Büyük kıtlık

Büyük kıtlık

Nehrin kıyısında limana doğru yürürken önüme bir grup insan çıkıyor. Aslında insan demeye bin şahit ister. Sanki mezardan çıkıp gelmişler. Çökük avurtlar, boş bakışlar, çıplak ayaklar… Kürdana dönmüş bacakları kırıldı kırılacak. Zor yürüyorlar. Zayıflıklarını üzerlerindeki paçavralar bile örtemiyor.

En acınası olanı, son nefesini çoktan vermiş kokmasına gönlü razı olmamış. Arkalarında bir köpek; adeta kemik torbası. 1845-1852 yılları arasındaki patates vebasının İrlandalıları kırıp geçirdiğini biliyordum fakat etkisinin bu kadar çarpıcı olduğunu hayal edememiştim.
Dublin’in içinden akan Liffey Nehri’nin kıyısında gördüklerim karşısında dehşete kapılıyorum. Burası Kanada’daki dostlarımızın, komşularımızın köklerinin nereden geldiğini merak ettiğim ve neden, nasıl, hangi şartlarda göçtüklerine dair soruların cevaplarını bulmak için geldiğim İrlanda’nın başkenti. Gördüklerim adeta kâbus. Oysa birkaç dakika öncesine kadar bambaşka bir kentin sokaklarında dolaşıyordum. Kuzey Amerika merkezli dev teknoloji şirketlerinin dörtte üçünün Avrupa karargâhlarının, yazılım ve donanım üretim tesislerinin, veri saklama ve işleme merkezlerinin istihdam ve milli gelire katkısıyla parlayan İrlanda’nın başkentinin sokaklarında1… Publarda, kafelerde, sokaklarda karşılaştıklarımız, hayatın tadını çıkaran son derece sağlıklı insanlardı.
Limana yaklaştıkça kalabalık artıyor. Birer köşeye kıvrılmış, hatta belki de Yeni Dünya’dan önce öbür dünyaya göçmüş bedenler de… Polis limandaki yelkenli gemilerin borda iskelelerine hücum eden kalabalığı düzene sokmaya çalışıyor. Kimse sırtına inen sopaya aldırmıyor. Yaşadıklarından sonra yedikleri sopanın verdiği de acı mı?!.

LİMAN DOLUSU ZAVALLI

Kendimi, patates vebasının neden olduğu Büyük Kıtlık sırasında göçmenleri can kaybı olmadan Yeni Dünya’ya taşıyan tek gemi olduğu için İrlanda’nın gururu haline gelen Jeanie Johnston’ın önünde bulunca, amaçlarımdan birine ulaşıyorum. Çoktandır peşinde olduğum geminin ambarındaki yük boşaltılıyor. Lumbarağzındaki denizciye kaptanı görmek istediğimi söylüyorum. Meşgulmüş ama geminin öyküsünü öğrenmek istediğimden vazgeçmeye niyetim yok. Kanada’daki İrlanda kökenli dostlarımın tavsiyesiyle geldiğimi söyleyince ikna oluyor. Kılık kıyafetim ne de olsa limanı hıncahınç dolduran zavallılardan farklı. Lostromo olduğunu söyleyen denizcinin haber gönderdiği kaptanı beklerken meşhur ancak yorgun görünen barkoyu inceliyorum. Birazdan iki kişi yaklaşıyor. Zayıf, uzun boylu, sakallı, kruvaze ceketli olanı kendisini, “James Attridge,” diye tanıtıyor, “Kaptan.” Yanındaki de gemi doktoruymuş.
Kaptana, gemiyle ilgili araştırma yaparken Kanada’ya taşıdığı göçmenlerin kendisine ve doktora teşekkür ettikleri gazete ilanlarıyla karşılaştığımı söylüyorum. Benzerine rastlamadığımdan ilgimi çekmişti. Kaptan Liman Başkanlığı’na gitmesi gerektiğini fakat olabildiğince erken gelmeye çalışacağını söyleyerek beni tanıştırdığı gemi doktoru Richard Blennerhassett’e emanet ediyor. Henüz otuzlarını süren doktora, İrlanda tarihindeki en büyük acılardan birine yol açan patates vebasının etkisinin bu denli acı verici olduğunu gözlerimle görmesem hayal bile edemeyeceğimi söylüyorum. “Aslında bu acılardan ikincisidir,” diyor. “İlki İngiltere’nin ülkemizi işgalidir2”.

PATATES HER ŞEY

“1840’ların başında Avrupa’daki en yüksek nüfus artışına sahip ülkemizde yaklaşık 8,5 milyon insan yaşıyordu. Adanın neredeyse tamamında yetiştirilen patates sayesinde ölüm oranı düşüktü. Vaktiyle sadece kış sebzesi olarak üretilen patatesin 1700’lerin ortalarından itibaren ülke koşullarına uyum sağlaması onu yıl boyu üretilebilir hale getirmişti. 1810’dan itibaren düşük kaliteli toprakta dahi yetişen verimi yüksek türlerin geliştirilmesiyle yaklaşık üç milyon yoksul son derece verimli bir gıdaya kavuşmuştu. İşin güzeli, çocukluğumda insanlar kadar hayvanları da besliyordu. Patates aynı zamanda kaçak üretilen poitín denen geleneksel içkinin hammaddesidir. Mesleğim nedeniyle biliyorum; içerdiği yüksek C vitamini nedeniyle bu sebze iskorbüt tehlikesini de azaltır. Ürünün toprak çukurlarda dokuz ay kadar saklanabilmesi önemli bir avantajdır. Bir diğer iyi yanı kolay hazırlanmasıdır. Tahıllar gibi öğütülmesi, baharatlarla tatlandırılması gerekmez. Sadece haşlanıp tuzlanması yeterlidir.
Patatesin veriminin artmasıyla 1840’larda bazı bölgelerde vaktiyle önem verilen yulaf dahil başka ürün ekilmez oldu. Tek ürüne bu denli yüksek bağımlılığın felakete yol açacağı o yıllarda İrlanda’da kimsenin aklına gelmiyordu.”

MANTAR BELASI

Hazır bilgili birini bulmuşken, genç adama felakete neden olan patates vebasının nereden kaynaklandığını, nasıl yayıldığını soruyorum. “Halk veba adını takmış ama nedeni bir tür mantar3,” diyor. “Namussuzla mücadele etmek zor. Kendini iyi gizliyor, gözle görünür hale geldiğindeyse iş işten geçiyor, önlenemiyor, başa çıkılamıyor.
Mantar Avrupa’da ilk kez 1845’in Haziran’ında Belçika’da görüldü. Genetik, iklimsel, mevsimsel faktörlerin rastlantısal olarak bir araya gelmesiyle hızla Flanders’e, Kuzey Fransa’ya ve Hollanda’ya yayıldı. Hastalığın Avrupa’ya nasıl geldiği konusunda rivayet muhtelif. Bazıları o yıl ABD’den gelen yolcuların yiyecek olarak getirdiği patateslerden yayıldığını söylüyor. Bazıları da Kuzey Amerika’dan ithal edilen tohumlarla okyanusu aştığını iddia ediyor. Nasıl gelirse gelsin, kaynağı hastalığın ilk görüldüğü yer olan Birleşik Devletler. Önceleri musibetin İrlanda’ya ulaşması beklenmiyordu. Fakat sonbaharda tarlalarımızda kendini gösterdi. İlk başta pek ciddiye alınmadı. Çünkü nasıl olsa patates boldu. Kimse o yıl mantarın tam da sevdiği gibi, havanın nemli geçmesini dikkate almadı.
Ekim’den itibaren etekler tutuştu. Çünkü hastalık yağmurla, rüzgârla hızla yayılıyordu. Hastalığın belirtisi, yaprakların kenarlarında oluşan ve genişleyip rengi koyulaşan açık yeşil lekelerdi. Lekeler genellikle siyaha bir koku yayılıyordu. Bitmek bilmeyen yağmur mantarın yayılmasına yardımcı oluyor, toprak altındaki yumruların hastalanmasına yol açıyordu. Patatesler topraktan yeni çıkarıldıklarında genellikle normal görünüyordu ancak birkaç gün içinde hızla çürüyor, yenilmesi mümkün olmayan siyah bir lapaya dönüşüyordu. Renginden dolayı da halk veba adını taktı4.

LONDRA’NIN POLİTİKASI

Hastalığın etkilediği Avrupa’daki ülkeler vakit geçirmeden başta patates olmak üzere gıda ihracatını yasaklayarak ithalattaki vergileri kaldırdı. Pazarını rakiplere açmaktan çekinen ve ithalatı desteklemeye karşı olan Londra ise İrlanda limanlarının tahıl ithalatına açılması yönündeki başvurumuzu reddetti. Ayrıca izlediği serbest ekonomi politikası gereğince sağlıklı patatesin ihracatına geçici olarak yasak getirilmesi talebini de geri çevirdi.
Londra’nın İrlanda’yı rahatlatacak tedbirleri almakta isteksiz davranması bağımsızlık isteyenlerin elini güçlendirmekten başka işe yaramadı. Ayrıca gümrük vergilerinin düşürülmesi talebini göz ardı ettiği gibi her tür gösteriyi de yasakladı.
Tüm belirtiler kötüydü. Kimileri tarafından kültürümüzde önemli yeri olan leprikon denen cüce cinler gibi doğaüstü varlıklarla ilişkilendirilen, kimileri tarafından alın yazısı olarak kabul edilen hastalık 1845’in sonlarında İrlanda ekonomisini yere serdi. Patatesin fiyatı iki katına çıktı. Kaybı telafi etmek için farklı ürün ekme fırsatı da kaçmıştı.”

KİTLESEL ÖLÜMLER

“İrlanda’daki durumun ciddiyetini ancak ertesi yıl anlayan Londra’daki (Robert) Peel Hükümeti mısır ithalatını yasaklayan yasayı yürürlükten kaldırarak iki parti mısır ithal etti. Ayrıca İngiltere’den yulaf ezmesi sevk etti. Ne yapılırsa yapılsın arz sınırlı, ihtiyaç yüksek olduğundan gelen gıdalar çöle düşen damlalar gibi buharlaştı.
Kitlesel ölümleri azaltmak amacıyla fiyatları düşürmeye çalışan Peel Hükümeti Haziran 1846’da seçimi kaybedince yerine gelen (John) Russell Hükümeti fiyat artışları konusunda duyarsız kaldı. Oysa kıtlığın ikinci yılında hastalık daha da şiddetlenmiş, etki alanı genişlemişti. Serbest piyasa ekonomisine tapan yeni hükümet, yoksullara devlet depolarından ucuz mısır satışını durdurdu. İthalattaki vergilendirme de devam etti. Can derdine düşen köylü tohumluk patatesin çoğunu yiyince ekim de yapılamadı. O yıl yoksulluk ve kötü beslenmeye bağlı olarak ortaya çıkan tifüs, dizanteri, verem, grip, çiçek, kızıl, iskorbüt gibi hastalıkların yayılmasıyla kitlesel ölümler başladı. İşin en kötüsü, Londra’dakiler kıtlığın felaket boyutuna gelmesinde sorumlulukları olduğunu düşünmüyorlardı.
Kışla birlikte ölümler arttı. Ortalık açlıktan bilinçsiz halde yarı çıplak dolaşan insanlarla doldu. Gözden kaçan bir parça ekin bulmaya çalışan kadınlar ve çocuklar karga sürüleri gibi tarlalara üşüştü. İnsanlar o kadar zayıftı ki mümkün olsa tıp öğrencileri anatomi dersini kadavralara dönüşen insanlar üzerinde yapabilirlerdi. Çaresiz anne babalar çocuklarını henüz iyi durumdaki ailelerin yanına vermeye çalışıyor, yiyecek alabilmek uğruna ellerinde, avuçlarında ne varsa satıyorlardı. Önce mobilyalar, perdeler; sonra evin kendisi. Balıkçılar ağlarını, kayıklarını elden çıkarıyorlardı. Tabii hepsi yok pahasına, hiç eksik olmayan fırsatçılara…”

DİRENİŞ

“Peki, ada halkı ne tepki gösterdi?” diye soruyorum.
“İrlanda kıtlıktan kırılırken İngilizler arasında hırsız, ahlaksız, sarhoş ve dinsiz oldukları için İrlandalıların Tanrı tarafından cezalandırıldıklarını düşünen bağnazlar vardı. İrlanda ve diğer sömürgeleri olmasa doğal kaynaklar açısından toprakları fakir olan İngilizler George Orwell’in dediği gibi ringa ve patates yemeye mahkûm olacaklarının farkında değildi. Öfkeli kalabalıkların meydanlara inmesi gecikmedi. Vergi tahsildarları ve toprak sahipleri öfkeden paylarına düşeni ilk alanlar oldu. Dayak, suikast… Güvenlik güçleri toplananlara ateş açtı. Direniş yıl boyu adanın çeşitli yerlerinde sürdü. Yaralananlar, hatta ölenler oldu.
1847’ye gelindiğinde gıda fiyatları kıtlık, yoksulluk dinlemiyordu. Felaketin yoksul kırsal üzerindeki etkisi daha da yıkıcıydı. Halkın can derdine düşmesiyle adli vakalar arttı. Adım başı hırsızlık, cinayet, tecavüz, darp, kaçakçılık… İnsanların bu yola sürüklenmesinin diğer nedeni de hapse düştüklerinde veya Avustralya gibi uzak İngiliz sömürgelerine sürüldüklerinde kötü bile olsa yiyeceğe kavuşmalarıydı.
Son çare olarak intiharı seçenler hızla çoğaldı. Yoksulların Doktoru olarak tanınan babam kendini helak ediyordu, lâkin hangi birine yetişsin. Hastası olmayan, ölü çıkmayan ev yoktu. Leş ve fare yemeye bile hazırdı insanlar. Yeter ki boğazlarından bir lokma geçsin. Düşkünlerin yerleştirildiği evler pislik ve kokudan girilmez haldeydi. Ölümler o kadar artmıştı ki ölüleri gömecek adam bile bulunamıyordu. Hayattayken süründükleri yetmezmiş gibi cenazeleri günlerce oldukları yerde kalıyordu.
Daha da beteri, istihdam ve gelir kapısı olan kamu hizmetleri de durmuştu. Kıyıdakiler nispeten şanslıydı. Eğer salgınlardan paçayı kurtarabilirlerse balık, yosun, denizkuşu, midye yiyerek hayata tutunmaya çalışıyorlardı.”

TABUT GEMİLER

Doktor Blennerhassett ile koyu sohbete dalınca Kaptan Attridge’in döndüğünü duymamışız. Kaptan gelir de söz denize, gemiye gelmez mi? Benim de zaten merak ettiğim onlar. Sözü ona bırakıyoruz.
“İnsanlar ne yapıp edip felaketten kaçmanın yollarını arıyordu. İç ve dış göç başladı. Parası olmayanlar kıtlığın daha az hissedildiği Cork ve Belfast’a gitmeye çalıştı. İngiltere ve İskoçya’ya göç edenler de az değildi. Parası olanlarsa yaklaşık üç pounda Kuzey Amerika’ya gitmek için Atlantik’i aşmanın tehlikelerini göze almak zorundaydı. Ama öyle bildiğiniz yolcu gemileriyle değil, insanların sıkış tepiş doldurulduğu gemilerle…
İngiltere’nin sömürgeleri Kanada’dan kereste, Karayipler’den şeker ve rom taşıyan gemiler yüklerini boşaltıp geri dönerken ambarlarında balast olarak aldıkları kum ve taş yerine göçmenleri taşımaya başladılar. Yasa uyarınca gemilerin her beş tonluk taşıma kapasitesi için üç yolcu almalarına izin vardı. Ancak donatanlar verdikleri ilanlarda gemi tonajlarını yüksek göstererek bu engeli aşıyor, talebin neredeyse sınırsız olması yüzünden hemen hepsi kapasitelerinin üzerinde yolcu alıyordu. Yaklaşık altı hafta boyunca sağlıksız koşullarda yapılan yolculuklar çok sayıda ölüme yol açınca bu gemilere tabut gemiler adı takıldı. Örneğin, Quebec’e gitmekte olan bir gemideki yolcuların yüzde 25’inin hayatını kaybettiği söyleniyordu. Kötü koşullara rağmen denize düşen insanların hiçbir şey bulamadıklarında sarıldıkları yılanlardan bile tehlikeli tabut gemiler dolup taşıyordu.
O gemilerde çalışan arkadaşlarımdan yolculuk sırasında en büyük sorunun beslenme ve temizlik olduğunu duydum. Günde sadece üç litre su istihkakı olan insanlar kir içindeymiş. Öyle ya, o kadarcık suyu içsinler mi yoksa yıkansınlar mı? Yolculara günde sadece yarım kilo yiyecek verildiğinden, ki bu yiyecek çoğu zaman hayvanlara verilen yala benzer yulaf lapasıymış, yolda daha da zayıflıyorlarmış. Bu şartlarda hastalanmaları kaçınılmaz tabii. İçlerinde ishale, koleraya, tifüse, sıtmaya yenik düşenler mi ararsınız yoksa delirip suya atlayanlar mı? 1847’de tifüs ve dizanteri nedeniyle yolda veya Kuzey Amerika’ya ulaştıktan sonra ölen yolcu sayısının yaklaşık 50.000 olduğunu söylüyorlar. 1848’den itibaren kontrollerin artmasıyla ölüm oranları azaldı ama ölen öldüğüyle kaldı.
Daha çok kazanmak için donatanlar kaptanları uygun havayı beklemeden Atlantik’e açılmaya zorladıklarından gemi kazaları da yaygınlaştı. Fırtınalar ve buzdağları aman vermiyordu.”

GÜZEL BARKO

Kaptana Jeanie Johnston’ın da göçmen taşımasına rağmen hiç kayıp vermemesinin nedenini sorunca doktorla bakışıyorlar. İkisinin de dudaklarında hafif bir tebessüm beliriyor. “İsterseniz geminin öyküsünü baştan anlatayım,” diyor. Canıma minnet.
“Jeanie Johnston, vaktiyle Kanada’ya göçen İskoç asıllı John Munn tarafından Quebec’teki tersanesinde inşa edilmiş. Geminin ilk kaptanlığını yapan arkadaşım Matthew Armstrong söylemişti: 1847’de suya indirilen dört gemiden en küçük olanıymış. Gemi piyasası kötü olsa da işini döndürebilmek için John Munn gemileri satmak zorundaymış. Bunun için en uygun yer Liverpool’muş. Yine arkadaşımın aktardığına göre Jeanie Johnston’ı yolcu ederken Mr. Munn’ın suratı asıkmış. İçinde bu güzel barkonun da tabut gemilerden biri olacağına dair korku varmış.
Jeanie Johnston Quebec’e gelenlerin karantinaya alındığı Grosse Adası’na ulaştığında, Kaptan Armstrong yolcularını boşaltmayı bekleyen tam 84 tabut gemi saymış. Aralarından geçmek bile zor olmuş. Gemi o kadar iyi inşa edilmiş ve sefere hazırlanmış ki Atlantik’i ortalama 6 knot hızla aşarken hiç sorun çıkmamış. Liverpool’a ulaştıklarında arkadaşım karşılaştığı manzara karşısında şaşkına dönmüş. Limanda yiyecek bulma ümidiyle İngiltere’ye gelen yaklaşık 35.000 perişan İrlandalı varmış.”
Kaptan Attridge bunları anlatırken çalıştığı gemi aynı tarihlerde Liverpool’a uğrayan Herman Melville’in bir kitabında okuduğum gözlemi kulaklarımda çınlıyor:
‘Dünyanın herhangi bir yerinde buradakine benzer bir sefaletin bulunabileceğine inanmak güçtü. Yaşlı kadınlar, daha doğrusu açlıktan yavaş yavaş kuruyan mumyalar; iyileşmesi güç hastalıklara yakalandıkları için çoktan hastaneye yatmış olması gereken genç kızlar; gözlerinden korku, dudaklarından yalancıktan ağlamaya benzer mızıldanmalar dökülen güçlü erkekler; gözleri çukura kaçmış zayıf genç erkekler; güneşin altında kendilerinden daha cılız bebeklerini kucaklarında taşıyan anneler…’
Sürecek…

DİPNOTLAR

1. Kuzey Amerika’daki 20 büyük teknoloji şirketinin 15’inin Avrupa merkezleri, gelişmiş altyapısı ve sağlanan kurumsal vergi avantajları nedeniyle İrlanda’dadır.
2. İngiltere’nin İrlanda’yı işgali ve sömürgeleştirme girişimleri 12. yüzyılda başlar, 16. yüzyıl ile 17. yüzyıl başında hızlanır, Britanya Krallığı ile İrlanda Krallığı’nı tek çatı altında birleştiren 1800’deki Birlik Yasası ile sonuçlanır. Bu yasayla İrlanda Parlamentosu feshedilir.
3. Pyhtophthora infestans.
4. Kurbanlarının vücudunda oluşturduğu koyu lekeler ve yaralar nedeniyle vebaya Orta Çağ’dan itibaren halk arasında Kara Ölüm denmiştir.

📱 Dergimizi dijital olarak okumak isteyenler için farklı platformlarda da erişim mevcut.
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.