Gastronomi yazarı, deniz tutkunu ve YeRkenli ekibinin bir parçası olan Burak Kan ile denizde kurulan dostlukları, sofraların birleştirici gücünü ve insanı doğayla buluşturan o büyük maviliği konuştuk. Kan’a göre denizin en büyük öğretisi gösteriş değil tevazu; en büyük ödülü ise dünyadan biraz uzaklaşıp dostlarla aynı masayı paylaşabilmek.
RÖPORTAJ: Mine Gürevin
Gastronomi yazarı, gezgin, içerik üreticisi, Burak Kan’ı birkaç kelime ile anlatmak neredeyse imkansız. Yeme-içme kültürünün meraklı bir takipçisi… Bütün bunların yanında denizle kurduğu bağ yıllar içinde hayatının önemli parçalarından biri hâline gelmiş durumda.
Takipçileri onu çoğunlukla restoranlardan, şeflerden, yerel lezzetlerden ve gastronomi hikâyelerinden tanıyor olsa da Kan’ın dünyasında rüzgârın, yelkenlerin ve denizde geçirilen uzun saatlerin de özel bir yeri var. Özellikle YeRkenli ekibiyle yaptığı seyirler, gastronomi ile deniz kültürünün birbirine değdiği çok özel bir alan yaratmış.
YeRkenli aslında yalnızca bir tekne yolculuğu fikri değil. Yelken yolculuğu yapmayı öğrenmek isteyen bir grup arkadaşın zaman içinde aynı masanın etrafında buluştuğu, sohbetlerin uzadığı, sofraların büyüdüğü ve denizin ritmine uyum sağlamayı öğrendiği bir yolculuk hikâyesi. İçinde yelken de var, şarap ve dostlukla harmanlanmış saatler süren yemek sohbetleri de. Bu yüzden Burak’ın anlattığı deniz hikâyelerinde insanlar, hatıralar ve paylaşılan anlar öne çıkıyor.
Bu söyleşide Burak Kan ile ilk yelken deneyiminden The Bodrum Cup’a, denizci görgüsünden marina kültürüne, YeRkenli’nin ortaya çıkışından Türkiye kıyılarında unutamadığı rotalara kadar uzanan keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Konuştukça şunu fark ettik ki deniz insanın kendini yeniden duyabildiği ayrı bir evren.
Çoğu insan sizi gastronomi ve seyahat içeriklerinizle tanıyor ama denizle ilişkinizin arka planını çok bilmiyor. Hatırladığınız ilk deniz hissi neydi?
Çocukluktaki deniz ve sahil aşkını bir kenara bırakıp yetişkinlik döneminde denizle ilk gerçek bağım ne zaman kuruldu derseniz, sanırım 2012 diyebilirim. Bir arkadaşımız 53 feet’lik bir tekne satın almıştı ve üç kişi onu İstanbul’dan Bodrum’a götürmek üzere yola çıkmıştık. Dönüp baktığımda, beni denize en çok bağlayan deneyimlerden biri de o seyir oldu. Başlangıçta sadece İstanbul’dan Bodrum’a yapılacak bir intikal seyri gibi görünüyordu; fakat yol uzadıkça, uğradığımız limanlar ve denizde geçirdiğimiz günlerle çok daha farklı, çok daha özel bambaşka bir keyfe, hatta unutulmaz bir deniz deneyimine dönüştü.
Deniz, insanı biraz yalnızlaştırır derler. Siz denizde daha mı içe dönüyorsunuz, yoksa tam tersine daha mı paylaşımcı oluyorsunuz?
Her ikisini de yaşıyor insan. Seyir uzunsa ister istemez insanın kendiyle baş başa kaldığı, düşündüğü, birçok şeyi kafasında çözmeye çalıştığı anlar oluyor. Hatta bunu karadaki hayata göre daha kolay yapabildiği için bazen insan arkadaşlarından izin isteyip kendini sakinliğe bırakabiliyor. Ancak denizde çok da bireysel kalmak sağlıklı değil. Deniz ve seyir muhakkak paylaşımcı olmayı gerektiriyor. Hatta bu konuda emin olmadığınız biriyle seyre çıkmak sizi gerçek anlamda perişan edebilir.
Denizde geçirilen zamanla karadaki hayat arasında gerçekten büyük bir karakter farkı oluşuyor mu sizce? Burak Kan karada başka, teknede başka biri mi?
Kesinlikle daha sakinim. Günün her dakikasının farkında oluyor insan. Karadaki hayatta günün nasıl bittiğini bile anlamazken, denizde her dakikayı yaşıyor insan. Aslına bakarsanız denizde daha tetikte oluyoruz ama bu ilave bir zihin ya da beden yorgunluğu vermiyor. Belki karadaki hayatta uyaran sayısı daha fazla olduğu için denizdeki tetikte olma hâli yormuyordur.
Yelken kültüründe insanın egosu çok hızlı törpüleniyor. Rüzgârın, hava şartlarının ve doğanın karşısında siz de bunu hissediyor musunuz?
İnsanın egosu kesinlikle törpüleniyor. İlla sert bir hava koşulu olmasına da gerek yok. Açıkdenizin ortasında hissettiğin o minicik kalma hissi de, bin metre derinlikteki bir suyun üzerinde olduğunu bilmek de insana doğadaki yerini öğretiyor.
Yelken ve deniz kültürü size sabır konusunda ne öğretti?
Sabrın hayatta tuttuğunu…
Teknede hiç unutamadığınız bir fırtına, korku ya da “işler kötüye gidiyor” hissi yaşatan bir an oldu mu?
Evet. Tecrübeli arkadaşların “Bugün seyir yapmanız çok keyifli olmaz” nasihatini, “Biraz aksiyon iyidir” gibi saçma bir bahaneyle geçiştirdiğimiz bir günün sonunda beş arkadaş kendimizi zorla Bozburun’a atmıştık. Fırtına bastırmıştı. Seyir halindeyken teknenin kıç tarafına dönüp baktığımda ufku değil, tamamen dalgayı gördüğüm o anı hiç unutmuyorum. Sanırım “Buraya kadarmış” dediğim andı.
Bir yelkenli seyrinde sizi en çok etkileyen sessizlik anı neydi?
Yaptığım ilk yelken seyrini unutamıyorum. O ana kadar hep motor sesi eşliğinde ilerlerken motoru kapatmamız ve yelken seyrinin ne olduğunu gerçekten anladığım o sakinlik hâli…
Bir de sıra dışı bir güzelliğe sahip 60 metrelik Germania Nova teknesiyle Selanik’ten İstanbul’a yaptığımız seyri hiç unutamıyorum. Devasa bir teknenin rüzgârla nasıl dans ettiğini göre göre vardık İstanbul’a.

Arkadaş grubunuzla yaptığınız seyirlerinizi biliyoruz. Deniz üstünde kurulan dostlukların karadaki ilişkilerden daha sahici olduğunu düşünüyor musunuz?
“Daha sahici” demek biraz iddialı olabilir ama daha alçakgönüllü ve paylaşımcı bir ilişki olduğu kesin. Bir de deniz üstünde başlayan ve karada da devam eden bir denizci görgüsü var. Bu da insanları birbirine daha çok bağlıyor olabilir. Bahsettiğim şey seyirde uymanız gereken kurallar değil. Yazılı olmayan ama herkese ortak bir konfor sağlayan, denizciler arasında kendiliğinden oluşmuş bir görgü kültürü.
The Bodrum Cup deneyiminizden yola çıkarak sormak istiyorum. Bu tür organizasyonların sizde bıraktığı en güçlü duygu ne oldu? Yarışın mı etkisi daha büyük, yoksa o kolektif deniz ruhunun mu?
Kesinlikle kolektif deniz ruhu derim. Yarışın kendisi tabii ki eğlenceli ve heyecanlı ama yarış anlarının dışında kalan zamanlarda takımların ve organizasyon ekibinin ne kadar güçlü bir birliktelik içinde olduğunu görüyorsunuz. Bodrum’u, yerel tekne imalatını ve deniz kültürünü bu kadar iyi anlatan başka bir etkinlik olamaz. Aslında amatör ruhla yapılan, son derece profesyonel bir yöresel festival.
Bugünün marina kültürü ile eski denizcilik ruhu arasında bir fark görüyor musunuz? Sizce romantize ettiğimiz bir kayıp mı var?
Benim denizcilik ruhu ya da marina kültüründeki değişimi ciddi şekilde kıyaslayacak kadar uzun bir geçmişim yok. Ancak gördüğüm değişimler, sosyal hayattaki yozlaşmanın denize de yansıması gibi geliyor. Toplumun geneline yayılan bencillik ve cezasızlık konforu beni de rahatsız ediyor.
Romantize etmek de ilginç bir bağımlılık. Romantize ettiğimiz her sorunu aslında kabulleniyoruz. Bana kalırsa mevcut durum kabul edilebilir değil.
Türkiye’de her gidişinizde sizi yeniden etkileyen koylar hangileri? “Buraya demir atınca dünyanın geri kalanı biraz susuyor” dediğiniz yerler var mı?
“Dünyanın geri kalanı biraz susuyor” dediğim anlar koylar değil, seyirler oluyor. Özellikle de yelken seyirleri. Issız bir koyda gün geçirmek elbette çok güzel ama yalnız değilseniz ve tekne komşularınız varsa, onların deniz görgüsü sizin konforunuzu da belirliyor.
Yine de favorilerimi sorarsanız, seçimlerimi biraz da hatıralarım şekillendiriyor. Mesela Bedri Rahmi Koyu’nun adını duymak bile beni gülümsetiyor. Orada çok güzel anılarım var. Selimiye, Orhaniye ve Bozburun hattı da bana her zaman keyif veriyor. Bir de Bodrum Cup sayesinde Bodrum koylarına âşık oldum. Bir koyu karadan görmekle denizden görmek arasındaki büyük farkı insan o zaman anlıyor.
Bir rotayı unutulmaz yapan şey sizce ne? Manzara mı, ekip mi, yemek mi, müzik mi, yoksa tamamen ruh hâli mi?
Ekip, ekibin ruh hâli, ekibin yeme-içme tutkusu ve manzara… Sanırım benim için bunlar belirleyici. Müziği özellikle eklemiyorum çünkü müzik seçimleri her saniye değişebiliyor.

Teknede yemek yapmak, karadaki mutfaktan çok farklı bir disiplin gerektiriyor. Deniz üstünde kurulan sofraların sizde bıraktığı hissi nasıl tarif edersiniz?
Tekne mutfağını, kilerini ve buzdolabını çok iyi planlamak gerekiyor. “Dolapta ne varsa pişirelim” kulağa eğlenceli geliyor ama önce o dolapta bir şeylerin olması lazım. İşin sonunda dostlarınla birlikte dünyadan uzak bir sofrayı paylaşmak gerçekten müthiş bir huzur veriyor.
Denizcilik kültürüyle gastronomi arasında görünmeyen güçlü bir bağ olduğunu düşünüyor musunuz? Özellikle Ege ve Akdeniz hattında…
Güçlü bir bağ mı bilmiyorum ama bu bölgenin kendine özgü bir gastronomisi olduğu kesin. Bir kere seyir hâlindeyken ana protein kaynağınızın üzerinde yolculuk yapıyorsunuz. Ya çok taze ürün kullanacaksınız ya da farklı saklama yöntemleri geliştireceksiniz.
Biraz daha geriye, antik zamanlara gidersek; zeytinyağı gibi yaşamsal önemdeki ürünler Akdeniz ve Ege hattında çoğunlukla deniz yoluyla taşınmış. Peksimet, bottarga, tuzlanmış balıklar, kurutulmuş balıklar ve balık sosları gibi ürünler de denizciler ve liman kültürü sayesinde Akdeniz coğrafyasına yayılmış.
Gastronomi dünyasında çok fazla “trend” var. Denizcilikte ise daha kadim bir kültür hissediliyor. Bu iki dünyanın çatıştığı yerler oluyor mu?
Trendler zaman zaman farklı uçlara savrulsa da denizin gastronomisi daha sade, daha az müdahaleli ve çoğu zaman tazelik odaklı kalıyor.
YeRkenli ekibinizi geçtiğimiz ay Levon Bağış’la da konuşmuştuk ama bir de sizden dinleyelim. Bu fikir nasıl ortaya çıktı? Yemek, şarap, dostluk ve denizi aynı teknede buluşturma fikrinin ilk kıvılcımını hatırlıyor musunuz?
YeRkenli’nin başlangıcı aslında tamamen yelken yapmak, öğrenmek ve kendimizi geliştirmek içindi. Ancak mürettebatın tamamı yeme-içme tutkunu insanlardan oluşunca iş dönüp dolaşıp mükellef sofralara, saatler süren sohbetlere ve kadehlere vardı. Yelken yaptık elbette ama denizciliğin başka bir konforuna daha çok tutunduk: Dünyadan uzakta, dostlarla yapılan bir yolculuğa.
Sohbetlerden birinde ilk kez Tülin’in ağzından çıktı galiba “YeRkenli” kelimesi. Duyar duymaz, yaptığımız şeyin tam olarak bu olduğuna karar verdik.
YeRkenli yolculuklarında sizi en çok etkileyen anlar genelde sofralarda mı yaşanıyor, yoksa motorların sustuğu o sessiz geçişlerde mi?
Motor seyri zaten olabildiğince az yapıyoruz. Beni en çok etkileyen anlar ise yemeklerin hazırlanış süreci ve sofrada, yemeğin ortalarına doğru geldiğimiz o rahatlama anları. Hani herkesin kendini tamamen bıraktığı, saatlerce gevezelik ettiği, zamanın akışını unuttuğu anlar vardır ya… Sanırım en çok onları seviyorum.

Denizcilik tarafında estetik olarak en sevdiğiniz tekne modelleri hangileri? Ahşap guletler mi, klasik yelkenliler mi, modern performans tekneleri mi size daha yakın?
Ahşap yelkenliler bana daha romantik ve daha güzel geliyor. Ege’de guletlerle yolculuk yapanların bazen hiç yelken açmadan seyir yaptığını görüyorum ve buna gerçekten üzülüyorum. Hem yolcular hem de teknenin kendisi adına… Güzel bir atın var ama onun koşmasına izin vermeyip kamyonla gezdiriyormuşsun gibi hissediyorum.
J Class teknelerin haşmeti ve aynı zamanda zarafeti bana çok büyüleyici geliyor. Hiçbir zaman sahip olamayacağımı bilmek ise hiç canımı sıkmıyor. Bu röportajda da bahsettiğim Germania Nova ile bir hafta seyir yapmıştım. İki direkli şahane bir uskuna ile denize açıldıktan sonra beklentilerim de epey değişti. O yüzden bugün hangi tekne tipini daha çok sevdiğimi söylemek zor. Sanırım en iyi tekne, üzerinde olduğum teknedir…
Eğer bir gün sadece deniz üstünde yaşayan, gezen ve yemek üreten bir hayat kurma şansınız olsa, bunu gerçekten yapar mıydınız?
Ke-sin-lik-le. Ama dostlarımın da sık sık gelmesi şartıyla…
Son olarak… Hayatınızı tek bir deniz görüntüsüyle dondurabilseniz, o sahnede ne olurdu? Gün batımı mı, sessiz bir koy mu, gece vardiyası mı, yoksa rüzgârın tamamen kesildiği o garip an mı?
Gün doğumu. Şahane bir başlangıç.
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.





