Panama’da üç hafta yalnız kalan Sal, dönüşte kopmuş halatlar, kırılmış parçalar ve beklenmedik bir dümen problemiyle karşılıyor ekibini. Tekne karaya alındığında ise asıl sürpriz ortaya çıkıyor: İstanbul’dan Pasifik’e kadar yamuk bir palayla gelmişler…
VISTA MAR MARİNA
19 HAZİRAN
Düğün gibi muhteşem bir sebeple gittiğimiz Türkiye’de, aklımız Panama’da bıraktığımız Sal’da olduğu için bir miktar endişeli olsak da şahane bir üç hafta geçiriyoruz. Sencer uzaktan bağlanıp rutin olarak teknedeki şarj durumuna bakıyor, kamerayla çevreyi inceliyor. Benimse evrenim tümüyle değişmiş durumda: Kumaşlar, papyonlar, pantolon boyları ve takılar arasında mest olmuş haldeyim.
Fakat ikinci hafta Panama Vista Mar Marina pontonundaki yan komşumuz Sencer’e mesaj bırakıyor: “Burası kötü, teknen çok sallanıyor, ben halatları biraz değiştirdim, şu anda durum bu” minvalinde bir haber. Hayda ki ne hayda… Dönmeden önce bir hafta boyunca teknedeydik, taş gibi duruyordu, hatta gelgitlerde neredeyse tabana oturuyorduk, yine de sapasağlam bırakmıştık. İçimizi kocaman bir kurt kemirmeye başlıyor.
Panama’da o hafta yağmur, rüzgâr ve soluganlar Pasifik Okyanusu’nun büyüklüğünün hakkını verecek şekilde esiyor, üflüyor ve çarpıyor. Biz uzaktayız, yapabilecek pek de bir şey yok. Gelmeden önce tanıştığımız pontondaki kişilerle iletişime geçmeye çalışıyoruz ama heyhat… İskelemizdeki tekne burası çok sallanıyor diyerek karşı pontona geçmiş. Sancağımızdaki hâlâ yerinde ama her gün bir halatımızın koptuğunu yazıyor. Sencer’in içi paramparça…
Bir hafta sonra ortalık sakinliyor, ama bizim içimizdeki kurt da semirmiş durumda. Sencer “ben döneyim artık sen sonra gelirsin” diyor. Böylece planlanmış programların bittiği günün hemen ertesine biletini alıyor ve doğrudan uçakla Panama City’e yollanıyor. Türkiye’ye dönerken tekneyi Panama’da bırakmanın da böyle bir artısı var: Ulaşım kolay.
Bundan sonra bir süre telefonla görüşeceğiz, zira benim biraz daha İstanbul’da kalmam gerek. Zaten çok özlemişim, pek de şikayetçi değilim. Ama Sencer’in gittiğinde gördüğü manzarayı benimle paylaştığı ilk telefon görüşmemiz moralimi biraz bozuyor.
Sal’ı, sancakta baş, orta ve kıç koçboynuzlarının her birinden ikişer halatla bağlamış bırakmıştık. Artık kopmuş halatlar yanlardan sarkıyor, çevredekilerin taktıkları yeni halatlarsa karmakarışık bir düğüm halinde ortalığı çaparize ediyormuş. Zarar görmesinler diye zor bela ittire kaktıra taktığımız hortumlar kaymış gitmiş, halatlar başka başka yerlerden kopmuş. Sağ olsunlar; o sırada teknenin üzerine çıkan diğer kaptanlar ortamda bulduklarıyla orayı buraya, burayı oraya bağlamışlar ama karman çorman bir görüntü var.
Değil halatların üzerine konan hortumlar, kopmaması için özellikle konumlandırdığımız esneticiler bile parçalanmış, ortasından yarılmış. Sancak kıçtaki kurtağzı da kırılmış, kesinlikle değişmesi gerekiyormuş. Telefonda ağzım bir karış açık kalıveriyorum, aklım almıyor böyle bir gücü.
İyi haber de var ama… Teknenin içine damla su girmemiş. Nem alıcılar pek güzel çalışmış yani hepsi dolmuş. Hani biraz daha beklesek o nem alıcılar da yetmeyecekmiş. Havadaki nem o kadar yüksek ki, bir de üzerine yağmurdan gelenler eklense içeriyi yeşillenmiş bulabilirmişiz açıkçası. Ben de asıl bu olasılıktan endişeliydim. Panama Kanalı geçişinde direğin dibinden şapır şupur su girince Sencer ilgilenmişti ve bir daha içeri hiç su girmemişti. Yine de biz yokken “olmayan nelerin olabildiğini” bildiğim için kuşkum büyüktü.
Tek avuntum olan teknenin içinin kuru kalması gerçeğiyle telefonu kapatıyoruz. “Hadi bakalım, hallederiz bir şekilde” dedikten sonra Türkiye’deki ben uykuya geçiyorum ama Sencer yaşamaya devam ediyor ve bir yandan bana yazıyor. Sabah uyandığımda görüyorum ki dümende büyük bir sorun var. Biz bıraktığımızda hiç sallanmayan dümen mili sallanmaya başlamış. İşin kötü yanı ana kamarada korkunç sesler duyuluyormuş.
TEKNENİN CANI ACIYINCA
İnsanın bir nesneyle duygusal bağ kurmasını hiç yaşadınız mı bilmiyorum. Misal bazı arkadaşlarım arabalarına öyle bağlanırlar, ona öyle kişilik katarlar ki isim koyarlar, süslerler, tertemiz, pırıl pırıl tutarlar, konuşurlar. Bir yerini çarpsalar kendi canları acır. Sal da bizim için biraz öyle. Ona bir şey olduğunda bizim de içimiz yanıyor. Evet vücudumuzda dümen milimiz yok ama öyle kötü bir ses olduğunda biz de ta omuriliğimizde hissediyoruz işte. Biraz saflık, biraz duygusallık artık nasıl adlandırırsanız…
Haliyle Sencer’in morali çok bozuk. Teknenin mutlaka karaya çıkması gerekiyor. Aslında Pasifik geçişi öncesi planımızda karaya almak vardı ama yağışlı sezon sonrasında diye düşünüyorduk. Şu anda karaya almak maddi manevi doğru zaman değilmiş gibi görünüyor ama yapacak bir şey de yok. “Zaman doğru mudur, değil midir” değerlendirmesine de gerek yok! “Her şerde bir hayır vardır” diyerek ilerlemeye çalışıyoruz ama itiraf etmek gerekirse moralimizi zorla yükseltiyoruz. Hepi topu üç hafta yalnız bıraktık, bu kadar diyet ödemek fazla geliyor.
Birbirimizi bu düşünce girdabından hızla çıkartıyor ve bundan sonra yapılması gerekenlere odaklanıyoruz. Ne kadar ideal bir cümle oldu, değil mi? Keşke böyle olabilse…
Bize, teknede yaşarken sıkça şu soru gelir: “Devamlı yan yanasınız. Şişmiyor musunuz? Birbirinizden kaçacağınız yer de yok!” Tam net bir cevabımız olmadığı için de genelde bir şeyler geveliyoruz ama açıkçası teknedeyken birbirimize ağır geldiğimiz bir zaman olmuyor. Sürtüşmeler tabii ki oluyor, ama alev almadan çözülüyor, çünkü bir şekilde konuşabiliyoruz.
Ama arada kilometreler ve sekiz saatlik bir fark olunca iş değişiyor. Ben İstanbul’daki sorunların içinde tek kelimeyle boğuluyorum. Sencer de Panama’dakilerde… Birbirimize çok yardım edebildiğimiz de söylenemez. O benim takıldıklarımı sorun saymıyor, ben onunkileri. Karşılıklı çekişip duruyoruz.
Özetle herkesin sandığı gibi yan yanayken değil, birbirimizden uzaktayken birbirimizin ümüğüne yapışacak duruma geliyoruz ve herkes kendi çevresindeki sorunlara odaklanıyor.

Böylece Sencer tekneyi karaya almayı organize etmeye başlıyor fakat anca bir hafta sonraya gün alabiliyor. Zira vinç her gün dolu. Anlaşıldığı kadarıyla burada neredeyse günde sadece tek bir tekne karaya çıkabiliyor. Türkiye’de de sezon başlangıçlarında vinci boş bulmak kolay değildir ama bunun nedeni talep fazlalığıdır, yoksa işlem kısa sürer. Fenerbahçe’de neredeyse yarım saatte bir tekne çıkarılıp, kalasların üzerinde tamir/bakım için hazırlanırken burada tek bir teknenin denizden çıkıp karadaki yerine park etmesi neredeyse beş-altı saat sürüyor.
Tabii doğal engeller de söz konusu. Panama’da gelgit nedeniyle karaya alma işlemi her gün sadece belirli saat aralıklarında yapılabiliyor. Gel ve git arasında yaklaşık altı metre fark olunca bir noktadan sonra yelkenliler karaya çıkma rampasına yaklaşamıyorlar bile.
Biz ise bu sürece çok yabancıyız. Türkiye’de ve gördüğümüz tüm Avrupa ülkelerinde tekneler bir havuza girer. Dikdörtgenler prizmasının sadece kenarlarından oluşan, dört köşesinde kocaman tekerlekleri olan bir vinç bu havuzun üzerinde ilerler. Teknenin her tarafını saran kementler/kemerler aşağı, suya indirilir. Teknenin altından geçtikten sonra sıkıca bağlanan tekne yavaş yavaş yukarı kaldırılır. Kucakta taşınır gibi yumuşacık kara parkına götürülür. Önce altı basınçlı suyla yıkanır, teknenin altı yapışan canlılardan temizlenir ve karadayken duracağı yere taşınır. Altına tüm kalaslar konduktan sonra vincin kementleri gevşetilir. Vinç yanlardan tereyağından kıl çeker gibi çıkar gider bir sonraki işine…

PANAMA USULÜ KARAYA ÇIKIŞ
Panama’da ise tümüyle başka bir hikaye var. Öyle kocaman vinçler yok. “Ahtapot” denilen ama bence daha çok ıstakoza benzeyen devasa römorkörlerle alıyorlar tekneleri. Süreç boyunca da onlarca kişi çalışıyor.
Tekne önce rampaya yaklaşıyor. Orada hazır bekleyen görevliler güverteye atlayıp tekneyi tonozlara bağlıyor ve sabitliyorlar. Sonra bu römorkörü uzaktan kumandayla “bip bip” sesleri ile suya sokuyorlar. Uzaktan kumanda dediğim de boyuna asılan küçük boyutta bir omuz çantası kadar bir şey.
Suyun altına giren römorkörü dalgıçlar doğru yere getirtip suyun içinde takozlarla sıkıştırıyorlar. Tekne, anca bundan sonra altındaki kocaman römorkörle tırıs tırıs karaya çıkıyor. Ortada “tekneye tekerlek bağlıyorlar” gibi bir durum var yani. Römorkör amfibik, tekneyi de amfibik yapıyor!
Sonra süper yavaş bir şekilde, teknelerin yan yana, dip dibe durdukları kara parkına (bazen milimle sıyırarak) taşıyorlar. Sonraki işlemler ise bildik sıralama.
Bu işi yapanlara da saygı duymamak elde değil. Dışarıdan pek iptidai bir yöntem gibi görünen bu işlemi gerçekleştirenler, özellikle sürecin başındaki Victor, kendinden çok emin. Hem süreci yönetiyor hem de teknesi taşınan kişiler Avrupalı ise onları sakinleştirmekle uğraşıyor. Bu arada Victor dışında kimse İngilizce bilmiyor.
Tam bu noktada paylaşmasam olmaz: bizim Panama Kanalı geçişimiz sırasında beraber ilerlediğimiz yan teknedeki Hollandalı misafirlerin üç sene önce bu marinada başlarına büyük bir olay gelmiş. Geçiş sırasında bizim planlarımızı duyunca ahlar, vahlar arasında anlattılar. Bu arkadaşların teknesi karaya çıkmış çıkmasına ama denize inerken römorkörün bir şekilde dengesi bozulmuş ve üzerindeki tekneyle birlikte yan yatmışlar. Bize anlatan tekne sahipleri de o sırada teknenin üstündeymiş. Hem tekne büyük zarar görmüş hem de kendileri hastanelik olmuşlar.
Biz bu bilgiyi Victor’la paylaşmıyoruz tabii. Zaten Victor kendinden çok emin olarak Sal’ın 46 feet olmasından ötürü küçük römorkörle çekilebileceğini söylüyor, Sencer ise şüpheli; çünkü bu marinadaki iki römorkörden küçük olanı Sencer’in gözüne gerçekten küçük geliyor ve bunu birkaç defa dile getiriyor. Ama Victor bu işi defalarca yaptıklarını sayısız kez söyleyince boynu kıldan ince beklemeye geçiyor.
Bu arada bir hafta önce Kekova teknesi Betül ve Sezgin, Panama Kanalı’nı geçmiş durumdalar. Kosta Rika’ya çıkma planları var, bizim de yaptığımız gibi Panama City önünde demirdeler ve yavaş yavaş yukarı çıkmayı hedefliyorlar. Sencer’le konuşurken onun bir hafta boyunca tek başına Sal’da bekleyeceğini öğrenip kendisini davet ediyorlar. “Bir haftada çevredeki adalarda dura geze yavaş yavaş yukarı çıkarız” diyorlar.
Dünya turu yapan Türk teknelerini çeşitli mecralardan takip edenler bilir: Kekova teknesi bir çeşit Hızır’dır. Daha önce de tam olmaları gereken yerde, ihtiyaç anında tam destek vererek büyük hayır duaları almışlardır. Bu sefer de farklı olmuyor aslında çünkü bu davet teknede dümenden gelen sesi dinleyerek tek başına bir hafta geçirecek Sencer’e ilaç gibi geliyor. O da müteşekkir bir şekilde davete icabet etmeye Panama City’ye yollanıyor.
Aynı anlarda ben İstanbul’da harala gürele içinde biraz da beklemediğim yerlerden goller yiyerek sanki hiç gitmemişim moduna giriyorum. Adeta geçen sene okyanusu ben değil de bir başkası geçmiş, başkasının anılarını bir yerde okumuşum da biraz zihnimde tortusu kalmış gibi.
Bir hafta göz açıp kapayana kadar geçiyor ve Kekova teknesiyle Sencer, Vista Mar Marina’ya geri dönüyorlar. Sencer Sal’a geçiyor ve ertesi gün gerçekleşecek olan karaya çıkış için tekneyi hazırlıyor.
Ertesi gün saat 10:00 gibi yani tam gel zamanında operasyon başlıyor. Betül ve Sezgin de Sal’dalar. Hep beraber tekneyi rampaya getiriyorlar sonrasını ekibe bırakıyorlar.
Bir süre bekledikten sonra Betül kameraman olarak karaya çıkıyor. Bir saat geçiyor. Üç saat geçiyor… Sular çekilmeye başlıyor. Ve Victor gelip diyor ki: “Bu küçük römorkörle olmayacak”. Sencer “ben demiştim” demiş midir, bilmiyorum. Sonuçta bir sonraki gün büyük olanla deneyecekler. Bizimkiler kös kös tekrar dönüp pontona yanaşıyorlar.
Ertesi gün akıncı birlik tekrar rampaya geliyor, ekip de hazır. Büyük römorkör suyun altına giriyor ve operasyon tekrar başlıyor. Ben de Türkiye’de haber bekliyorum. Bir saat sonra arıyorum “uğraşılıyor” deniyor, iki saat sonra durum hâlâ aynı. Bir süre daha geçtikten sonra Sencer’den müjdeli haber geliyor: Tekne römorkörün üzerinde.
Şimdi palanın hızlıca sökülmesi lazım çünkü kara parkına gidip yerine konduğunda palanın inebileceği kadar bir yükseklik kalmayacak. Ben artık İstanbul’da haber beklemekten şişmiş durumdayım, doğrudan direk üstü kameraya bağlanıp olan biteni oradan izlemeye başlıyorum.

ASIL SÜRPRİZ KARADA
Pek yavaş ilerleyen bu süreç iyice uykumu getirince ben yatıyorum. Ama tam yatmadan önce, iki teknenin arasından Sal’ı geçirmeye çalışma anlarını yukarıdan izlediğim için bu sahneler rüyama giriyor, o derece gerilmişim. Ama şükür ertesi sabah uyandığımda Sal karadaki yerine alınmış durumda. Ve fakat bu sefer de bir mesaj var ki içim buruluyor: “Teknenin palası indiğinde pala milinin biraz yamulmuş olduğu anlaşılmış.”
Palanın mili gövdeye girdiği yerde 83mm’lik içi dolu paslanmaz çelik ama dümen sistemine bağlandığı yerde 70mm’ye inceliyor. İşte tam da bu noktadan biraz eğilmiş görünüyor. Muhtemelen bu eğim nedeniyle çevresinde onu saran rulmanları (bearing) zorlamış. Ve hatta sonunda tekne burada yalnızken, yandan gelen soluganlar sırasında kırmış atmış. Biz bırakırken milim oynamayan dümen gerçekten 1-2 santim oynamaya başlamış; müdahale edilmese yandan dalga geldiğinde güverteye bağlanan bölüm de kırılabilirmiş.
Bu işi bilenler böyle bir yamulmanın sadece çılgın denizdeki dalgalarla açıklanamayacağını söylüyor. Sencer de bunun anca tornistanda giderken palayı bir yere takmamızla olabileceğini düşünüyor. Ama bizde böyle bir şey yaşanmadığı kesin. Dayanamıyor ve Sal’ın eski sahibini arıyor. Cengiz Bey öyle bir şey yaşandığını hayal meyal hatırlıyor. Pala biraz çizilmiş o zaman, karaya aldıklarında bakmışlar bir sıkıntı görünmüyor, boyayıp geçmişler.
Biz de alım öncesi yapılmış olan survey raporunda hiç konusu geçmediği ve onca süre Akdeniz’deyken bir sıkıntı yaşamadığımız için fark etmemişiz. Çıkışa hazırlanırken dümende bir sorun olmadığını düşünerek de palayı indirip bakmamışız.
Sözün özü biz İstanbul’dan Pasifik’e yamuk palayla gelmişiz! Tevekkeli okyanustayken dümenden ses geliyor diyorduk…
Bu durumda yapılması gereken en güvenli çözüm yeni bir pala almak gibi görünüyor. Yamuk olanın tamirinin de mümkün olduğu söyleniyor ama Panama’da bunun hiçbir garantisi yok ve eğer doğru şekilde yapılmaz ise milde yeni çatlaklar oluşma olasılığı da var. Ege’de dolaşıyor olsak belki tamir yöntemini seçebiliriz ama birkaç aya Pasifik’i geçmeyi planlarken bu riski almaya değmez. Çok daha pahalı olacak kesin ama yine “yapacak bir şey yok” diyerek dünyanın en iyi dümen palası ve dümen sistemleri üreticisi Danimarka kökenli Jefa firması ile yazışmaya başlıyoruz. Delphia markasına yapılan palalar da zamanında bu şirket tarafından üretilmiş.
Orijinal planımız; ben ve küçük kızımız İstanbul’dan gelince Kosta Rika’ya devam edip bu ıslak sezonu orada geçirmekti. Ancak bu durumda yağışlı dönemi Panama – Vista Mar’da geçireceğiz gibi görünüyor. Tekne de karada olunca Sencer bu sürede yaşamak için bir ev kiralamak amacıyla çevrede arayışa başlıyor. Marina ofisin önerdiği yerde karar kılıyoruz. Marinaya yarım saatlik yürüme mesafesindeki San Carlos köyünde dönemlik kiralanan beş evden biri. Biz İstanbul’dan geldiğimizde doğrudan o eve gideceğiz. Neye niyet neye kısmet!
Aslında bu iş iyi ki bu zamanda başımıza geldi. Bize kalsa problemi Pasifik’e çıkmadan bir ay önce tekneyi karaya aldığımızda fark edecektik ve yeni bir pala yaptırma fırsatımız olmayacaktı. Zira yüz küsur kiloluk bu alet bize özel yapılacağı ve Danimarka’dan Panama’ya gönderileceği için yetişmesi imkansız olacaktı. Ya da daha kötüsü Pasifik’e açılınca alt rulman kırılacaktı ve yolda dümensiz kalacaktık.
Özetle, içimizde bolca şükür var.
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.





