerinin teknik zorluklarıyla da mücadele etmek zorunda kaldı.
Mesela yarışın birincisi olan 34 yaşındaki İtalyan yelkenci Ambrogio Beccaria, 16 Haziran’da yerel saatle 03.07’de yarışı 8 gün, 14 saat, 5 dakika, 50 saniyede tamamladı. 3 bin 190 millik parkuru geride bırakan Beccaria, yarışın ilk günlerinde elektrik sıkıntısı yaşamıştı.
Yarış henüz 24 saati yeni doldurmuş, ikinci güne geçilmişken de bir başka önemli gelişme yaşandı. 8 Haziran 2026 Pazartesi günü saat 21.00 civarında, 22-24 knot rüzgâr ve dalgalı deniz koşullarında ilerleyen Corentin Horeau yönetimindeki IMOCA MACSF teknesinde bir arıza meydana geldi. J3 yelkeninin güverte üzerindeki bağlantı noktası yerinden koptu. Corentin, ekibiyle yaptığı görüşmenin ardından, önümüzdeki günlerde beklenen hava koşullarını da göz önünde bulundurarak ve durumu daha da kötüleştirme riskinden kaçınmak amacıyla yarışa son verme yönünde zor bir karar aldı.

Bu yarışı izlemek ve takip etmek çok keyifliydi; özellikle ilk beşlinin rekabeti gerçekten efsaneydi. Ödül töreni yapılırken hâlâ yarışı bitirmeye çalışan Manu Cousin ise Vendée Arctique’i sekizinci sırada tamamladı. Coup de Pouce’un kaptanı Manu Cousin, denizde geçen 13 gün, 21 saat ve 8 dakikanın ardından pazar günü bitiş çizgisini geçti. Aksiliklerle boğuşulan bir yarışa rağmen sonuna kadar sebat eden Fransız yelkenci, 2028 Vendée Globe elemeleri yolunda önemli bir adım atmış oldu.
Zorluklarıyla, sınavlarıyla hayatın ta kendisi olan bu yarış olağan akışıyla sürerken, 11 Haziran’da tüm yarış camiasını üzen bir haber geldi: Fransız yelkenci Charlie Dalin vefat etti. Dalin, kanserle mücadele ederken 2024-2025 Vendée Globe’u kazanmıştı. Mide-bağırsak kanseriyle mücadele ediyor; dünyanın en zor yarışlarından birinde hem yarışıp birinci oluyor hem de yarış sırasında ilaçlarla tedavisine devam ediyordu. Hastalığına ve yorucu tedavi sürecine rağmen Vendée Globe’u 64 gün 19 saat 22 dakikada tamamladı. Bu sadece bir birincilik değil, aynı zamanda bir rekordu.
Finalistler yarış sonrası podyuma çıkarken Charlie’yi de unutmadı.
Mavi direnç ve okyanusun çağrısı
Vendée Arctique sıradan bir yarış değil. Dümenlerini sıcak Karayip sularına değil, doğrudan İzlanda’nın ve Grönland’ın karanlık, fırtınalı denizlerine kırıyorlar. Bu, sadece kâğıt üzerinde bir kalifikasyon değil; ruhlarını 2028’deki o nihai sınava, dünyanın etrafını tek başlarına dönecekleri Vendée Globe’a hazırladıkları acımasız bir psikolojik laboratuvar.
Okyanusa açılan bu denizcilere bakarken, kendi içimdeki o mavi dirence doğru gülümsedim. Bizim teknemiz belki o karbon fiber IMOCA’lar gibi saatte 70 kilometre hızla uçarcasına gitmeyecek. Biz bu yola hız için değil; okyanusun üzerinde güvenle ve kendi otonomimizle var olmak için çıkıyoruz. Ama o mendirekten çıkan kişiyle, bitiş çizgisini geçip geri dönen kişinin asla aynı insan olmayacağını şimdiden çok iyi biliyorum.
Haziran ayının bu serin Les Sables-d’Olonne sabahında, içimdeki o mavi coşkuyla bekliyorum. Okyanus bizi çağırıyor. Konfor alanı çoktan geride kaldı; şimdi sıra sabırla, dirençle ve yepyeni bir hikâyeyle o mendirekten kendi rüyamıza doğru süzülmekte…
Okyanusun çağrısı ve Les Sables-d’Olonne’un tarihî misyonu elbette yalnızca modern hız makineleriyle sınırlı değil. Tıpkı Vendée Globe gibi, denizcilerin dışarıdan hiçbir yardım almadan ve modern navigasyon aletleri kullanmadan tamamen geleneksel yöntemlerle dünyanın etrafını dolaştığı efsanevi Golden Globe Race de startını bu büyülü kanaldan alacak. Üstelik bu yılki yarışın bizim için çok daha derin bir gururu var: Bu devasa okyanus mücadelesinde üç Türk denizcimiz, kendi destanlarını yazmak üzere bu tarihî mendirekten yelken açacak: Prof. Op. Dr. Selim Yalçın, Ertan Beşkardeş ve Erden Eruç.
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.





