Dünya turuna devam eden Sal, Panama Kanalı’nı ardında bırakıp Pasifik’in bambaşka ritmiyle tanışıyor. Panama City’den ıssız adalara uzanan bu bölümde gelgitler, pelikanlar ve beklenmedik karşılaşmalar yolculuğa eşlik ediyor.
PANAMA CITY
4 – 26 MAYIS
Panama Kanalı’nın bitişinde, üzerindeki trafik sıkışıklığından anladığımız kadarıyla şehir içinde de çok yoğun kullanılan Amerikan Köprüsü’nün altındayken, karşıdan kanal geçişinde bize eşlik eden kaptanı teslim almak üzere gelen botu görüyoruz. Sal ile daha yeni geçmişiz kanalı, hatta an itibarıyla geçiyoruz, bu ne hız!
Bot yanımıza yaklaşıyor. Bu sefer geçiş öncesi gelip bırakmasına göre çok daha münasip bir şekilde yanaşıyor ve hızla kaptanı alıp gidiyor. Kaptan tüm ağırlama çabalarımız için teşekkür ediyor, kibarca pek güzel bir geçiş olduğunu söyleyip el sallayarak uzaklaşıyor. Biz kalıyoruz Edi-Büdü, bir de üç palamar çocuk.
Hava hafif kapalı, beklediğimiz gibi yeşillikler, mavilikler içinde değiliz. Daha çok gri ve tonları var çevremizde. Algımız tümüyle açık, demek Pasifik böyle bir yermiş diyerek gördüğümüz her şeye şaşırma modundayız. Bu arada palamarlar demir yerine yaklaştığımızı bildikleri için eşyalarını göz açıp kapayana kadar hazırlıyorlar. Dürüst olmak gerekirse biz de onların hızlıca tekneden çıkmalarını istiyoruz, zira baş başa verip bir dinlenmeye ihtiyacımız var. Son iki günde hepi topu dört saat uyumuşuz.
Kanalın bittiği yerin hemen çıkışında bir marina var aslında ama geceliği 100 dolar gibi saçma bir fiyat, önüne konuşlanmayı planlamış durumdayız. Bir de arkada tam şehrin önünde bir demir yeri daha var ama yelkenli uygulamalarında orada dipte çapanın takılabileceği çok şey olduğunu görmüşüz, hiç oraya gitmeye niyetimiz yok. Hani önce bir dolanıp nereye girebileceğimize bakarız diyoruz.
Ama daha derinlik 10 metreye iner inmez çocuklar demiri buralara atabilirsiniz demeye başlıyorlar. Biz de çok aranmadan, hemen ilk gördüğümüz yere, dokuz metreye demiri atıyoruz. Aslında biraz derine atıyoruz bence ama hemen marina çıkışı, yeri güzel, manzarası güzel. Gerisi çok da önemli dedeyip diyor demiri yolluyoruz aşağı. Daha ırgat çalışmaya başladığında palamarlar kiraladığımız halatlar ve usturmaçalarla arkada botun başındalar. E tabii ki böyle zamanlarda hep olduğu gibi demir tutmuyor. Ben olmadı diye sesleniyorum, palamarlar “oldu abi” diyorlar. Sencer iyice şişiyor.
Neyse bir şekilde çapayı çekip tekrar atıp Sal’ı sabitliyoruz, botu indiriyoruz ve Sencer hemen üçünü de kıyıya götürüyor. 10 dakika sonra tek başına geri dönüyor. Teknenin her yerinde halılar var, ortalık kirli dolu, yemek kalmamış ama zaten bizde de hâl kalmamış.
Birer içecek koyuyor, kendimizi tebrik ede ede havanın kararmasını izliyoruz. Bir yandan da kanal çıkışını tamamlayıp bizim durduğumuz yere manevra yapan teknelere el sallıyoruz. Karşılıklı bir kader birliği var, dünyanın türlü kültürleri birbirini uzaktan bağıra çağıra, güle eğlene kutluyor.
Akşam erkenden, ortalık darmaduman ama hiçbir toparlama işine takılmadan tamamıyla hak edilmiş olduğunu hissettiğimiz derin bir uykuya dalıyor ve şahane dinleniyoruz. Sabah gerine gerine bir önceki günün griliğine inat güneşli, ışıltılı bir güne uyanıyoruz. Deniz dün kahverengi gibiydi, bugün artık tam kahverengi. Gökyüzü ise neredeyse fosforlu, parlak, lekesiz bir mavi. Tek tük bembeyaz bulutlar var, onlar da nasıl oluyorsa fosforlu beyaz. Kıyı kayalardan denize taşarcasına yemyeşil. Yani şimdiye kadar aklımıza kazınan “mavi gökyüzü, lacivert deniz, yeşil kara” kombinasyonu değil gördüğümüz.
Bu arada Sencer’le bir önceki gün burada, hemen karşımızda üzerinden yeşilliklerin fışkırdığı ıslak ıslak duran kayaların olmadığını konuşuyoruz. Biz böyle bir yere demir atmadık sanki. Evet uyuduk ama bu kadar da değildir herhalde diye düşünüp merak ederek derinliklere bakıyoruz. Ki dört metreye düşmüşüz. Meğer gelgitin git zamanında beş metreye yakın çekilmiş deniz. Bu sırada da çorba gibi karışıp kahverengiye dönmüş suyun üstü. Pasifik gelgiti ile bu vesileyle müşerref oluyor ve artık demir atarken gelgit tablolarına da bakmamız gerektiğini aklımıza kazıyoruz.
Suyun içi çok canlı bu arada, biraz sessiz otursanız teknenin hemen yanı başında yüzen küçük balık sürülerinin kendilerini kovalayan büyük balıktan kaçarken toplu olarak suyun dışına çıkmalarını görebiliyor ve duyabiliyorsunuz. Bir önceki gece dalga sesine benzeyen bu hışırdamayı anlamamıştık, şimdi bizzat görüyoruz.
Farklı bir dünya burası işte, o kesin. Dün dokuz metreye demir atarken hayırlanmama hayıflanıp Atlantik tarafında alıştığımız gibi beş metreye atsaydık şimdi karaya oturmuştuk diye diye ortalığı toplamaya girişiyoruz. Aslında geçtiğimiz yol 45 deniz mili, ama Atlantik tarafı ve Pasifik tarafı gündüz ve gece gibi farklı. Hatta bulutların yeri bile. Atlantik tarafında neredeyse Pembe Panter’in kendine özel bulutu gibi hemen tepenizin üstündeler, burada daha yukarıdan geçiyorlar.
Biz de artık kendimize gelelim diyerek camları korumak için sardığımız eski halıları kaldırıyor, çöpleri toparlıyor bota atlayıp arkamızdaki marinaya gidiyoruz. Burada botu bırakmak için haftalık 60 dolar gibi bir ödeme yapılması gerekiyor. Sencer marina ofise ödemeye gidiyor, ben de çevreye bakınmaya.
Hemen girişte şimdiye kadar hiç görmediğim büyüklükte pelikanlar var. Öyle garip bir vücut yapıları var ki bir yere tünediklerinde uçamazlarmış gibi görünüyor. Göğüsleri ve kafaları kocaman, tünedikleri yerde öne doğru neden düşmüyorlar diye düşünüyorum. Uçarken de sakince sanki yürümeye başlayacaklarmış gibi bir yavaşlıkla havalanıyorlar ama denizde bir balık görüp de avlanmak istediklerinde birden uçmayı bırakıp denize çok sert bir iniş yapıyorlar. Alttaki balık neye uğradığını şaşırıyordur, o derece güçlü ve sesli şaplıyorlar denize çarptıklarında. Bir de kendilerinden çok eminler. Başka kuşlar kafalarına konuyor, hiç rahatsız olmuyorlar. Çizgi film gibi, kafasında başka bir kuşla mutlu mesut ördek misali denizde yüzüyorlar. Ki benden de rahatsız olmuyorlar. Bayıldım ben bu hayvanlara.
Bugün henüz hazır değiliz tekneden çıkıp kara keşfine. Hemen tekneye ve keyfe geri kaçıyoruz. Ve hatta ertesi gün de tekneden hiç çıkmadan, gelgitle yükselip alçalarak, pelikanları izleyerek, dostları arayıp sorarak, yazıp çizerek zaman geçiriyoruz. En sonunda kendimizi Panama City’yi keşfe hazır hissettiğimizde neredeyse birkaç gün geçmiş oluyor. Şehir, uzaktan kocaman gökdelenleri, yeşilliği ve zaman zaman alargadaki bize kadar gelen Latin ezgileriyle hayli cazip görünüyor zaten.
Yine marinadan çıkıyoruz şehre. Otobüslerle Albrook Mall’a gidebilirsek oradan her yere ulaşım var görünüyor. Nitekim çok beklememize gerek kalmadan hemen otobüs geliyor, içine girince ödeme yapmazsan açılmayan bir turnike var. Şoför bize bakıyor, biz şoföre. Kredi kartı geçer mi diyoruz, yok cevabını alıyoruz. Ama otobüs içinden genç bir çocuk gelip bizim adımıza ödeme yapıyor, nakit ödememize de izin vermiyor. Sonrasında da yol boyunca otobüstekilerle konuşmaya başlıyoruz. “Nereden geldik, a gerçekten mi Türküz, burada pek Türk olmaz, ya da varsa da otobüse binmez, dizilerimiz de ne güzel ama” temalı sohbet muhabbetle hedefe varıyoruz.

Aslında bizim demir attığımız nokta Panama Kanalı öncesinde anakaradan az biraz uzak bir adanın önü. Kanal yapımı öncesi deniz sevkiyatının asıl merkezi bu adaymış zira bu noktadan sonra karaya kadar oldukça sığ ve gemilerin girmesine elverişli değilmiş. Panama Kanalı yapımı sırasındaki kazı sırasında çıkan toprakla işte bu adaya anakaradan bir yol yapmışlar. Yolun iki tarafı da deniz, köprü gibi bir yol. Ağaçlandırmışlar da. Harika bir koşu, bisiklet parkuru olmuş. Bu sayede eski ada artık bir yarımada haline gelmiş.
Panama City’nin merkezine ulaştığımızda bir önceki hafta Kolon’dayken gördüğümüz Panama’dan çok farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Burası oldukça varlıklı görünüyor. Kocaman gökdelenler, büyük alevli alışveriş merkezleri… Hele eski şehre gittiğimizde estetik ve varlıklı görünümüne iyice şaşırıyoruz. Pek güzel bir restoranda yemeklerimizi yiyor, buraların en ünlü yemeklerinden “ceviche”yi deneyimliyor, araba giremeyen yollardaki elektrikli faytonları pek beğeniyor, şehrin neşesinin içinde kayboluyoruz.
Sözü gelmişken paylaşayım; konuştuğumuz herkesle sohbetimiz otobüstekine benzer ilerliyor. Buralarda Türk dizileri bir fenomen olmuş durumda. Ve “güzel İstanbul” çok popüler.
Bu arada ben online olarak bir kitap kulübüne katılıyorum, orada iletişim halinde olduğumuz kitapseverlerden biri benim Panama’da olduğumu öğrenince burada oturan bir arkadaşıyla görüşmemizi salık veriyor. Bu arkadaşı yıllardır Panama’da yaşadığı için bir şeye ihtiyaç olursa bize yardımcı olabileceğini, gezilecek yerler konusunda da bizi iyi yönlendireceğini söylüyor. Ben de arıyorum. Tanışıyor ve eşiyle birlikte bir akşam yemeği yiyoruz. Grace Kelly havasında olan Çela Hanım eski bir İstanbul Yahudisi, 40 yıl önce buraya gelmişler. Sanıyorum Panama onlar geldikten sonra City olmuş. Yunanistan’da İstanbullularla çok tanışmışlığımız var da bu kadar uzakta olunca hayli şaşırıyoruz açıkçası. Her zamanki gibi bin tane soru sorup olabildiğince hikayelerini öğrenmeye çalışıyoruz. Onlar da sorular soruyorlar, ama bence bizim neden böyle bir yola çıktığımızı yine de anlamlandıramıyorlar. Birçok kişi için bir muamma bu konu gerçekten de…
Oysa bu turun hayatıma kattıklarından biri de işte böyle çok farklı insanlarla tanışıp, hikayeleri dinlemek. Aklımın ucundan geçmeyen öyküler biriktiriyorum ve bundan dolayı çok çok mutluyum.

Şehir hayatına ayak uydurup, alargadaki evimize döne döne bir haftayı bu demir yerinde geçiriyoruz. Bu arada ilk çalıştığında duran kıçtantakma motoru tamir ettiriyoruz, bunun için kocaman aleti botla marinaya götürüp mektup gibi elden teslim ediyoruz. Aynı anda elektrikli motoru nasıl, ne kadar tamir edebileceğimize bakınıyoruz, bol bol alışveriş yapıyoruz, dostlar için hediyeler alıyoruz ve hayli de pinekliyoruz.
Bu ayın sonunda planlı olarak İstanbul’a gideceğiz. Biraz onun heyecanı da basıyor aslında. Aylar öncesinden Panama’nın kuzeyindeki Vista Mar Marina’ya rezervasyon yapmıştık, bir hafta kadar marinada kalıp teknenin güvende olduğunu bilip öyle İstanbul’a yollanmak gibi bir plan var.
Bu kapsamda çıkıyoruz yola, önce birkaç günü Panama Körfezi’ndeki adalarda geçirip biraz daha dinlenelim diyoruz, sonra da yavaştan marinaya geçeriz.
Hemen dibimizden, suya sadece beş karış mesafede alçak uçan onlarca kuş gördüğümüz şahane bir yolculukla beş saatte Panama’nın o kalabalık kanal çıkışından ayrılıyor ve yol üstünde yer alan ıssız, sadece bir köşesinde balıkçı köyü olan bir adasına varıyoruz. Tek bir tekne, yelkenli görülmüyor; sadece gruplar halinde uçan kocaman pelikanlar var. Ben bu küçük dinozorlara odaklanmışken Sencer de adanın arkasına demir atacağımız yere rota tutuyor.

Adanın arkasına vardığımızda koyun en güzel yerinde bir katamaran görüyoruz, biz de burada birileriyle karşılaşmaktan şaşkınız. Dersimizi aldığımız için bu sefer çevrimiçi tablodan bakıp su seviyesinin en yüksek zamanında olduğunu anlıyor ve nasıl olsa üç metreye kadar inecek diyerek dokuz metreye demirimizi atıyor ve sakin sakin keyfe geçiyoruz.
Gece Atlantik tarafındaki yıldırımlar, ay da olmamasından dolayı kapkaranlık çevremizi anlık gündüz yapıyor. O kadar sık ve o kadar etkileyici ki öne bir sandalye kurup film gibi izlemeye başlıyorum. Ses bazen tam yanımızda patlıyor, tamam diyorum bu sefer bize yakın olacak ama yakınımıza gelmiyor sadece uzakta mükemmel bir görsel şölen sunuyor.
Sabaha kadar süren bu yıldırımlı gece sonrası sabah kahvaltısını hazırlamak üzere mutfaktayken “Merhaba” diye bir ses duyuyoruz. O kadar şaşırıyorum ki, bu hiçlikte Türkçe ne arar?! Nasıl olsa yalnızız diyerek pijamayla dolaştığım mutfaktan hızlıca üzerime bir şeyler geçirip dışarı çıkıyorum, Sencer de o sırada yetişiyor zaten dışarı.
Dünkü o katamaranda Türkler varmış, marinaya gitmek için yola çıktıklarında arkada bizim kocaman bayrağı görünce yanımıza gelmişler, teknenin çevresinde dönerken bize sesleniyorlarmış. Hani bir şeyler ikram etmek de olanaklı olmadığı için sadece karşılıklı şaşkınlığımızı ifade ediyoruz. Onlar marinaya yollanıyorlar, biz de yapayalnız kaldığımız bu koyda tam beş gün geçiriyor, iyice dinleniyoruz.
Sencer yazılım geliştiriyor, ben kitap okuyorum. Sencer’in uygulamaya yeni eklediği özellikle bizim tekne otomasyonunda artık tekne demirde tararsa kabin içindeki hoparlörlerden çılgın gibi alarm sesi geliyor. Pek şık oluyor, artık duymadık demek imkansız. Deneme yaparken bile yerimizde hopluyoruz.

20 Mayıs’ta artık tekneyi bir süre bırakacağımız Vista Mar Marina’ya doğru yollanıyoruz. Sular yüksekken giriyoruz marinaya yine. Tam girişte uzun dalgakırana dik suyun hemen üzerinde bahçe taşı gibi görünen tuğla benzeri kayalar görüyoruz, denizaltı dalgakıranı diye fikir yürütüyoruz hatta. Burası şimdiye kadar gördüğümüz en seyrek pontonlu marina. Hani bu marina Ege’de olsaydı araya en az iki tane daha ponton atılırdı, o derece ferah.
Girerken gözümüze kestirdiğimiz yer için palamar, derinliğin kurtarmayacağını söylüyor. Biz de boynumuz kıldan ince yönlendirildiğimiz yere giriyor, tekneyi sabitliyoruz. Ertesi sabah az biraz alışveriş için yakındaki San Carlos Köyü’ne gidiyor, gerçek bir Latin köyünde dolaşıyor ve tekneye geri dönüyoruz ki girişte bahçe taşı gibi görünen duvarın olduğu yerde neredeyse 6 metre boyunda bir set olduğunu görüyoruz.
Hemen derinlik ölçeri açıyoruz ve derinlik ölçerde hayatımızda tecrübe etmediğimiz bir sayıyla karşılaşıyoruz: 1.7 metre. Yani sanıyorum Sal biraz tabana oturuyor ya da salma altında anca bir parmak var. Yine de genel olarak teknede hiçbir şey hissedilmiyor, sakin sakin kuzu kuzu yatıyor Sal’cık.
Bu arada yanımızdaki tekne çılgıncasına halatlarla bağlı. Tanıştığımızda bizim bir süre burada olmayacağımızı öğrenince bazen çok fazla solugan olduğunu, mutlaka tekneyi çok iyi sabitleyip öyle gitmemizi öneriyorlar. Biz de buradaki büyük alışveriş merkezlerinden birine gidiyor, halatları korumak için hortum, kopmayı önlemek için lastik uzatıcı ve içerideki nemi emmesi için her kabine ikişer tane olmak üzere nem alıcı alıyor ve bunları teknenin muhtelif yerlerine konumlandırıyoruz.
Her halatı çiftliyor, binbir zorlukla halatlara kestiğimiz hortumları geçiriyor ve tam bağlandıkları yerlere denk getiriyoruz. Zaten hepi topu üç haftalığına gidiyoruz, sanki burada rahat rahat bekler Sal.
26 Mayıs sabahı teknedeki son kontrolleri yapıyor, bavullarımızı alıyor ve tekneden aşağı iniyoruz. Çok heyecanlıyız; bir sene sonra ikimiz birden hem de şahane bir nedenle, yeğenimizin evlilik töreni için Türkiye’ye dönüyoruz. Konuşa konuşa kapıyı kapatmak için anahtarı kilide sokuyoruz. Heyhat anahtar içinde kalarak kırılıyor, elimizde anahtarın tutacak yeriyle kalakalıyoruz.
Sevgili Sal bize “ne olur gitmeyin” diyor sanırım ama “olumsuz bir şey de düşünmeyelim canım” artık diyerek çağırdığımız araçla havalimanına yollanıyoruz.
Hoşçakal Sal. Kendine iyi bak, bakabilirsen!
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.





