Türkiye’nin yat üretimindeki gücü tartışılmaz. Peki bu birikim, dünyada tanınan bir tasarım kimliğine dönüşebilir mi? Can Yalman, Tanju Kalaycıoğlu, RED Yacht Design’dan Fatih Sürekli ve BAZ Yacht Design’a; denizcilik mirasının çağdaş tasarıma yansımasını, üretim gücünün tasarım kimliğine dönüşmesini ve “Designed in Türkiye” hedefinin önündeki eşikleri sorduk..
Türkiye, son yıllarda büyük ölçekli yatlardan özel üretim projelere uzanan geniş bir alanda dünyanın önemli üretim merkezlerinden biri haline geldi. Teknik işçilik, mühendislik, malzeme uygulamaları ve farklı müşteri beklentilerine uyum sağlama konusunda oluşan birikim, artık uluslararası pazarda karşılık buluyor. Ancak üretim alanındaki bu görünürlüğün, Türkiye’ye özgü ve dünyada kolaylıkla tanınabilen bir tasarım kimliğine aynı ölçüde dönüştüğünü söylemek henüz kolay değil.
Bu dosyada görüşlerini paylaşan dört tasarımcının buluştuğu temel nokta da burada ortaya çıkıyor: Tasarım kimliği, yalnızca belirli gövde çizgilerinin, geleneksel motiflerin ya da tekrar edilen biçimlerin toplamı değil. Uzun yıllar boyunca üretilen tutarlı işlerden; tasarımcı, tersane ve kullanıcı arasındaki ilişkiden; coğrafyanın yaşam kültüründen ve üretim bilgisinden beslenen bir süreç.
Can Yalman, kimliğin masa başında ilan edilemeyeceğini, markalar ve ürün aileleri içinde zamanla katman katman oluştuğunu vurguluyor. Tanju Kalaycıoğlu, Türkiye’nin ahşap tekne geleneğiyle mavi yolculuk kültürünün çağdaş tasarıma aktarabileceği denizcilik ruhuna dikkat çekiyor. RED Yacht Design’dan Fatih Sürekli, Türk tasarımcıların üretim, mühendislik, maliyet ve kullanıcı beklentilerini aynı anda okuyabilmesini güçlü bir avantaj olarak değerlendiriyor. BAZ Yacht Design ise belirli bir ulusal stil tarif etmekten çok, farklı yaşam biçimlerine doğru çözümler üreten, güven veren ve uluslararası standartlarda çalışan bir tasarım yaklaşımını öne çıkarıyor.
Yaklaşımları farklılaşsa da dört söyleşide açık alan kullanımı, denizle yakın ilişki, misafir ağırlama kültürü, doğru oran, işlev, üretilebilirlik ve tasarımcıya duyulan güven tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Ortak soru ise aynı: Türkiye yalnızca iyi yatların üretildiği bir merkez olmanın ötesine geçerek, kendi tasarım düşüncesini de dünyaya ihraç edebilir mi?
CAN YALMAN
“Kimlik sonuçtur; başlangıç noktası değildir”

Can Yalman, tasarım kimliğini tek bir modelde ya da önceden belirlenmiş biçimsel kodlarda aramıyor. Numarine ile uzun yıllara yayılan çalışmasından hareketle markanın, ürünün, kullanıcının ve deneyimin birlikte şekillendiği; zaman içinde oluşan bütüncül bir tasarım kültürünü anlatıyor.
Numarine ile uzun yıllara yayılan tasarım ilişkiniz, Türkiye’de yerli üretici ve yerli tasarımcı işbirliğinin güçlü örneklerinden biri olarak görülebilir. Bu ilişkinin sürdürülebilir olmasını sağlayan temel unsur neydi?
Bunun temelinde güven ve ortak vizyon kadar, tasarıma bakış biçimi yatıyor. Ben tasarımı hiçbir zaman yalnızca bir ürünün görünüşünü şekillendiren bir disiplin olarak görmedim. Parsons School of Design’da aldığım eğitim sırasında fark ettiğim en önemli noktalardan biri, tasarımın bir bütün olduğuydu: Ürün, marka, kullanıcı ve deneyim birbirinden ayrı düşünülemez.
Bu nedenle müşterilerimle çalışırken ürünün özüne, markanın DNA’sına ve markanın içinde saklı olan fırsatlara inmeye çalışıyorum. Bazen bir markanın en değerli özellikleri kendi içinde gizlidir. Bunları ortaya çıkarmak için uzun süreli gözlem, sabır ve deneyim gerekir.
Numarine ile ilişkimiz de yıllar içinde böyle gelişti. Başlangıçta bir tasarım dili oluşturmakla başlayan süreç, zamanla markanın karakterini birlikte şekillendirdiğimiz daha derin bir ortaklığa dönüştü.
Denizle olan kişisel ilişkim de bunda önemli rol oynadı. Çocukluğumdan itibaren hayatımın büyük bir bölümü denizde geçti. Küçük sandal ve şişme botlardan tek kabinli teknelere, daha sonra büyük yatlara kadar farklı deniz araçlarını kullanma fırsatı buldum. Bu deneyimler bana tekneyi yalnızca bir ürün olarak değil, bir yaşam biçiminin parçası olarak görmeyi öğretti.
Numarine ile uzun yıllardır devam eden işbirliğinin temelinde de bu yaklaşım var. Tasarım kararlarını yalnızca estetik kaygılarla değil, denizde geçirilen gerçek zamanın, kullanıcı ihtiyaçlarının ve markanın özünün ışığında vermeye çalışıyoruz. Bu da karşılıklı güveni ve sürekliliği beraberinde getiriyor.
Numarine’in tasarım diline baktığınızda, bir Türk markasının global pazarda ayırt edilebilir bir karakter yaratması için hangi unsurlar öne çıkıyor?
Ayırt edilebilir bir karakter yaratmak tek bir tasarım unsuruyla mümkün olmuyor. Gövde çizgileri, oranlar, açık alanlar, yaşam senaryoları, iç mekânlar ve teknenin çevresiyle kurduğu ilişki bir bütün olarak ele alınmalı.
Benim tasarım anlayışımda tekne hiçbir zaman yalnızca bir obje olmadı. Bulunduğu koyla, denizle, kıyıyla, hatta sahibinin eviyle veya İstanbul Boğazı gibi özel bir bağlamla birlikte düşünülmesi gereken bir yaşam alanı oldu.
Bir teknenin denize yakışması gerektiğine inanıyorum. Bir koyda demirlediğinde, bir yalı önünde durduğunda veya Boğaz’dan geçerken çevresiyle doğal bir ilişki kurabilmeli. Tasarımın görevi yalnızca dikkat çekmek değil, ait olduğu ortamı zenginleştirmektir.
Tanınabilirlik ise zaman içinde oluşur. Bir sabah uyanıp bir tasarım dili yaratamazsınız. Elbette belirli bir vizyon ve karakter hedefiyle yola çıkarsınız; ancak gerçek tasarım dili yıllar içinde katman katman gelişir. Her yeni model bir öncekinden bir şey öğrenir, yeni bir unsur ekler ve markanın görsel hafızasını güçlendirir. Bir süre sonra insanlar logoyu görmeden de teknenin hangi markaya ait olduğunu anlayabilir. Gerçek marka kimliği o noktada oluşmaya başlar.
Numarine’de yıllar boyunca yapmaya çalıştığımız şey buydu. İlk modellerden itibaren cesur ve deneysel bir yaklaşım benimsedik. Explorer serisine geçtiğimizde ise fonksiyonun belirlediği güçlü oranlar, geniş yaşam alanları ve uzun menzil kullanım senaryoları bu kimliğin parçası haline geldi. Farklı boyutlarda ve farklı amaçlara hizmet eden modeller üretilse de bir Numarine’in uzaktan tanınabilmesi ve aynı yaşam felsefesini yansıtması hâlâ en önemli tasarım kriterlerinden biri.
Türkiye’nin üretim gücünün tasarım kimliğine dönüşmesi için neye ihtiyaç var? Bu kimlik kendiliğinden mi oluşur, yoksa bilinçli biçimde mi inşa edilmelidir?
Türkiye bugün yat üretiminde dünyanın en önemli merkezlerinden biri. Üretim kalitemiz, mühendislik kabiliyetimiz ve teslim edilen projelerin ölçeği uluslararası pazarda artık tartışılmıyor. Ancak tasarım kimliği, üretim kapasitesinden farklı bir konu.
Daha fazla tekne üretmek, daha büyük yatlar inşa etmek veya ihracatı artırmak mümkündür. Fakat kültürel bir tasarım kimliği oluşturmak çok daha uzun ve karmaşık bir süreçtir. Bu tür kimlikler ne tamamen kendiliğinden oluşur ne de masa başında icat edilebilir. Bir markanın, tasarımcının veya tersanenin tek başına yaratabileceği bir şey değildir. Tasarımcıların, üreticilerin, markaların ve kullanıcıların yıllar boyunca ortaya koyduğu tutarlı işlerin sonucunda oluşan kültürel bir birikimdir.
Bugün “Made in Italy” dediğimiz şey yalnızca iyi tasarımı değil, onlarca yılda oluşmuş bir estetik kültürü, yaşam biçimini ve üretim geleneğini temsil ediyor. Türkiye’nin de benzer bir potansiyeli var. Ancak yapılabilecek en büyük hata, Türk tasarım kimliğini yalnızca biçimsel bir konu olarak ele almak olur. Bir tekneye geleneksel motifler ekleyerek veya geçmişten belirli çizgileri tekrar ederek kimlik oluşturulamaz.
Gerçek tasarım kimliği yaşam kültüründen doğar. Akdeniz’in açık hava yaşamı, denizle kurulan güçlü ilişki, misafirperverlik ve insanların birlikte vakit geçirmeye verdiği önem bizim kültürümüzün parçaları. Bunların teknelerdeki yaşam senaryolarına, açık alan kullanımına, iç-dış mekân ilişkisine ve kullanıcı deneyimine yansıması daha değerli bir tasarım kimliği oluşturabilir.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan güçlü bir estetik mirasa da sahibiz. Ancak bu miras doğrudan biçimsel alıntılarla değil; oran, denge, sadelik, ışık kullanımı, malzeme kalitesi ve doğayla kurulan ilişki gibi temel değerler üzerinden yorumlanmalı.
Türk yat tasarımının geleceği geçmiş formları tekrar etmekte değil, bu coğrafyanın yaşam kültürünü çağdaş bir tasarım diline dönüştürmekte yatıyor. Kimlik sonuçtur; başlangıç noktası değildir. Önce özgün, tutarlı ve anlamlı işler üretirsiniz, kimlik zaman içinde onların üzerine inşa edilir.
“Türk teknesi” denildiğinde ayırt edilebilir bir karakterden söz etmek mümkün mü?
Bugün dünyada İtalyan veya İskandinav tasarımı gibi herkes tarafından tanımlanabilen yerleşik bir Türk tasarım dilinden söz etmek zor. Ancak “Türk teknesi” dediğimizde güçlü ve son derece zengin bir denizcilik kültüründen söz etmek mümkün.
Bu coğrafya yüzyıllardır denizle yaşayan bir kültür üretti. Piri Reis’ten başlayarak Akdeniz ve Ege’nin denizcilik birikimi; tirhandiller, guletler, çektirmeler, takalar, İzmir kayıkları, Boğaz sandalları, saltanat kayıkları, balıkçı tekneleri ve İstanbul vapurları gibi farklı tipolojiler ortaya çıkardı. Bunların her biri belirli bir yaşam biçiminin, iklimin ve coğrafyanın ürünüydü.
Bu teknelerde dikkat çeken özelliklerden biri olağanüstü oran duygusudur. Denizde her şey oran ve çizgidir. Teknenin su üzerindeki duruşu, baş ve kıç oranları, borda yüksekliği, güverte çizgisi veya ağırlık dağılımı yalnızca estetik kararlar değildir; performansın, denizcilik bilgisinin ve kullanım deneyiminin doğal sonucudur.
Boğaz sandalları ve saltanat kayıklarındaki zarafet yalnızca süslemeden değil, suyla kurdukları ilişkiden ve oranlarından doğar. Tirhandillerde ise sadelik ve işlevsel bir saflık vardır. Bugün hâlâ bu tekneleri güzel bulmamızın nedeni, modaya değil denizin kurallarına göre şekillenmiş olmalarıdır.
Gelecekte oluşacak Türk yat tasarımı da bu mirastan beslenmeli; ancak geçmiş formları kopyalamak yerine onların arkasındaki düşünceyi anlamalıdır. Türk kültüründe deniz sosyal hayatın bir parçasıdır. Bir araya gelmek, uzun sohbetler, açık havada yaşamak, kıyıyla ve doğayla ilişki içinde olmak önemlidir. Bu yaşam biçiminin çağdaş yat tasarımına yansıması, biçimsel referanslardan daha anlamlı olacaktır.
“Designed in Türkiye” ifadesinin bir değer ve güven algısı yaratması mümkün mü?
Kesinlikle mümkün. Hatta “Made in Türkiye” belirli ölçüde gerçekleşmiş durumda. Türkiye üretim kalitesi, mühendislik kabiliyeti ve proje yönetimi açısından uluslararası pazarda ciddi bir güven oluşturdu. Bir sonraki aşama, “Designed in Türkiye” kavramının benzer bir değer yaratması.
Bunun için öncelikle kendi tasarımcılarımıza daha fazla güvenmemiz gerekiyor. Türkiye’de uluslararası düzeyde iş üreten güçlü tasarımcılar ve stüdyolar var. Yetenek eksikliğimiz olduğunu düşünmüyorum.
Ancak tasarımcıya yalnızca proje vermek yeterli değil; ona fark yaratma özgürlüğü de tanımak gerekiyor. Sektör zaman zaman fazla temkinli davranabiliyor. Başarılı olmuş örnekleri tekrar etmek veya pazarda mevcut olanı üretmek daha güvenli görünüyor. Oysa gerçek tasarım değeri mevcut olanı kopyalamakta değil, yeni bir bakış açısı geliştirmekte ortaya çıkıyor.
Sorun tasarımcı eksikliği değil, özgün tasarım üretme cesareti ve buna yatırım yapma kararlılığıdır. Sürekli “Dünyada ne yapılıyor?” sorusunu sorarsak takip eden taraf oluruz. Biraz daha “Biz kimiz, bizim hikâyemiz nedir, deniz kültürümüz ve yaşam biçimimiz tasarıma nasıl yansıyabilir?” sorularını sormamız gerekiyor.
Üretim gücümüzü kanıtladık. Şimdi bunu özgün bir tasarım kültürüyle destekleme zamanı. “Made in Türkiye” ile “Designed in Türkiye” arasındaki fark tam olarak burada yatıyor.
TANJU KALAYCIOĞLU
“Türk teknesinin karakteri, üzerinde geçirilen zamanın kalitesinde saklı”

Tanju Kalaycıoğlu, tasarım kimliğinin köklerini yaşayan deniz kültüründe, ahşap tekne ustalığında ve mavi yolculuk hafızasında arıyor. Ona göre geçmişin biçimlerini tekrar etmek yerine, doğru oranları, denizcilik hissini ve insan ölçeğini çağdaş beklentilerle buluşturmak gerekiyor.
Türkiye’de tekne tasarımının ve tekne inşa kültürünün bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye kendine ait bir tasarım kimliği geliştirebildi mi?
Türkiye bugün dünyanın önemli yat üretim merkezlerinden biri haline geldi. Teknik işçilik, mühendislik kalitesi, ahşap ve kompozit uygulamaları ile büyük tonajlı süperyat üretiminde üst ligde yer alıyoruz. Ancak güçlü bir yat endüstrisine sahip olmakla güçlü bir tasarım kimliğine sahip olmak aynı şey değil.
İtalya denildiğinde zarafet, Hollanda denildiğinde mühendislik, İngiltere denildiğinde denizcilik geleneği, İskandinav ülkeleri denildiğinde fonksiyonel sadelik akla geliyor. Bunlar onlarca yılda oluşmuş tasarım kültürlerinin sonucu.
Türkiye ise son 40 yılda farklı bir yetkinlik geliştirdi. Dünyanın farklı bölgelerinden gelen tekne sahiplerinin yaşam alışkanlıklarını, kullanım beklentilerini ve tasarım tercihlerini anlayıp hayata geçirebilen çok yönlü bir üretim ve tasarım altyapısı oluşturdu.
Bugün bir Türk tersanesi, Akdeniz ruhunu taşıyan sıcak ve sosyal yaşam alanlarına sahip bir yat üretebilir; Kuzey Avrupa disiplinini yansıtan teknik odaklı bir keşif yatı tasarlayabilir; Amerikan pazarının geniş hacim ve konfor beklentilerine cevap veren bir motoryatı da başarıyla inşa edebilir. Bunu çoğu zaman yüksek kişiselleştirme esnekliğiyle gerçekleştirebilir.
Bu küçümsenmemesi gereken bir tasarım becerisidir. Çünkü tasarım yalnızca şekil vermek değil, kullanıcının kültürünü ve beklentilerini doğru okuyabilmektir.
Türk tasarım kimliğinin temeli Akdeniz yaşam kültürü, mavi yolculuk geleneği, denizle iç içe yaşama anlayışı ve misafirperverlik üzerine kurulabilir. Bunun yanında Türkiye’nin önemli bir gücü de yalnızca kendi kültürünü değil, dünyanın farklı denizcilik kültürlerini anlayıp yorumlayabilmesidir.
Henüz dünya çapında kabul görmüş bir Türk yat tasarım ekolünden söz etmek için erken. Ancak ilk işaretlerini görüyoruz. Artık yalnızca başkalarının çizdiği tekneleri inşa eden değil; kendi mühendisliğini, tasarım anlayışını ve denizcilik yorumunu ortaya koymaya başlayan bir ülkeyiz.
Bir tasarım ekolü benzer çizgilerin tekrar edilmesiyle değil, ortak bir düşünce biçiminin, denizcilik kültürünün ve estetik anlayışın yıllar içinde olgunlaşmasıyla oluşur. Türkiye bugün böyle bir sürecin başlangıcında.
Klasik tekne tasarımı, ahşap tekne geleneği, gulet kültürü ve mavi yolculuk hafızası çağdaş tasarıma ilham verebilir mi?
Kesinlikle verebilir. Türkiye’nin en büyük avantajlarından biri, hâlâ yaşayan bir deniz kültürüne sahip olmasıdır. Bodrum, Marmaris ve Bozburun’da gelişen gulet geleneği yalnızca bir tekne tipi değil, bir yaşam biçiminin ürünüdür.
Mavi yolculuk kültürü; denize yakın yaşamı, açık hava kullanımını, gölgeli alanları, denizle kesintisiz ilişkiyi ve insan ölçeğini öne çıkarır. Bu özellikler bugün dünyanın en büyük süperyatlarında bile aranan nitelikler haline geldi. Geleneksel guletlerin geniş kıç güverteleri, büyük yaşam alanları ve misafir odaklı düzenleri, günümüz süperyat konseptlerinin öncülerinden sayılabilir.
Türk tasarımının gücünü geçmişin formlarını birebir kopyalamakta değil, o kültürün ruhunu çağdaş teknolojiyle yeniden yorumlamakta görüyorum.
“Türk teknesi” denildiğinde ayırt edilebilir karakter en çok nerede ortaya çıkıyor?
Bu karakter en çok yaşam alanlarında ve teknenin sunduğu atmosferde ortaya çıkıyor. Bizim teknelerimizde güverte hayatı her zaman ön plandadır. Açık alanların büyüklüğü, gölge kullanımı, oturma düzenleri ve sosyal yaşamın organizasyonu buna göre şekillenir. Bu anlayış Akdeniz yaşam kültürünün denize yansımasıdır.
Gövde formlarında henüz evrensel olarak kabul edilmiş belirgin bir Türk çizgisinden söz etmek zor. Ancak yaşam deneyimi, misafir ağırlama kültürü ve denizle kurulan ilişki açısından belirgin bir karakter bulunuyor.
Türkiye’nin çoğu zaman yeterince fark edilmeyen başka bir avantajı da ahşap tekne inşa geleneğidir. Bodrum, Bozburun, Marmaris ve Karadeniz kıyılarında nesiller boyunca gelişen ahşap tekne ustalığı, yalnızca geçmişe ait romantik bir miras değildir. Türkiye hâlâ deneyimli ahşap tekne ustalarına, marangozlara ve geleneksel tekne yapım ekiplerine sahip.
Guletler, tirhandiller, aynakıçlar ve özel ahşap yatlarla oluşan bu bilgi birikimi, kompozit ve metal yat üretimine geçilmesine rağmen tamamen kaybolmadı. Dünyada yeniden yükselen el işçiliği, özel üretim, sürdürülebilir malzeme kullanımı ve kişiselleştirilmiş lüks anlayışı sayesinde bu beceriler yeniden değer kazanıyor.
Gelecekte modern ahşap yatlarda, hibrit yapılarda veya butik projelerde bu bilgi önemli bir avantaja dönüşebilir. Türk teknesinin karakteri yalnızca bugünün teknolojisinde değil, geçmişten gelen ustalık kültüründe de saklıdır. Türk teknesinin ruhu teknik verilerden çok, üzerinde geçirilen zamanın kalitesinde, kullanılan malzemenin sıcaklığında ve onu inşa eden insanların denizle kurduğu ilişkide hissedilir.
Performans, hacim, konfor ve estetik arasındaki dengede klasik oran ve denizcilik hissi nasıl korunabilir?
Bu, günümüz yat tasarımının en önemli sınavlarından biri. Tekneler büyüdükçe yaşam alanı ve hacim beklentileri yükseliyor; teknoloji sürekli yeni ekipmanlar ekliyor. Bunun sonucunda bazı tekneler bir deniz aracından çok yüzen bir yapıya yaklaşabiliyor.
Oysa gerçek denizcilik estetiği yalnızca hacimden değil, doğru oranlardan doğar. Başarılı klasik tekneleri güzel yapan şey yalnızca çizgileri değil, bütün parçaları arasındaki uyumdur. Borda yüksekliği, üst yapı oranları, güverte düzeni ve genel siluet dengeli bir bütün oluşturur.
Klasik ruhun korunması, geçmişi birebir kopyalamak anlamına gelmez. Tasarımın görevi geçmişin özünü korurken günümüz ihtiyaçlarına cevap verebilmektir. Daha fazla iç hacim, daha geniş yaşam alanları, daha büyük kabinler ve yüksek konfor beklentileri kaçınılmaz. Ancak temel oranlar ve siluet korunarak, genişliklerde ve hacim kullanımında yapılacak dikkatli iyileştirmelerle bu beklentilerin önemli bir bölümü karşılanabilir.
İyi bir tasarımcı yalnızca metrekare üretmez; teknenin karakterini koruyarak hacim yaratır. Birkaç metreküp kazanmak uğruna teknenin ruhu kaybedilebilir. Başarılı bir tasarımcı ise küçük ve akıllıca dokunuşlarla hem çağdaş beklentileri karşılar hem de teknenin denizdeki zarafetini korur. Mesele klasik ile modern arasında seçim yapmak değil, ikisini aynı teknede uyum içinde yaşatabilmektir. Karakter, çoğu zaman birkaç santimetre fazla hacimden daha değerlidir.
“Designed in Türkiye” ifadesinin bir prestij göstergesine dönüşmesi için hangi eşiklerin aşılması gerekiyor?
Bu artık bir hayal değil, ulaşılabilir bir hedef. Türkiye üretim kalitesi açısından dünyanın önde gelen yat inşa merkezlerinden biri. Ancak gerçek prestij, başkalarının tasarımlarını kusursuz üretmenin yanında kendi fikirlerini ve tasarım anlayışını da dünyaya ihraç edebilmekten gelir.
Bunun için özgün bir tasarım dili oluşturmak, uluslararası ölçekte tanınan tasarımcılar yetiştirmek ve Türk markalarının kendi hikâyelerini yaratması gerekiyor. Bunlara eklenmesi gereken dördüncü unsur ise Türk sektörünün kendi tasarımcılarına güvenmesi.
Türkiye’deki birçok tasarımcı, bilgi birikimi, yaratıcılığı ve uluslararası deneyimi açısından dünyanın saygın tasarım ofisleriyle rekabet edebilecek düzeyde. Ancak tasarım kültürü yalnızca yetenekle değil, fırsat verilerek gelişir.
Tersanelerin, tekne sahiplerinin, brokerlerin ve proje yöneticilerinin yerli tasarımcılara daha fazla alan açması; onları projelerin erken aşamalarında sürece dahil etmesi ve uluslararası projelerde görünür kılması önem taşıyor.
Bir ülkenin tasarım ekolü ancak kendi insanlarına güvenmesiyle oluşabilir. Önümüzdeki dönemde hedef, dünyanın iyi tasarımlarını üretmenin yanında dünyanın konuştuğu tasarımları da Türkiye’de ortaya çıkarabilmek olmalı.
FATİH SÜREKLİ
RED YACHT DESIGN
“Güzel bir çizginin inşa edilebilir ve yaşanabilir olması gerekir”

Fatih Sürekli, Türk tasarımcıların üretim ve mühendislik gerçeklerinden kopmadan çalışmasını önemli bir avantaj olarak görüyor. Tasarımın yalnızca dış çizgiden ibaret olmadığını; maliyet, yaşam senaryosu, marka değeri ve disiplinler arası çalışma içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.
Türkiye’de doğup uluslararası ölçekte çalışan bir tasarım stüdyosu olarak, Türk yat tasarımcılarının global pazardaki en güçlü avantajı sizce nedir?
Türk yat tasarımcılarının en güçlü avantajı çok yönlü düşünebilme kabiliyeti. Türkiye’de tasarımcılar yalnızca estetik bir çizgi üretmiyor; üretimi, mühendisliği, maliyeti, tersane gerçeklerini ve müşterinin beklentisini aynı anda okumak zorunda kalıyor. Bu da bizi daha pratik, hızlı ve çözüm odaklı yapıyor.
RED Yacht Design olarak Türkiye’den çıkıp uluslararası pazarda çalışırken şunu gördük: Güzel bir çizgi yaratmak tek başına yeterli değil. O çizginin inşa edilebilir, satılabilir, yaşanabilir ve sahibine gerçekten değer katabilir olması gerekiyor.
Türk tasarımcıların önemli bir gücü burada. Hayal kurarken üretimden ve gerçek hayattan kopmuyoruz.
Türkiye’nin üretim başarısının tasarım tarafındaki karşılığı nasıl şekilleniyor?
Türkiye yat üretiminde kendini kanıtlamış bir ülke. Hem kalite hem de teslim edilen projelerin ölçeği açısından dünyada daha görünür bir noktadayız. Ancak tasarım tarafında aynı algının oluşması daha fazla zaman alıyor. Çünkü tasarımda yalnızca iyi iş yapmak yetmiyor; uluslararası görünürlük, süreklilik, güçlü proje hikâyeleri ve global müşterilerle temas da gerekiyor.
Türk tasarım stüdyoları bugün bir yükseliş döneminde. Henüz İtalya, Hollanda veya İngiltere gibi uzun yıllardır yerleşmiş bir tasarım algısına sahip değiliz. Buna karşılık ciddi bir potansiyelimiz var. Türkiye’de üretilen yatların yalnızca iyi inşa edilmiş tekneler değil, güçlü tasarım kimliğine sahip projeler olarak da görülmesi gerekiyor. Bu eşik aşıldıkça Türk tasarım stüdyolarının uluslararası pazardaki yeri güçlenecektir.
Bir tasarım stüdyosunun global ölçekte tercih edilmesini belirleyen en önemli unsurlar neler?
Büyük yat projelerinde tasarım stüdyosu seçimi yalnızca “Güzel çiziyor mu?” sorusuyla açıklanamaz. Bir stüdyonun öncelikle güven vermesi gerekir. Tersane, broker, owner representative ve müşteri, o stüdyonun projeyi taşıyabileceğine inanmalı. Çünkü büyük yat projeleri uzun, karmaşık ve çok disiplinli süreçlerdir.
İkinci konu kimlik. Tasarım stüdyosunun yalnızca iyi işler yapması değil, neyi temsil ettiğinin de net olması gerekir. Müşteri o stüdyoyu seçtiğinde bir bakış açısını, yaşam anlayışını ve marka değerini de seçer. Bu nedenle tasarım dili, portföy, iletişim, medyadaki görünürlük ve tamamlanmış projeler birbirini desteklemeli.
Üçüncü konu ise süreklilik. Tek bir iyi proje fark dilmenizi sağlar; sürekli iyi işler yapmak ise global pazarda kalıcı kılar. Uluslararası ölçekte tercih edilmek için yalnızca yetenek değil, disiplin, güven ve karakter de gerekir.
Naval architecture, dış tasarım, iç tasarım ve mühendislik arasındaki bütünlük Türkiye’de güçleniyor mu?
Kesinlikle güçleniyor. Türkiye’de artık daha büyük, karmaşık ve uluslararası beklentilere sahip projeler yapılıyor. Bu da tasarım, mühendislik, naval architecture ve üretim ekiplerinin daha entegre çalışmasını gerektiriyor.
Geçmişte bu disiplinler zaman zaman birbirinden daha kopuk ilerleyebiliyordu. Bugün iyi bir yat projesinin ancak birlikte düşünülerek ortaya çıkabileceği daha net anlaşılıyor.
Yine de gelişime açık noktalar var. Özellikle tasarımın projenin en başından itibaren stratejik bir unsur olarak görülmesi gerekiyor. Tasarım bazen hâlâ yalnızca görsel bir katman gibi algılanabiliyor. Oysa iyi tasarım; planlamayı, mühendisliği, yaşam senaryosunu, satış değerini ve markanın konumunu doğrudan etkiler.
Naval architecture, dış tasarım, iç tasarım ve mühendislik aynı masada ve aynı hedef doğrultusunda çalıştığında ortaya yalnızca güzel bir yat değil; doğru çalışan, karakteri olan ve uluslararası pazarda güçlü duran bir ürün çıkar.
Türk yat tasarımının ayırt edilebilir karakteri nerede aranmalı?
Bu karakter tek bir unsurda değil, tüm unsurları birleştiren yaşam senaryosunda aranmalı. Yat artık yalnızca bir statü objesi değil; sahibinin, ailesinin ve misafirlerinin gerçekten yaşadığı bir alan. Bu nedenle hacim, açık alanlar, malzeme, denize yakınlık, fonksiyon ve genel atmosfer birlikte düşünülmeli.
Türkiye’nin burada doğal bir avantajı var. Akdeniz kültürünü, açık havada yaşamayı, misafir ağırlamayı, denize yakın olmayı ve sıcak bir yaşam hissini biliyoruz. Bu kültür yat tasarımına doğru biçimde aktarıldığında ayırt edilebilir bir kimlik yaratabilir.
Türk yat tasarımının geleceğinde daha sıcak, yaşanabilir, insan odaklı ve denizle ilişkisi kuvvetli yatlar görüyorum. Yalnızca agresif formlar veya büyük hacimler değil; içinde hayat olan ve sahibine ait hissettiren projeler.
“Designed in Türkiye” ifadesinin güven yaratması mümkün mü?
Mümkün, ancak kendiliğinden gerçekleşmeyecek. “Made in Italy” algısı yıllar süren kalite, tasarım kültürü, marka yatırımı ve global görünürlükle oluştu. Türkiye’nin de benzer bir algı yaratabilmesi için yalnızca iyi üretim yapması yetmez. Bunu doğru anlatması, doğru projelerle göstermesi ve uluslararası pazarda süreklilik sağlaması gerekir.
“Made in Türkiye” üretim tarafında giderek daha fazla güven veren bir ifade haline geliyor. Fakat “Designed in Türkiye” için daha cesur olmamız gerekiyor. Türk tasarım stüdyolarının daha fazla global müşteriyle, uluslararası tersaneyle ve görünür projeyle sahneye çıkması lazım. Aşılması gereken en büyük eşik algı eşiği. Bazen ülkenin algısı yapılan işin önüne geçebiliyor. Bunu kırmanın yolu daha iyi işler yapmak, daha görünür olmak ve aynı kaliteyi tekrar tekrar göstermek.
BİLGE ZAPTÇIOĞLU ATAL & BARBAROS ATAL
BAZ YACHT DESIGN

BAZ Yacht Design, yeni kuşak tasarımcıların daha başlangıçtan itibaren küresel pazarın parçası olarak çalıştığını vurguluyor. Stüdyo, ulusal bir tasarım kimliğini sabit biçimlerde değil; farklı kullanıcı alışkanlıklarını anlayan, üretilebilir, iyi mühendislik çözülmüş ve güven veren projelerde arıyor.
Yeni nesil Türk yat tasarımcıları sektöre nasıl bir bakış getiriyor?
Yeni nesil Türk yat tasarımcılarını farklı kılan temel özellik, mesleğe yerel bir stüdyo olarak değil, ilk günden itibaren küresel pazarın doğal bir aktörü olma yaklaşımıyla başlamaları. Türkiye’nin dünya yat üretimindeki güçlü konumu nedeniyle, önde gelen tasarım ofisleriyle aynı projeler için rekabet ederek büyüyoruz.
Bu durum dünyanın farklı bölgelerindeki tekne sahiplerini, kullanım alışkanlıklarını ve beklentilerini mesleki yolculuğumuzun başından itibaren anlamamızı gerektiriyor.
Rekabet yalnızca tasarım kalitesi üzerinden de gerçekleşmiyor. Uluslararası birçok tasarım ofisi, tasarımın yanında yıllar içinde oluşmuş marka değerini ve görünürlüğünü getiriyor. Türkiye’deki tasarımcılar bu nedenle yalnızca aynı seviyede olmak için değil, tercih edilebilir olmak için daha iyisini ortaya koymak zorunda kalabiliyor.
Yeni kuşağın avantajı, uluslararası standartlarda düşünmeyi üretim gerçeklerinden kopmadan öğrenmiş olması.
Türkiye’de üretim gücüne karşılık net bir “ Türk imzası” oluştu mu?
Geçmişe bakıldığında bu yoruma katılabiliriz; ancak geleceği şekillendiren yeni kuşak adına daha iddialıyız.
Türkiye, özellikle son 20 yılda üretim kalitesi, mühendislik kabiliyeti ve büyük ölçekli projelerdeki başarısıyla önemli bir yat üretim merkezi olduğunu kanıtladı. Tasarım tarafında ise aynı süreklilik ve kurumsal hafıza oluşmadı.
Denizlerle çevrili bir coğrafyada yaşıyoruz ve güçlü denizcilik geleneklerine sahibiz. Tirhandiller, guletler ve farklı yerel tekne tipleri bunun örnekleri. Ancak bu miras yeterince sürekli bir tasarım kültürüne dönüştürülemedi.
Bugün bizim kuşağımız, geçmişin eksikliğine takılmak yerine Türkiye’nin yeni tasarım hafızasını oluşturma sorumluluğunu üstleniyor. Son yıllarda ortaya çıkan örneklerin artık tesadüf olmadığını düşünüyoruz. Sayıları artıyor; ancak bunun tamamen olağan hale geldiğini söylemek için henüz erken. Hedef, Türkiye’nin yalnızca başkalarının tasarımlarını üreten bir ülke değil, kendi tasarım hikâyelerini ve markalarını ihraç eden bir merkez olarak anılması.
Bir Türk teknesini ayırt edilebilir kılacak tasarım kodları neler olabilir?
Akdenizli yaşam, açık alan, sadeleşen lüks ve denizle yakın temas gerçek ve değerli unsurlar. Ancak bunları bir kimlik manifestosu olarak değil, doğru sorular sorulduğunda doğal biçimde ortaya çıkan sonuçlar olarak görüyoruz.
Kullanıcıyı merkeze aldığınızda bu cevaplar kendiliğinden geliyor. Özellikle Akdeniz’de kullanılacak teknelerde suyla doğrudan ilişki kuran yaşam alanları, beach club bölümleri, geniş dış mekânlar ve açık hava yaşamı önem kazanıyor. Fakat günümüzde bir tekneyi yalnızca üretildiği coğrafya üzerinden tanımlamak giderek zorlaşıyor.
Bazı tekne sahipleri için öncelik birkaç haftalık yaz tatiliyken, bazıları yılın büyük bölümünü teknede yaşayarak, çalışarak ve off-grid bir hayat sürerek geçiriyor. Kimileri Akdeniz koylarını, kimileri kuzey denizlerini veya uzak bölgeleri keşfetmeyi istiyor. Bazıları ise tekneyi kiralama yoluyla bir yatırım aracına dönüştürmeyi planlıyor.
Bu farklı beklentiler, tasarımcının görevinin bir stil yaratmaktan çok, farklı yaşam biçimlerine doğru çözümler üretmek olduğunu hatırlatıyor. Günümüzde asıl mesele belirli bir tasarım dili oluşturmak değil, tekne sahibinin ihtiyaçlarını doğru anlayabilmek ve bunlara doğru cevap verebilmektir.
Gelecekte “Türk teknesi” denildiğinde akla belirli bir stil yerine iyi tasarlanmış, iyi mühendislik çözülmüş, kaliteli üretilmiş ve dünya standartlarında güven veren tekneler gelmeli. Çünkü bir tekne sahibi tasarımcıya veya tersaneye yalnızca bir tekne sipariş etmiyor; hayalini, zamanını ve önemli bir yatırımını emanet ediyor. Tasarımın da üretimin de merkezinde güven bulunmalı.
Türk tersanelerinin yabancı tasarım ofislerini tercih etmesi genç yerli stüdyolar açısından nasıl bir tablo yaratıyor?
Türk tersanelerinin yabancı tasarım ofisleriyle çalışmasını doğal buluyoruz. Türkiye dünyanın önemli üretim merkezlerinden biri olduğu için önde gelen tasarım ofisleri de burada çalışmak istiyor. Bu tercihin her zaman yalnızca tasarımla ilgili olduğunu düşünmüyoruz.
Bazı ülkeler yıllar içinde güçlü tasarım ve mühendislik markaları oluşturdu. Dolayısıyla zaman zaman tercih edilen şey yalnızca bir tasarımcı değil, temsil ettiği tasarım kültürü ve ülke algısı da olabiliyor.
Bunu dezavantaj olarak görmek yerine, Türkiye’nin kendi tasarım marka değerini oluşturması gereken doğal bir süreç olarak değerlendiriyoruz. Bir ayağı Hamburg’da olan bir stüdyo olarak Almanya’daki yaklaşımı başarılı buluyoruz. Deutsche Yachten çatısı altında uluslararası fuarlarda yalnızca tersaneler değil, tasarımcılar, mühendislik firmaları, tedarikçiler ve teknoloji şirketleri de birlikte temsil ediliyor. Böylece yalnızca bireysel şirketler değil, ülkenin tamamı markalaşıyor.
Türkiye’de de üretim gücünün yanında tasarım, mühendislik ve yan sanayinin birlikte görünür hale gelmesi önemli. Güçlü bir yat endüstrisi yalnızca tersanelerden oluşmaz; tasarım, mühendislik, üretim ve tedarik zincirinin oluşturduğu bir ekosistemdir.
Yerli tasarımcıların daha güçlü anlatması gereken nokta da bu olabilir: Türkiye’de tasarım ve üretim artık birbirinden ayrı güçlerdir. Biri diğerinin gölgesinde değildir.
Türkiye’nin önümüzdeki 10 yılda tasarım ihraç eden bir ülke olarak anılması mümkün mü?
Türkiye bugün zaten tasarım ihraç ediyor; ancak bu ihracatın niteliğini ve görünürlüğünü geliştirmemiz gerekiyor.
Global ölçekte başarı yakalamış Türk dış tasarımcıları ve deniz mühendisleri, bu başarıları çoğunlukla güçlü Türk tersanelerinin üretim kabiliyeti ve ekosistemi içinde gerçekleştirdi. Bu son derece değerli.
Bizim deneyimimizde dikkat çekici olan ise üreticisi ve müşterisi Türkiye dışında olan bir projenin iç mekân tasarım sorumluluğunu üstlenmiş olmamız. İç mekân tasarımı, yatçılıkta kültürler arası geçişin zor olduğu ve köklü tasarım geleneklerinin bulunduğu alanlardan biri. Aynı zamanda tekne sahibinin yaşam tarzına, alışkanlıklarına ve beklentilerine doğrudan temas edilen bölüm.
Yabancı bir üreticinin ve müşterinin, Türkiye’nin üretim gücünden bağımsız olarak doğrudan tasarım yaklaşımımıza güvenmesi bizim için önemli bir eşikti.
Bu dönüşümde herkesin rolü farklı. Tasarımcıların görevi bağımsız ve referans verilebilir işler üretmek. Tersanelerin katkısı, yerli tasarımcıya en az yabancı ofise gösterdikleri kadar güven göstermek. Sektör yayınlarının rolü ise bu hikâyeleri görünür kılmak. Çünkü bir proje ne kadar iyi olursa olsun, anlatılmadan iz bırakmıyor.
Türkiye, yalnızca iyi yat üreten bir ülke olarak değil, denizcilik kültürünün içinden tasarım geliştiren ve bunu dünyaya ihraç edebilen bir merkez olarak da görünür olmaya başlıyor.
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.





