Sal ekibi, Atlantik’ten Pasifik’e uzanan 24 saatlik Panama Kanalı geçişinde dev havuzlar, Gatun Gölü ve unutulmaz anlarla yolculuğun en önemli eşiklerinden birini aşıyor.
LINTON BAY MARİNA
6 – 23 NİSAN
Bir önceki yazımı, “Sencer, annesinin sağlık durumunun pek iyi olmaması nedeniyle Türkiye’ye dönüyor. Umarım her şey yolunda gider” diyerek bitirmişim. Maalesef öyle olmuyor.
10 Nisan’da anneyi kaybediyoruz. Sencer metindir, benden çok daha sağlam durur bu tür kayıplarda. Ama ebeveynlerin ikisinin de vefatı sonucu bir evi kapatmak, bir dönemi bitirmek hiç de kolay değil ve gidişin sıralı olması dışında bir tesellimiz yok.
Ben ve Sakin, Linton Bay Marina’da Sencer’in dönüşünü bekliyoruz. Marina çevresinde yürüyerek gidilebilecek 15 dakika mesafede bir Çinli market, aşçısı, garsonu, sahibi Nadia olan tek bir restoran, yakıt alınan yerde bir küçük kafecik dışında hiçbir şey yok. Teoride bir otobüsle şehre de gidilebiliyormuş ama saatler sürüyor.
Sencer’in Türkiye’ye döndüğü ilk geceyi, yalnızlığımı aklıma getirmemeye çalışarak nispeten kolay geçiriyorum. Aslında ilk birkaç gün gündüzleri yalnız da kalmıyorum. SY İstanbul teknesi Başak ve Ömer buraya çok yakın Panamarina’dalar. Sağ olsunlar beni hiç yalnız bırakmıyorlar, dostları Doğan ve eşi Kanadalı İlka ile de tanıştırıyorlar. Bu birkaç gün akşamlarımız beraber geçince iyi oluyor açıkçası.
Bir hafta sonra onlar kendi yollarına gidiyorlar, ben ve Sakin kalıyoruz baş başa. Bazı sabahlar markete yürüyorum ama yolda maymun uğuldamaları arasında kalıp bir de yolun kenarında duvar gibi yeşilliğin içinden hışır hışır sesler duyunca, yürürken müzik dinlerim diye yanıma aldığım kulaklığı kulağıma yaklaştırmıyorum bile. Ne olur ne olmaz elime de bir sopa alıyorum.
Bir kere de restorana gidiyorum. Bunun dışında canım hiçbir yere gitmek istemiyor. Özetle üç hafta boyunca beklemede kalıyorum.
20 Nisan akşamı Sencer geliyor, askıya aldığım hayatımız tekrar başlıyor. Geldiği gecenin ertesi günü San Blas’ta tanıştığımız İtalyan-Avustralyalı çiftle Panamarina’ya doğru bir gezi planlamış durumdayım. Onların botlarıyla gideceğiz ve daha önce Başak’ların YouTube videolarında görerek çok merak ettiğim mangrovlarla kaplı yolu da gezmiş olacağız.
Bu neşeli çift, sabah gelip bizi alıyor. Güzergahımızda resiflerden dolayı hiç beklenmedik yerlerde sığlıklar olduğunu, çevrelerinde de herhangi bir uyarı şamandırası olmadığını söylüyorlar. Temkinle yola çıkıyoruz. Oysa yerliler tüm coğrafyayı çok iyi biliyorlar ve kendilerine özel kayıklarıyla yanımızdan öyle hızla geçiyorlar ki dördümüz de düşmemek için bota yapışıyoruz.
Bu arada botu aslında adam kullanıyor, ama sanki kadın da kullanıyor gibi. Kadıncağız ara ara çok ince bir sesle “uuuu” diyerek sığlığa gittiğimizi belirtiyor. Adam inanmazsa “uuuu” sesi daha da tizleşiyor ve bazı cümlelerle destekleniyor. Dışarıdan bakıldığında hayli eğlenceli, ani ve yüksek sesli, komik bir turla tüm bölgenin altını üstüne getiriyoruz.
İlk hedef, anakaranın bu bölgesindeki okyanusu durduran resifler. Ben burada bir de okyanusa giriyor ve yüzüyorum. Aşağısı başka bir dünya, resifler suyun altında yüksek bir duvar olmuş. Aniden derinlik çok artıyor, bu derinlikte hiç rahatsız edilmeyen yüzlerce canlı aheste aheste yüzüyor.
Kafayı suyun üzerine çıkarıp da karaya baktığınızda ise sadece yeşil görüyorsunuz. Dağ, taş, resiflerin arkasında kalan su bile yeşil…
Hele hele botla gittiğimiz Panamarina yolu, daracık bir su girintisinin iki tarafındaki mangrov ağaçlarının üstte birbirine kavuşmasıyla tünele dönüşmüş durumda. Dolayısıyla her daim gölgede, serin ve muhteşem görünüyor.
Akşama doğru ne zamandır takip ettiğimiz, mutlaka bir yerlerde kesişeceğimizi düşündüğümüz Kekova teknesi Betül ve Sezgin kaptanlar Linton Bay’e giriş yapıyorlar. Biz de tam o sırada botla marinaya dönüyoruz, onları görünce bottaki eşyaları gözümüz görmüyor, her şeyi öylece bırakıp tanışmaya koşuyoruz.
Ertesi sabah bizde kahvaltıdayız. Akşama da onlarda ne zamandır yemediğimiz kuru fasulye-pilav partisi yapıyoruz. Özetle “İyi ki” hanesine iki gün daha katıyoruz.
Gönlümüz Kekova teknesiyle San Blas’a dönmek istiyor aslında ama Panama Kanalı geçişi için yola çıkmamız lazım. Geçiş randevusu alabilmemiz için bile teknenin bizzat kanalın hemen yanındaki Shelter Bay Marina’da olması gerekiyor.
SHELTER BAY MARİNA
23 NİSAN – 2 MAYIS
23 Nisan sabahı yeni maceraya doğru Shelter Bay’a yelken açıyoruz. Kısacık bir seyir aslında ama haftalardır seyre çıkmamışız, serin serin çok iyi geliyor. Kanala yaklaştıkça çevremizde kocaman gemiler görmeye başlıyoruz.
Çanakkale Boğazı’ndan aşinayız ama burada çok daha fazla gemi var. Zaten sonradan öğreniyoruz ki İran savaşında kapanan Hürmüz Boğazı nedeniyle birçok gemi buraya yönleniyor.
Shelter Bay, marina olması için doğal olarak yaratılmış bir koy sanki. Anakaranın içine su damlası şeklinde giren deniz, burayı her yönden gelebilecek havaya korunaklı bir bölge yapmış. Yaklaştıkça bizim heyecan da başlıyor. Üstelik daha marinaya giriyoruz, kanala girerken ne yapacağız acaba!
Girişte mangrovların hemen yanından geçip tertemiz, ferah, yepyeni görünen marinaya ilerliyoruz. Palamar da hemen yardıma geliyor. Hem de İngilizce biliyor. Hiç fena değil!

Tekneyi bağlar bağlamaz marinayı keşfe çıkıyoruz. Sanıyorum burası şimdiye kadar kaldığımız en güzel marina. Türkiye’deki alışveriş ve restoran lüksüyle öne çıkan marinaları sıralamama koymuyorum tabi. Burası bir denizci için ideal yapılandırılmış. Marin dükkanları, yelken yapım ve tamir atölyesi, gayet donanımlı bir kara parkı, sosyalleşmek için minik bir havuzu ve pek güzel işletilen alçakgönüllü bir restoranı var…
Hava çok sıcak ve nemli. Dilimiz dışarıda dolaşıyoruz. Denize de giremiyoruz çünkü her yerde “denize girmeyin, timsah tehlikesi” tabelaları var. Etrafta bol bol iguana dolaşıyor, ama bir türlü timsahla müşerref olamıyoruz.
Oyalanmadan kanal geçişi için rezervasyonumuzu yapmak amacıyla acentemiz Stanley’i çağırıyoruz. Onun da dili dışarıda. Demek ki yerel olunca da fark etmiyor.
Stanley ile kanal geçişi anlaşmasını konuşuyoruz. Usturmaça ve halatları getireceklerinden bahsediyor. Teknede kaptana ek olarak dört tane palamar olması zorunluluğunu vurgulayarak kaç kişiye ihtiyacımız olduğunu soruyor. Bazıları arkadaşlarını çağırıyor, ayrıca palamar kiralamıyor. Biz tecrübeli halat tutucularıyla geçmek istediğimiz ve teknede sadece iki kişi olduğumuz için üç palamar ihtiyacımız olduğunu söylüyoruz.
Aslında bir taraftan başka bir yelkenliye bağlı olacağımızı bildiğimiz için halatlarla uğraşan aktif iki tane palamarın yeteceğini öngörüyoruz ama kanal yönetimi bu konuda çok net: baş ve kıçta ikişer tane palamar istiyor. Haklılar da; geçmişte duvarlara çarpan çok tekne olmuş.
Stanley ile konuşurken yerde Sakin halı gibi yatıyor. “A sizde köpek mi var?” diyor acentemiz. Aslında resmi girişini yapmamışız Sakin’in, çekine çekine evet diyoruz.
Sakin farkında bile değil çevresinde olanların, genelde acıyla yerinde dönüp duruyor, sonra da yorgun düşüp sızıyor. Biz alıştık da tekneye gelen insanların Sakin’i görünce yüzündeki değişimden fark ediyoruz ki sevgili köpeğimiz çok yaşlanmış.
Stanley ile sözleşmemizi yapıyoruz. Palamar, usturmaça, halat belirlemelerinin yanında bir de sözleşmede şöyle bir madde var: “Tekne sahibi geçişe kılavuzluk edecek pilot kaptana ve palamarlara kahvaltı, öğle ve akşam yemeği çıkarmakla yükümlüdür. Ayrıca her çalışana günde üç litre su temin etmek zorundadır. Kaptan pilotun servis edilen yemeği beğenmemesi durumunda dışarıdan yemek sipariş etme hakkı ve bunu tekne sahibinin ödeme yükümlülüğü bakidir.”
Sevgili Stanley, bunu bana söylediği anda bendeki endişeyi şimdiye kadar bu yazı dizisini okuyanlar tahmin etmiştir. Stanley tekneden indiği anda yemek yapmaya başlamadıysam, müsebbibi “dur biraz” diyen Sencer’dir.
28 NİSAN
Sakin’i kaybettik. Tam 14 yıldır bizimle olan bu can gidince perişan olduk. Biraz bencilce belki de ama bizim de 14 yılımız gitti sanki toprağın altına.
Yanınızdayken asla gitmez zannediyorsunuz. Yaşam çok değerli ve çok anlamlı. Öyle aniden bitmez sanıyorsunuz. Oysa çok hızlı oluyor.
Sakin’i Colon’da defnedebileceğimiz bir yer aramaya başlıyoruz. Colon zaten tekin değil denen bir yer. Araba kiralıyoruz ve yakın çevrede mezarlık bulmaya çalışıyoruz.

Marina yolundaki büyük bir mezarlığa giriyoruz. Ortalıkta canlı kimse yok. Sadece hayatımda gördüğüm en heybetli ve ulu ağaçlar var. Hem kocaman, hem yemyeşil, hem de nasılsa pembe çiçeklerle dolu. Hani ünlü Avatar filminde bir yaşam ağacı vardır ya öylesine fosforlu, çarpıcı bir görkem.
Mezarlar ise doğanın bu muazzamlığına tezat olarak çok basitlikte olmalarına rağmen ağaçların dalları arasından giren güneş ışığıyla altın rengine büründüklerinde çok ihtişamlı görünüyorlar.
Arabanın arka koltuğunda Sakin, son birkaç yıldır olmadığı kadar rahatlamış durumda yatarken biz bir yandan dünyanın en tekinsiz yerlerinden birindeyiz, bir yandan da büyülenmiş durumdayız.
Artık mezarlıktan çıkmak üzereyiz, kimseyi göremedik ki konuşalım da bir yer bulalım. Başka bir yer arayalım diye düşünürken karşıda sırtında kürekle yürüyen bir adam görüyoruz. Sencer diyor ki hadi bir konuş.
Arabadan iniyorum, hiç olmayan bir İspanyolca seviyesine ulaşıyor ve diyorum ki “Köpeğimiz öldü. Defnetmek için bir yer arıyoruz. Buraya defnedebilir miyiz?” Adam ağlayan bana bakıyor ve tabii diyor. Bir arkadaşını arıyor. Sırtında bir kürekle bir adam daha geliyor. Nereye gömelim diyorlar.
Güneş batarken içinden ışık geçen şu ağaç olur mu diye soruyorum. Yani birazını düşünüyorum sanırım, zira sadece şu ağaç olur mu diye sorabiliyorum.
Günün sonunda Sakin’i ve kalbimizin bir parçasını Panama, Colon’daki bu huzurlu ve büyük mezarlığın bir köşesinde hayvan dostlara ayrılmış bölüme bırakıyor ve tekneye dönüyoruz.
Yolda kaçınılmaz olarak bu tura bir sene sonra çıksaydık çok daha iyi olur muydu muhasebesine girişiyoruz. Zira anneme, Safiye anneye, Sakin’e veda ettik geçtiğimiz yıl. Ama işte sıralı olması tek tesellimiz…
PANAMA KANALI GEÇİŞİ
2-3 MAYIS
Hayat devam ediyor. 2 Mayıs’ta Panama Kanalı geçişimiz var. Ben 1 Mayıs sabahı yemek yapmaya başlıyorum. Menüde orman kebabı, pilav, tavuk kavurma, patates püresi var. Bir de salata ve zeytinyağlı barbunya. Barbunya dediğim burada bulduğum kahverengi bir fasulye…
2 Mayıs sabahı salata için yeşillikleri sirkeye basıyorum. Saat 13:00’da gelecek ekip için 12:00’da pilav yapıyorum. Ne zaman ne yemek servisi yapacağım belli değil. Ben hazır olayım da…
Kanal geçişi sırasında havuzların içindeyken tekneler karadan atılan halatlarla dengede duruyorlar. Bu halatların ucunda, atıldığında yönünü doğru bulması için ağırlık olması amacıyla çelik bir top varmış. Bazı geçişlerde halatın bu ucu teknenin camlarına ya da güneş panellerine gelebiliyor ve vurduğu yeri kırıyormuş.
Bunu önlemek için geçiş yapan tekneler kırılabilecek yerleri kartonla kaplıyorlarmış. Biz, ta Curaçao’da aldığımız arka kabin halısını buraya kadar taşıyıp anca değiştirdiğimiz için, nazik bölümleri kaplama amacıyla elimizde bol bol halı var. Ben içerisiyle uğraşırken Sencer de tüm camları ve güneş panellerini halıyla kaplıyor.
13:30’da palamar ekibi geliyor. Bir kocaman adam; Ömer, küçücük genç bir çocuk; Jose, diş telleri olduğu için yaşını tahmin etmekte çok zorlandığım; Gabi.
“Hadi artık çıkın açıkta pilotu bekleyin” diyorlar, biz de hemen komut alıp toparlanıp çıkıyoruz. Bizimle beraber kanal geçecek dört tekne daha var, biliyoruz. Marinadan açığa çıktığımızda üç tekneyi de demir atmış, pilot beklerken buluyoruz. Biz demir atmıyoruz, çünkü Ömer her an pilot gelebilir diyor.
Gerçekten de 10 dakika sonra pilotları teknelere taşıyan botu görüyoruz. Kameraları hazırlıyoruz, nereden gelecek ne yapacağız diye konuşuyoruz. Heyecan doruklara çıkıyor.
Pilot teknesi, kanalı beraber geçeceğimize inandığımız yelkenliye pilotu bırakıyor, sonra geçip yanımızdaki tekneye de uğruyor. Bize pilot bırakmadan dönüyor. Elimizde kamerayla Selamsız Bandosu gibi kalıyoruz.
Üzerine tam bir buçuk saat ha şimdi gelecek, ha 10 dakika sonra gelecek diyerek demir atmadan oralarda dolanıyoruz. Bu arada hava iyice kapıyor. Pilotu getiren bot geldiğinde yağmur başlamış durumda. Pilot diyor ki derhal başlayalım.
Tamam diyoruz, yaptığım yemekler buzdolabında, saat 18:00, benim akşam yemeği saati çoktan geçmiş, yağmur delice yağıyor ve herkes aç!
Kanala doğru giderken yağmur zıvanadan çıkıyor. Yağmur denemez o yağana. Kovayla su döküyorlar tepemizden. Aksi gibi direğin yanındaki korumalar yetmiyor, içeri şakır şukur yağmur suyu girmeye başlıyor. Sencer dümende, önünü göremediği için bana sesleniyor ki rüzgârlığı sileyim.
Ama aynı zamanda aşağıda da tavandan su boşalıyor ve döküldüğü yerin altında aküler var. Sözün özü, herkes aynı anda benden temizlik bezi istemeye başlıyor, şükür yetişiyorum. Ama göz gözü görmüyor.
Böyle bir geçiş beklemiyordum. Aslında nisan ayında geçmiş olsaydık muhtemelen böyle bir havaya denk gelmezdik. Bizim pilotumuz, bu tarihte bu hava şaşırtıcı gerçekten de diyor. Genelde bu çılgın yağmurların hazirandan sonra başladığını ama yine de geçişte bu havayı tercih ettiğini, yoksa çok bunaltıcı olduğunu söylüyor.

Yağıştan burnumun ucunu göremeyen ve elinde kamerayla kalıveren ben, kaptana delicesine bakıyorum.
Beraber geçeceğimiz İsveçli tekne başka bir tekneyle eşleşerek önden gitmiş durumda. Tekneleri birbirine bağlayarak geçiriyorlar kanaldan. Bazen iki, bazen üç tekne. Kanalın yelkenlilerden para kazandığı yok, asıl parayı gemilerden alıyor. Zaten geçmek isteyen fazla yelkenli de yok.
Ben bu İsveçli çifti çok sevmiştim ve beraber geçeğimize pek mutluydum. Ama onların tekneleri de bizimkiyle aynı boy olunca, bir yandan da nasıl olacak, aynı anda iki teknenin de motoru çalışacak mı acaba diyordum. Zira genelde birbirine bağlanan teknelerin biri daha güçlü oluyor ve tüm geçiş boyunca asıl manevrayı o yapıyor.
Aslında bu sefer de kural bozulmamış oluyor, o tekne başka bir çiftin güçlü teknesi olarak kanala giriş yapıyor.
Biz kanalın ağzına geldiğimizde yağmur diniyor, her şeyde bir hayır vardır moduna geçiyorum yine. İsveçli tekneyle geçseydik ilk havuza geldiğimizde yağmurdan göz gözü görmeyecekti. Oysa ilk havuzu dört göz bekliyordum ben.

Bu aşamada Panama Kanalı’nı anlatmalıyım sanırım.
120 yıl önce Güney Amerika’yı dönmekten helak olmuş insanlar, Panama’daki Güney ve Kuzey Amerika arasındaki en ince yeri kazarak bir kanal açmaya karar veriyorlar. Bu işi Fransızlar üstleniyor ve tam 20 yıl uğraşıyorlar. Ama ne yazık ki anca bir arpa boyu yol gidebiliyorlar. Sarı humma bir yandan, sıtma diğer yandan, kazdıklarını geri alan doğa ve harcadıkları milyonlarca dolar da bambaşka bir yandan onlara havlu attırıyor.
yüzyılın başında Amerikalılar devralıyor. İlk aşamada bu kanal yapımındaki işçileri öldüren hastalıkların kökünü kazıyorlar. Sonra da fark ediyorlar ki kazarak burası yapılamayacak. Kimin aklına geliyor bilmiyorum ama bugün olduğum yerden kendisini saygı ve minnetle anıyorum; kazmak yerine aradaki bölgeye su basalım, geçen gemiler bu gölden diğer tarafa ulaşsın fikri oluşuyor.
Önce kazamadıkları vadiye su doldurmak için bir baraj yapıyorlar, bu barajı besleyen nehirle de vadiye su dolduruyorlar. En sonunda da gemileri geçirebilmek için Atlantik ve Pasifik taraflarına kademeli havuzları inşa ediyorlar. Her bir havuz içindeki gemiyi sekiz buçuk metre yükseltiyor.
Toplamda 26 metre yükselen gemiler, yeni oluşan bu Gatun Gölü’nde, yani eskiden vadi olan, şimdi ise göl olduğu için eski dağ tepelerinin ada olduğu bu su birikintisine ulaşıyor.
İşte Sal, bu yükseltme havuzlarından ilkine vardığında yağmur azalmış durumda. Biz çok, çok heyecanlıyız. Bir Hollanda teknesiyle birleştirecekler bizi. Havuzun hemen girişinde yana çekiliyoruz, sancağımıza da Hollanda teknesi geliyor. 60ft uzunluğunda, alüminyum, yeke dümen inanılmaz bir güzellik.
Kaptanı kibarca yaklaşıyor. Bizim palamarlar koşturmaya başlıyorlar. Ustaca iki tekneyi birbirine bağlıyorlar.
Önümüzde kocaman bir gemi var. Bir havuzu sadece yelkenliler için ayırmaları hiç verimli değil zaten. O yüzden yelkenliler genelde gemilerin yamacında geçiş yapıyor.
İki tekne birbirimize yapışmış durumda beklemeye geçiyoruz. Sancaktan birbirimize bağlıyız, iskeleden de karadaki iki insana. Onlar tekneleri yavaş yavaş ileri doğru çekiyorlar. Olmamız gereken yere geldiğimizde de babalara bağlıyorlar. Sonrası palamarların görevi.
Halatları salarak ve çekerek bağlı olan iki tekneyi havuzun ortasında tutmak zorundalar. Bunun için kullanılan ve içlerinde çelik top olan halatlar, karadan tekneye atılıyor. Teknedeki kalın halatlara bağlanıp geri gönderiliyor. Bir çeşit kılavuz halat yani.
Biz havuzun ortasına geldiğimizde arkamızdaki kapı kapanmaya başlıyor. Umarım izlemişsinizdir, hani kitaptan uyarlama çok popüler bir dizi vardır; Game Of Thrones. İşte oradaki kapı gibi kocaman bir kapı yavaş yavaş kapanmaya başlıyor.
Sencer, “Atlantik’e hoşçakal” diye bağırmaya başlıyor. Gerçekten de kapanan bu kapıyla koskoca okyanusu arkamızda bırakacağımızı o an fark ediyorum. Hem de İstanbul’dan çıktıktan tam bir yıl sonra… Biz 1 Mayıs 2025’te bu yola çıkmıştık. 2 Mayıs 2026’da da dünyanın diğer yarısına yollanıyoruz. İçimizdeki coşkuyu, heyecanı anlatamam.

24 saat süren bu geçiş sırasında görevleri sadece tekneleri bu havuzların içinde olmaları gereken yerde tutmak olan pilot kaptan ve halat tutucular tetikte ve görev yerlerindeler. Biz de Sencer’le teknenin her yerinde… Gördüğümüz her şeyi çekiyoruz, o bana anlatıyor ben ona.
Bağlı olduğumuz teknedekilerin de bizden farkı yok. Onlar da heyecanla sağa sola geçişip duruyorlar. Yine de biz daha fazla coşkulu olmalıyız ki yan teknenin kaptanı “sizin ilk defa mı?” diye soruyor. Belli olmuyor mu diyorum.
Onlar Hollanda’lıymış, tekneleriyle evlerine dönerken bile kanaldan geçiyorlarmış. Yine de bu farklı diyor. Ortamda Türkçe, İngilizce, İspanyolca, Flemenkçe (sanırım) uçuşuyor.
Havuza su basmaya başlıyorlar. Suyla birlikte önümüzdeki gemi de biz de yükseliyoruz. Ben içeri doldurulan suya takılmış durumdayım, suyun üzerinde öyle bir devinim var ki… Halatlarla tutmasalar bir yana yapışırız.
Bu arada Sencer arkaya baksana diyor. Öyle bir yükselmişiz ki bir önceki hafta üzerinden arabayla geçtiğimiz köprünün seviyesine çıkmışız gibi görünüyor. Atlantik de aşağıda kalmış. O görüntüyü de asla unutamayacağım sanırım.
Su bir sonraki havuz seviyesine geldiği için bu sefer önümüzdeki kapılar açılıyor. Ama öncesinde öndeki gemi pervanelerini çalıştırıyor. Buna çok şaşırıyoruz. Çünkü pervanenin yapacağı dalganın kapsama alanındayız, dalga biraz çok olsa iki yelkenliyi de arkadaki kapıya yapıştıracağı kesin.
Hem de biz yelkenlileri halat tutucuların, gemileri yandaki lokomotiflerin, yeni kanalda da tug botların ilerlettiğini sanıyorduk. Meğerse ileri hareketi gemilerin, teknelerin kendileri yaparken yandan müdahaleler sadece onları havuzun ortasında tutmak içinmiş.
Öndeki gemi pervaneyi çalıştırınca, bizim pilot kaptanlar tekne kaptanlarına dümenlere geçmelerini söylüyorlar. Her iki yelkenli de motorunu çalıştırıyor. Ama bizim geçişimizde asıl manevrayı yandaki 60 ft’lik tekne yaptığı için ileriyi o veriyor.
Pilot kaptan komutları söylüyor. Biz boşta ama bir ihtiyaç olursa devreye girmek üzere tetikte bekliyoruz. Palamarlar halatları boşluyorlar. Karadaki halatçılar da yürüyerek hepimizle beraber diğer havuza giriyorlar.
Aynı dolma boşalma burada da ve bir sonraki havuzda da gerçekleşiyor. Artık arkaya baktığımızda Sal hayli yüksekte, Nuh’un gemisi gibi dağın tepesine çıktık sanki.
Son havuzda yükseldiğimizde artık yapay Gatun Gölü ile aynı seviyeye çıkmış bulunuyoruz. Son kapı açıldığında sirenler bas bas bağırmaya başlıyor. Gece olduğu için bir şey görünmüyor, ama biz biliyoruz neredeyiz, bu yeterli.
İki tekne biraz ilerledikten sonra halat tutucular tekneleri birbirinden ayırıyor, her tekne karanlığa, Gatun Gölü’ne doğru motor seyrine başlıyor. Yirmi dakika kadar ilerledikten sonra kaptan pilot yandaki normal bir tekli koltuk boyutunda şamandıraları gösteriyor. Yavaşça oraya ilerleyip, şamandıraya bağlanıyoruz.
Ve pilot artık yemek zamanı diyor. Biraz sonra bir botun gelip onu alacağını söylediği için hızlıca yemekleri hazırlıyorum. Gerçekten de kaptan pilot yemeğini yedikten sonra kendisini almaya tug botlar geliyor.
Pilot kaptan gittikten sonra üç palamarla teknede baş başa kalıyoruz. Havuzlukta yatabileceklerini planlamıştık, ama yolda öyle yağmur yağınca dışarısı sırılsıklam. Ön kamarada iki kişi, salonda da bir kişi yatabilir. Çocuklar “olur, öyle yatarız” diyorlar.
Ben bulaşıklarla ilgilenirken bir bakıyorum biri ön kamaraya, biri salona biri de kuru bir minderi indirmiş havuzluğa yatıyor. Hemen hepsine olabildiğince yatak yapıp ben de kendimi büyük yorgunlukla uykuya bırakıyorum.
Fakat heyhat ertesi sabah dörtte heyecandan uyanıyorum. Kafamı çevirdiğimde Sencer’in de gözlerini açık tavana bakarken görüyorum. Sessizce kalkıyoruz. Herkes uyuyor. Bir gün önce direkten sintineye giren suyu boşaltıyoruz, ben video hazırlamaya başlıyorum.
Sabah çocuklar uyandıktan sonra “yıkanabilir miyiz?” diye soruyorlar. Banyoda yıkanmak istediklerini sanıp bir yüzüm gözüm değişiyor, ama meğerse sadece şampuan istiyorlarmış. Zira sabunlandıktan sonra pırt diye göle atlıyorlar. Bana da taze su diyorlar. Kahverengi ama tatlı su, normal.
Sencer’e hadi biz de atlayalım diyorum. O dünden razı, bir daha ne zaman Gatun Gölü’ne girebiliriz ki. Hemen mayoları giyip atlıyoruz suya, pek güzel geliyor ve çok ferahlıyoruz.
Sencer’i sadece tekne dibinden suya girmek kesmiyor tabii ki. Yandaki şamandırada bağlı İsveç teknesine kadar yüzüyor. Ben bir iki kulaç atıp hemen çıkıyorum, Sencer de beş dakika sonra dönüyor.
Sonra aklıma geliyor, Gatun Gölü’nde suya girilir mi diye yapay zekaya soruyorum: “Yok.” diyor. “Timsah boldur, girilmez!”.
Saat 09:00’a doğru ikici günün kaptanı geliyor tekneye. Hemen motoru çalıştıralım kaptanım diyor. 4-5 saatlik bir yolumuz var. Kanal geçişi sözleşmesinde teknenin motorda en az 5 knot hız yapması gerekliliği var. İniş kapılarına kadar planlanan zamanda varabilmek için bu hıza ihtiyaç oluyormuş.
Ama bizim durumumuzda önden kanala girecek tekneleri beklememiz gerekiyor ve bizden yavaşlamamızı istiyorlar. Hemen sancaktaki şamandıralara çok yakın olacak şekilde, mümkün olduğunca yavaş ilerlemeye başlıyoruz.
Yine hafızalara kazınacak bir yol başlıyor. Hemen iskelemizdeki apartman gibi gemilerin yanından geçiyor, sancağımızdaki şamandıralara neredeyse teğet geçerek hızımızı sabit tutmaya çalışıyor, bir yandan da kıyıların yeşilliğini izliyoruz. Buna yeşillikler içindeki maymunların sesleri de eşlik ediyor. Buraya geldiğimizden beri timsah görür müyüm diye bakınıyorum, ama yok.
Kahvaltı zamanı deniyor. Aşağı inip omlet, bacon, peynir, domates, salatalık, fıstık ezmesi, bal/reçel ve kızarmış ekmekten oluşan bir öğün hazırlıyor ve kaptandan başlayarak herkese dağıtıyorum.
Millet yedikten sonra bulaşıkları halledip kendimi havuzluğa atıyorum ve geçişin keyfini çıkarıyorum. Hava da çok güzel, yağmur yok, güneş var ama çok kavurucu da değil.
Sadece palamarlardan birine hem Sencer hem ben biraz takmış durumdayız. Hiç teşekkür etmiyor, çok rahat davranıyor ve sık sık talepleri oluyor. Herkese kahve servisi yapmakla uğraşırken, o çay istiyor. Ama sütlü…
İşte bu arkadaş yol boyunca teknenin gölge tarafına yatıyor, böylece kendisinden başka kimse oraya oturamıyor ve sesli olarak müzik dinliyor ya da sosyal medyada takılıyor.
Zaten ortamda yoğun telsiz sesleri var, bir de arada bu çocuğun sosyal medyasından bir çığlık sesiyle irkiliyoruz. Bir ben bir şey söyleyecek gibi oluyorum, bir Sencer…Diğerimiz hemen durduruyor, sonuçta muhtemelen kültür farkı. Bizde değil çalışmaya gittiğin teknede, arkadaşının teknesinde böyle rahat davranamazsın.
İniş havuzlarına yaklaşınca pilot kaptan bizi iyice yavaşlatıyor. Yine çıkış havuzlarındaki tekneyle geçeceğiz. Ama bu sefer onun yanına bir tekne daha gelecek.
Bizi havuzun başlangıcında kanala aborda ediyorlar. Önce bir önceki günkü büyük, manevra teknesi yanımıza yaklaşıyor. Onunla bağlıyorlar bizi. Sonra da üçüncü tekne geliyor. Bir kadın kaptan. Bu sefer trimaran gibi yol alacağız.
İlk havuza aynı şekilde çekiliyoruz. Kapılar kapanıyor. Sular altımızdan çekilmeye başlıyor. Ama bu sefer öyle büyük bir devinim yok. Sakin sakin iniyoruz. Biraz sonra sekiz metre aşağıda, ıslak duvarların yanında, karadaki halat tutucular da bize tepeden bakarken öylece kalıyoruz.
Öndeki kapı açılıyor. Bu kapılar daha havalı. Çift olarak açılıyorlar. Yani arka arkaya iki kocaman metal plaka senkronize olarak açılıyor.
Bizim takıldığımız palamar, kaptana ne zaman öğle emeği yiyeceğiz diye soruyor. İspanyolca az biraz anlayınca biz de bu konuşmaları kaçırmıyoruz tabii. Pilot kaptan da bana dönüp yemeği hazırlayabilir misiniz diyor.
Bir sonraki havuza kadar kısa bir yolumuz var. O sırada yemekleri hazırlamaya başlıyorum. Bu çocukcağız aşağı inip ben acıktım cips yiyebilir miyim diyor. Yemeği hazırlıyorum diyorum. Olsun diyor.
Ona cips verip, yemekleri hazırlamaya devam ediyorum. Dünden kalan pilavı da salçalayarak tazeleyip, bu sefer salata yerine Colon’dan aldığım bir fasulyeyle yaptığım zeytinyağlı barbunyayla servisi yapıyorum. Sencer dümende, biz de yiyecek miyiz diyor. Ne yazık ki kendimce pek fazla pişirdiğim yemeğin hepsini servis yaptığım için bize kalmadığını söylüyorum.
Bu arada da son iki havuza girmiş bulunuyoruz. Yan tekneden yüksek tok bir ses geliyor, sonra da telaşlı insan sesleri. Kıyıdan atılan “maymun yumruklarından” birisi güverteye isabet etmiş. O sırada da hemen yanında direkdibinde oturan yan teknenin yolcusu haliyle biraz panik olmuş.
İlk havuza girişte ben de önde kameraya çekeceğim diye durduğumda beni hemen arkaya kovalamışlardı. Çok haklılarmış. Ve iyi ki hassas noktaları kırılmasın diye kapatmışız.
Havuzlardan çıkana kadar Sencer’in de dümende durmasına gerek yok. Birazcık midemiz kazınarak öne gidiyor, kafa kafaya verip anın keyfini çıkarıyoruz.
Son havuz, son kapı aralandığında aralıktan Pasifik Okyanusu’nu görüyoruz. Artık kaç kez vay be dedik, şahsen sayamıyorum. Sencer dümene geçiyor. Trimaran olarak havuzlardan ilerlemeye devam ediyoruz. Biraz sonra birbirimizden ayrılacağız.
Tam o sırada önden birisi timsah diye bağırıyor. Koşarak gidiyorum öne ve sonunda muradıma eriyorum. Kocaman bir timsah tam önümüzden sinsi sinsi karşı kıyıya doğru yol alıyor, biz yaklaşınca da suyun altına girip kayboluyor.
Biraz sonra tüm tekneler ayrılıyor ve hepimiz kendi yolumuza gitmeye başlıyoruz. Benim tüylerim diken diken. Son ay unutulmaz geçti. Hem büyük vedalarla, hem de aklımdan ne geçirdiysem gerçekleştiklerini görerek. Hem çok ağlayarak hem çok gülerek.
Sadece şükür demek istiyorum. Bir de sağlıkla bir 30 sene daha dilemek…
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.





