Saygun Dura: Denizin izin verdiği kadar

Saygun Dura: Denizin izin verdiği kadar

Fotoğrafçı ve dalış eğitmeni Saygun Dura için sualtı, yalnızca belgelenmeyi bekleyen bir dünya değil; ışığın, bedenin ve tesadüfün birlikte kurduğu başka bir gerçeklik. Van Gölü’nden Topkapı Sarayı’nın sarnıçlarına uzanan sanat yaşamını ve denizin ona hâlâ göstermediği o fotoğrafı konuştuk.

RÖPORTAJ: Mine Gürevin

Suyun altında fotoğraf çekerken kuralları bütünüyle mesafesini değiştirmek ya da karşınıza çıkacak canlıyı yönlendirmek mümkün değil. Saygun Dura’nın yıllar içinde öğrendiği de tam olarak bu olmuş: Denizi kontrol etmek yerine onun verdiği koşulların içinde kendi görüntüsünü kurmak.

Fotoğraf Dura’nın hayatına dalıştan önce girdi. 1989’dan itibaren reklam ve tanıtım fotoğrafçılığı alanında çalışan Dura, stüdyoda edindiği ışık bilgisini zamanla suyun altına taşıdı. Fakat iki dünyanın çalışma biçimi birbirinden neredeyse tamamen farklıydı. Stüdyoda ışığın yönünden nesnenin konumuna kadar her ayrıntıya müdahale edebilirken, denizin altında fotoğrafçı da görüntünün değişkenlerinden yalnızca biri hâline geliyordu.

Bu karşılaşma zaman içinde onun görsel dilinin de önemli bir parçasına dönüştü. Van Gölü’ndeki mikrobiyalitleri terk edilmiş kentlere, inci kefallerinin göçünü insan hareketlerinin metaforuna dönüştürdüğü Arada serisinde olduğu gibi Dura, sualtını yalnızca olduğu haliyle kaydetmekten çok, gördüğü gerçekliğin içinden başka bir gerçeklik çıkarmakla ilgileniyor.
Sanat yaşamı boyunca dünyanın farklı denizlerinde çekimler yapan, Topkapı Sarayı’nın sarnıç, kuyu ve suyollarını görüntüleyen, Hasankeyf’in dönüşümüne tanıklık eden ve Türkiye’de sualtı fotoğrafçılığının yaklaşık 60 yıllık hafızasını Sualtına Işık Tutanlar projesinde bir araya getiren Saygun Dura ile denizi, fotoğrafı ve bunca yıldan sonra hâlâ peşinden gittiği o bilinmeyen kareyi konuştuk.

Saygun Dura
Sanırım suya her girişimde beni heyecanlandıran şey hâlâ aynı: Bir sonraki kareyi bilmiyor olmak.

Denizle ilişkiniz çocukluğunuza, Mersin koylarında geçirdiğiniz yıllara uzanıyor. Çocukluğun özgürlük ve keşif alanı olan deniz, yıllar içinde sizin için nasıl bir anlam kazandı?

Deniz benim için çocukluğumdan itibaren hayatı algılama biçimimin bir parçasına dönüştü. Önceleri özgürlük ve keşfin hissedilmesiydi, yıllar geçtikçe aynı zamanda bir hafıza, dinginlik ve sorumluluk alanı hâline geldi. Denize baktığımda geçen zamanı ve değişen dünyayı da görüyorum. Denizin bana öğrettiği ilk duygunun, özgürlük hissinin hiç kaybolmaması benim için önemli. Denizler hepimiz için korunması, anlaşılması ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken çok değerli bir miras.

Fotoğraf, hayatınızda dalıştan çok daha önce var. Peki bu iki tutkunun yolları nasıl kesişti; dalış mı fotoğrafınızı başka bir yere taşıdı, yoksa fotoğraf mı sizi suyun altına çekti?

Dalış bana görmediğim bir dünyayı açtı, fotoğraf ise o dünyayı anlatabilmem için bir imkân sağladı. Yaşamımda fotoğraf, dalıştan çok önce başladı fakat zaman içinde ikisi birbirini besleyerek dünyaya bakışımın iki temel parçası hâline geldi. Biri bana görmeyi, diğeri gördüğümü yorumlayıp paylaşmayı öğretiyor.

Stüdyoda birçok şeyi kontrol edebilirken suyun altında akıntıdan görüş mesafesine kadar pek çok şey sizin kontrolünüz dışında. Bu belirsizlik fotoğrafçılığınızı nasıl etkiliyor?

Sorunuz stüdyoda tüm koşulların sizin iradeniz altında gelişmesiyle, sualtının belirsizliği arasındaki karşıtlığı çok iyi ortaya çıkarıyor. Sualtına indiğinizde fotoğraf çekimi bakımından tüm kontroller sizin elinizde olmayabilir. O günkü deniz koşulları, akıntı, görüş mesafesi, derinlik çalışmanızı oldukça etkiler. Elbette bu koşullar zorlayıcıdır. Bunları bir dezavantaj olarak değil, anlatımı zenginleştiren unsurlar olarak görürüm. Suyun altında her şeyi kontrol etmeye çalışmak yerine onlarla birlikte çalışmayı öğreniyorsunuz.

Akıntıyı durduramazsınız, canlının nereye gideceğini belirleyemezsiniz fakat bütün bunları gözlemleyip doğru anda, ışığınızla, kompozisyon tercihinizle konunuzu yorumlayabilirsiniz. Burada kuralları siz koymuyorsunuz, o dünyanın içine giriyor, denizin izin verdiği ölçüde hikâyenizi oluşturuyorsunuz.

“Burada kuralları siz koymuyorsunuz” diyorsunuz. Peki fotoğraf çekme arzusu ile dalış güvenliği arasındaki sınırı nasıl koruyorsunuz?

Sualtında her şeyden önce dalgıcım, sonra fotoğrafçıyım. Geçmişte iyi bir fotoğraf için çok risk alıyordum; artık buna değmeyeceğine inanıyorum. Bu da insanı bu yüzden öz disiplin içinde tutuyor. İyi bir fotoğrafçı, koşullar zorlayıcı olduğunda o kareyi çekmemeye de karar verebilen kişidir. Bazen en iyi karar, oradan güvenli şekilde ayrılmaktır. Geri dönebilmek her zaman çekilen fotoğraftan daha kıymetlidir. Sanırım gençliğimde bunları bu kadar net biçimde dile getiremiyordum.

Peki bedeninizin de kadrajın bir parçasına dönüştüğü bu ortam, görme ve fotoğraf çekme biçiminizi nasıl değiştiriyor?

Sualtında önce görmeyi, sonra fotoğrafı öğrenmek gerekiyor. Akıntının yönünü ve kuvvetini, doğal ışığın geliş yönünü, canlıların davranışlarını birlikte değerlendirmek gerekiyor. Suyun altında bedeninizi de fotoğrafın bir aracı olarak kullanırsınız. Nefes alıp vererek yüzerliğinizi ve konuya olan bakış yüksekliğinizi kontrol edersiniz. Palet hareketlerinizle ideal mesafenizi koruyabilir, dibi bulandırmadan görüşünüzün temiz kalmasını sağlayabilirsiniz. Bunların hepsi görüntünüzün kalitesini etkiler. Bütün bedeninizi kullanarak fotoğrafınızı çekersiniz.

Bu kadar kontrollü bir beden kullanımının içinde, zamanla fotoğraf çekmek için kendinize özgü bir dalış tekniği geliştirdiniz mi?

Sualtında mümkün olduğunca az hareketle ve sakin çalışırım. Çekeceğim konuya ve nasıl bir fotoğraf elde etmek istediğime odaklanırım. Dolayısıyla bu süre zarfında günlük meselelerden uzaklaşır, sualtının ve fotoğrafın tadını çıkartırım. Bu aşamada kendime has bir dalış tekniğim olmadı fakat özel bir fotoğraf tekniğiyle çalıştığım çekimlerim oldu. Bu bir zorunluluk oluyor; o çekimin üstesinden gelebilmek için kendiniz bir yöntem geliştiriyorsunuz.

Çok kare çekip işi şansa bırakmak yerine, kontrollü ve az sayıda fotoğraf çekerim. Geçmişte filmle çalışmaktan kalan bir alışkanlık sanırım. Anlaşılacağı gibi, iyi bir dalgıç olmak ve bir o kadar da fotoğraf tekniklerine hâkim olmak gerekiyor. Başarılı fotoğraflar için bunlar gerekli. Sonraki aşama ise en zoru; fotoğraflarınızda kendinize ait bir anlatım dili oluşturabilmek. İşin sürekli çaba isteyen kısmı da bu. Ben üslup oluşturmayı becerdim diye söylemiyorum; çok çalışıyorum diye söylüyorum.

BAŞKA BİR GERÇEKLİK

Sualtında renkler ve doğal ışık sürekli değişirken, belgelemekle kendi görsel dünyanızı yaratmak arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

“Belgelemek” ile “yorumlamak” arasındaki seçimi en başta yapmanız gerekiyor. Yaptığım çekim ticari bir iş değilse tercihimi ikinciden yana kullanıyorum ve sualtında ışık kullanmak benim için hiçbir zaman yalnızca doğru renkleri geri getirmek anlamına gelmiyor. Işık kullanımı, kendi bakışımı ortaya koyma imkânı veriyor.

Bazı durumlarda doğal ışıktaki dezavantaj gibi görülebilen sapmalar benim anlatımıma uyum sağlayabiliyor ve bunları düzeltmeye de ihtiyaç duymuyorum. Doğal ışıktan yararlanacaksam, günün hangi saatinde dalış yapacağımı önceden planlarım. Yapay ışığı ise çoğu zaman bu atmosferi ortadan kaldırmak için değil, aksine onu desteklemek için kullanıyorum. Oradaki inandırıcılıktan yararlanıp sonrasında kendi estetik anlayışımı bunun üzerine kurmak istiyorum. Fotoğrafa baktığınızda yalnızca görüntüyü değil, fotoğrafçının bakışını da fark etmeniz benim için oldukça önemli.

Dünyanın farklı denizlerinde çekimler yaptınız. Sizi en çok şaşırtan ya da görsel hafızanızda en güçlü izi bırakan sualtı coğrafyaları hangileri oldu?

Dünyanın farklı denizlerinde dalışlar yaptıkça şunu fark ettim: Her coğrafyanın suyun altında kendine özgü bir dili var. Bu nedenle benim için “en güzel yer”den çok, beni en fazla şaşırtan ve görsel hafızamda iz bırakan yerler oldu. En mutlu olduğum fotoğraflarımdan bir kısmı hiç ummadığım coğrafyalardan çıkabildi. Benim için en unutulmaz anlar, önceden planladığım görüntülerin dışında gerçekleşti. Ne kadar deneyimli olursanız olun, denizin size ne göstereceğini tam olarak bilemiyorsunuz. Bunlar denizin bana hediye ettiği fotoğraflar oluyor.

Meksika’da Magdalena Körfezi’nde yaşanan sardalya göçü ve büyük canlıların bu sürüye saldırmaları, Cancún’da Cenote dalışları ve Fransız Polinezyası’nda yüzlerce köpekbalığının geçişini fotoğraflamak, bende güçlü izler bırakan dalışlarımdandı.

Van Gölü’nde de mikrobiyalitlerle karşılaştınız. Bilimsel bir belgeleme için başlayan bu yolculuğu “Arada”ya dönüştüren neydi?

Van Gölü’ne, bir kitap çalışması için benden istenilen profesyonel sualtı çekimini yapmak üzere gittim. Mikrobiyalitler daha öncesinde bildiğim ve gördüğüm oluşumlar değildi. Özellikle bir bölgede yaptığım dalışta bu manzaradan çok etkilendim. Karşımda sürrealist ressam Max Ernst’in resimlerini görüyor gibiydim.

İşim, mikrobiyalitleri bilimsel bir çalışmaya uygun olarak nesnel bir yaklaşımla görüntülemekti. Aynı dalışta önce işimin bu kısmını yaptım. Sonra beni çok heyecanlandıran bu görüntüleri terk edilmiş kentler olarak yorumlayıp ilk taslak çekimlerimi yaptım. Sonuçlar beni tatmin etti ve çalışmayı bir sergiye dönüştürme kararımı suyun altında verdim. Sonrasında beş yıl boyunca bölgede dalışlar yaptım.

Mikrobiyalitleri “terk edilmiş kentler” olarak gördünüz. “Arada”da buna inci kefalinin göçünü de eklediniz. Bu iki dünya üzerinden nasıl bir hikâye anlatmak istediniz?

Balığı bir metafor olarak kullandım; insanı temsil ediyordu. Mikrobiyalitleri de terk edilmiş kentler olarak yorumladım. Sergi kavramının bütünü ise alegorik olarak insan göçünün bir anlatımıydı. Fantastik sualtı manzaralarını andıran mikrobiyalitlerin sakinliği ve durgunluğu, suyun yüzeyine yakın gerçekleşen göçün dramı ve dinamizmi ile tezat oluşturuyordu.

Bu anlatımda karanlık, yalnızlık ve tekinsizlik de güçlü biçimde hissediliyor. Sualtının güzelliğinden çok, orada hissettiğiniz duygunun peşinden gittiğinizi söyleyebilir miyiz?

Ben belgesel fotoğrafçı veya sadece sualtı fotoğrafçısı değilim. Gerçeği fotoğraflayan değil, gerçekliğin içinden kendi gerçekliğimi oluşturmaya çalışan bir fotoğrafçıyım. Neticede ulaştığım fotoğraf, görmek istediğimden ve hissettiğim duygudan ibaret. Fotoğrafı çekmeye değil, görüntüyü kurmaya çalışıyorum. Ben fotoğrafın yalnızca “ne gördüğümüzü” değil, “orada nasıl hissettiğimizi” de taşımasını istiyorum.

Karanlık benim için bir şeyleri gizlemekten çok, izleyicinin hayal gücüne alan açmak anlamına geliyor. Tercihim, kolaj gibi manipülasyonlar yapmadan yeniden kurulmuş bir gerçeklik oluşturmaktır. Fotoğraflarımın öncesi ve sonrası vardır. Görünmeyen bir hikâyeyi hissettirip bunu izleyicinin tamamlamasını arzu ederim.

Ben sualtını yalnızca güzel görüntüler üreten bir yer olarak görmüyorum; benim için aynı zamanda çok güçlü bir atmosfer ve duygu alanı.

SUYUN TAŞIDIĞI HAFIZA

Suyun altında yalnızca doğayla değil, insanın bıraktığı izlerle de karşılaşıyorsunuz. Topkapı Sarayı’nın sarnıç, kuyu ve suyollarındaki çalışmalarınızda açıkdenizden farklı olarak nasıl bir dünya buldunuz? Unutamadığınız bir an var mı?

Açıkdenizde doğal dünyayı, tarihi yapılarda ise hafızayı ve insan izini vurgulamaya çalışıyorum. Suyun altında bir anda bir duvarla, taş bir yapıyla, eski bir suyoluyla karşılaşmak sizi doğrudan başka bir zamana götürüyor. Onun yüzlerce yıl önce bir insan tarafından yerleştirildiğini düşündüğünüzde, o görüntünün anlamı tamamen değişiyor.

Topkapı Sarayı’nın sarnıç, kuyu ve suyollarında çalışırken beni en çok etkileyen şey, suyun altında aslında görünmeyen bir İstanbul’la karşılaşmış olmaktı. Sanırım bu çalışma bana suyun yalnızca doğanın değil, insanlık tarihinin de hafızasını taşıdığını gösterdi.

Klostrofobik bir ortamda çalışıyorsunuz; yumuşak palet hareketlerinizde bile duvarlardaki tortular dağılıp görüşünüzü tamamen engelleyebiliyordu. Fotoğraf çekmekle uğraşırken sürekli vizörden bakmak da yön duygunuzu bozuyor. Bu dalışta oluşan tortunun dibe çökmesini sakince bekleyerek çıkış noktasını görebildim ve dalışı da sorunsuz bitirdim.

Su insanlık tarihinin hafızasını taşıyor, haklısınız. Hasankeyf’te dönüşmekte ve kaybolmakta olan bir coğrafyayı belgelediniz. Böyle bir yerde fotoğrafçının sorumluluğu sizce nedir?

Benim için fotoğrafın tanıklık tarafı, estetik tarafı kadar değerli. Özellikle böyle durumlarda fotoğraf çekmenin sorumluluğunu daha güçlü hissediyorum. Çünkü bazı görüntülerin yalnızca bugün için çekilmediğini düşünüyorum; zamanla bir hafızanın parçasına dönüşüyorlar.

Hasankeyf gibi büyük bir dönüşüm geçiren bir coğrafyayı fotoğrafladığınızda, aslında yalnızca bir manzarayı kaydetmiyorsunuz. Değişen bir hayatı, bir kültürü ve bir mekânın hafızasını da kayıt altına alıyorsunuz.

“Sualtına Işık Tutanlar” için yaklaşık 60 yıllık bir geçmişe baktığınızda, Türkiye’de sualtı fotoğrafçılığının bakışı ve olanakları nasıl değişmişti?

“Sualtına Işık Tutanlar”ı hazırlarken beni en çok etkileyen şeylerden biri, aslında yalnızca teknolojinin değil, bakışın da değişmiş olduğunu görmekti. İlk kuşakların fotoğraflarına baktığınızda, sualtına duyulan büyük bir merak ve keşif duygusu hissediyorsunuz. O dönem suyun altını görüntülemek başlı başına büyük bir teknik mücadeleydi. Kullanılan ekipmanlar, film teknolojisi, ışık kaynakları ve çekim koşulları bugünkü imkânlarla kıyaslanamayacak kadar sınırlıydı. Buna rağmen ortaya çıkan görüntülerde çok güçlü bir heyecan ve samimiyet var.

Eskiden bir görüntüyü elde etmek için çok daha fazla planlama ve sabır gerekirken, bugün teknik olarak çok daha fazla şeyi denemek mümkün. Fakat benim için asıl önemli değişim teknolojiden ziyade, sualtına bakışımızın değişmesi. İlk dönemlerde fotoğraf biraz daha “Suyun altında ne var?” sorusunun peşindeydi. Zaman içinde “Bu gördüğümüzü nasıl yorumlayabiliriz?” sorusu daha fazla önem kazandı. Belgesel, bilimsel ve doğa fotoğrafçılığının yanında kişisel ve sanatsal yaklaşımlar da gelişti. Arşivleri incelerken bir başka şeyin de farkına vardım: Eski fotoğraflar yalnızca o dönemin sualtı dünyasını değil, denizlerin geçirdiği değişimi de anlatıyor. Özellikle Marmara’dan çekilmiş eski karelerde, bugün artık aynı yoğunlukta göremediğimiz bir canlılık ve çeşitlilikle karşılaşmak mümkün. Bu nedenle arşiv benim için aynı zamanda bir çevre hafızasına dönüştü.
Teknoloji değişiyor, yöntemler değişiyor, ama suyun altında görünmeyeni görme ve onu başkalarına gösterme merakı değişmiyor. Belki de “Sualtına Işık Tutanlar”ın benim için en değerli tarafı buydu. Geçmişte çekilmiş fotoğraflara bakarken aslında yalnızca bir fotoğraf tarihini değil, Türkiye’nin denizle kurduğu ilişkinin de izlerini görüyorsunuz.

O FOTOĞRAF

O arşivlerde denizlerin değişimini de gördünüz. Yıllardır aynı sulara dalan bir fotoğrafçı olarak bugün “Burada artık bir şeyler farklı” dediğiniz neler var?

Evet, kesinlikle. Yıllar içinde aynı denizlere tekrar tekrar dalmaya başladığınızda değişimi üzülerek fark etmeye başlıyorsunuz. Özellikle kendi sularımızda canlı çeşitliliğinin azaldığını, bazı türlerin baskın hâle geldiğini, daha önce görmediğim istilacı türlerle karşılaştığımı ya da suyun berraklığının ve atmosferinin değiştiğini söyleyebilirim.

Yıllar önce çekilmiş fotoğraflara baktığınızda, bugün aynı noktaya dalıp gördükleriniz arasında farklar olduğunu hissediyorsunuz. Müsilaj gibi olaylar da insan baskısının ve çevresel değişimlerin suyun altında ne kadar görünür hâle gelebildiğini gösterdi. Ekosistemin genel karakterinin yavaş yavaş değiştiğini görüyorsunuz.

Bütün bu değişime rağmen sualtına duyduğunuz merakın azalmadığını hissediyoruz. Bunca dalış ve binlerce kareden sonra sizi hâlâ suya girerken heyecanlandıran nedir?

Belki de asıl güzel olan, o fotoğrafı henüz çekmemiş olmak. Çünkü onu çektiğim gün hikâyenin tamamen biteceğini düşünmüyorum; muhtemelen yine başka bir fotoğrafın peşine düşeceğim. Denizle ilgili en güzel şeylerden biri de tam olarak bu. Ne kadar tanırsanız tanıyın, size hâlâ keşfedilecek bir şey olduğunu hatırlatıyor.

Sanırım suya her girişimde beni heyecanlandıran şey hâlâ aynı: Bir sonraki kareyi bilmiyor olmak. Sualtı merakımın ve sevgimin hiç azalmadığını, ilk günkü heyecanımı hâlâ koruduğumu samimiyetle söyleyebilirim. Yaşım ve sağlığım elverdiği müddetçe de bu heyecanın peşinden gitmek istiyorum.

O hâlde son olarak biraz da bundan sonrasına bakalım. Hâlâ “Bir gün mutlaka oraya gitmek, o suya girmek ve o fotoğrafı çekmek istiyorum” dediğiniz bir coğrafya ya da hikâye var mı?

Bazen en güçlü hikâye, en gösterişli yerde değil; kimsenin bakmayı düşünmediği bir yerde saklı oluyor. Sanırım beni bütün bu yıllardan sonra hâlâ suya sokan şey de bu. Dünyanın neresinde olursam olayım, suyun yüzeyinden aşağı baktığımda hâlâ bilinmeyen bir dünya görüyorum. O dünyanın içinde henüz çekilmemiş bir fotoğraf olduğuna inanıyorum. Belki de beni hâlâ yola çıkaran şey, o fotoğrafı bulma ihtimali.

Saygun Dura
Sualtında ışık, Dura için yalnızca renkleri geri getiren bir araç değil; fotoğrafçının bakışını görünür kılan anlatımın bir parçası.

KISACA SAYGUN DURA

1964 doğumlu Saygun Dura, profesyonel fotoğrafçılık kariyerine reklam dünyasında başladı. 1989-1996 yılları arasında fotoğrafçı ve fotoğraf direktörü olarak çalıştı; 1996’dan bu yana kendi atölyesinde tanıtım fotoğrafçılığı yapıyor. Aynı zamanda dalış eğitmeni olan Dura, stüdyo ve ışık konusundaki deneyimini yıllar içinde sualtı fotoğrafçılığına taşıdı.

2004-2014 yılları arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Doğuş Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde fotoğrafçılık dersleri verdi. Hasankeyf’i Bilir misin? projesinde çalıştı; Topkapı Sarayı’nın sarnıç, kuyu ve suyollarının belgelenmesinde sualtı fotoğraflarını çekti. Sualtına Işık Tutanlar sergisi ve kitabının küratörlüğünü üstlendi. İstanbul ve New York’ta kişisel sergiler açan Dura’nın eserleri özel koleksiyonlarda ve müzelerde yer alıyor.

📱 Dergimizi dijital olarak okumak isteyenler için farklı platformlarda da erişim mevcut.
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.