Bir otobüs yolculuğunda karşılaştığı ölü bir yunus, hayatının rotasını değiştirdi. O günden beri gözünü denizden ayırmayan Doç. Dr. Arda M. Tonay ile Türkiye denizlerini, yunusları, balinaları ve insanın denize karşı sorumluluğunu konuştuk.
RÖPORTAJ: Mine Gürevin
1998 yılında, İstanbul’da sıradan bir otobüs hayatının yönünü değiştirdi. O gün başlayan merak, bugün Türkiye’nin deniz memelileri üzerine yürütülen en önemli araştırmalarına dönüştü. Aradan geçen yıllarda binlerce mil seyir yaptı, sayısız yunus ve balinayı gözlemledi, Antarktika Bilim Seferi’ne katılan ilk Türk araştırmacılar arasında yer aldı, uluslararası projelerde görev aldı ve Türkiye’de deniz memelileri araştırmalarının kurumsallaşmasına öncülük eden isimlerden biri oldu.
1976 yılında İstanbul’da doğan Tonay, İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi ve Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) Yönetim Kurulu Üyesi olarak çalışmalarını sürdürüyor. Avrupa Deniz Memelileri Topluluğu’nun Türkiye temsilciliğini üstlenen, uzun yılar ACCOBAMS (Karadeniz, Akdeniz ve Mücavir Atlantik Bölgesinde Yaşayan Setase Türlerinin Korunması Anlaşması) Bilim Komitesi’nde Karadeniz uzmanı olarak görev yapan Tonay, bugün CetaGen, CetaFin, CetaBankTR ve uzun soluklu izleme projeleriyle Türkiye denizlerinin hafızasını oluşturan bilim insanları ekibinden biri.
Çocukluğunun Avşa Adası’ndan Antarktika’nın sessizliğine uzanan yolculuğunda yunuslar hakkında doğru bilinen yanlışları, balıkçılıkla deniz memelileri arasındaki hassas dengeyi konuştuğumuz bu röportajda kimi zaman bir yavru yunusun kaybına üzüldük, kimi zaman Ege üzerinde uçarken görülen kaşalotlara hayran kaldık. Finalde sohbet dönüp dolaşıp yine aynı yere geldi: Denizi gerçekten anlamaya çalışan herkes aslında hâlâ yolun başında…
Çocukluğunuzda sizi denize ve deniz canlılarına çeken ilk şey neydi? Arda Tonay’ın hikâyesi nerede başladı?
Çocukken yazlarım hep Avşa Adası’nda geçti. Okul kapanır kapanmaz gider, açılana kadar da kalırdık; neredeyse üç ay. Dolayısıyla kendimi hep Marmara ya da ada çocuğu olarak görürüm. Denizin içinde büyümeme rağmen, açıkçası su altına çok merakım olmadı; hatta çocukken biraz korkutucu bulurdum. Belki denizin altında değil ama içinde ve üzerinde olmak bana hep iyi geldi, hâlâ da iyi geliyor.
Yunuslar ve balinalar üzerine çalışmaya karar verdiğiniz günü hatırlıyor musunuz?
1998’de henüz lisans öğrencisiyken, bir gün Sarıyer’den üniversiteye otobüsle giderken Emirgan kıyısında bir kalabalık, kalabalığın arasında da gri bir beden gördüm. Hemen “inecek var” düğmesine bastım. Yaklaştığımda ölü bir yunusla karşı karşıya olduğumu anladım. O zaman ajandama yazmışım: “Ölü yunus bulursanız Türk Deniz Araştırmaları Vakfı’na haber verin.” Cep telefonu henüz yaygın değildi, bende de yoktu. Birinden telefonunu istedim, vakfı aradım. “Tamam,” dediler, “hocalara hemen haber veriyoruz.”
Fakülteden Ayhan (Dede) Hocam geldi. Bu arada mahallenin delisi olarak anılan biri hayvana sahip çıkmış, yüzerek denizden çıkarmış. “Benim yunusum, vermem,” diyor. Neyse, Ayhan Hocam konuştu, anlaştı, hayvanı aldık ve bagaja koyduk. Hoca arkaya dönüp, “Bu yunusa yarın nekropsi (hayvan otopsisi) yapacağız, gelmek ister misin?” dedi. O gün bugündür yunus kovalıyorum, denize bakıyorum. Ve tabii o günden beri Bayram Hocam (Öztürk), Ayaka Hocam (Ayaka Amaha Öztürk) ve Ayhan Hocam’la birlikte çalışıyoruz. O tırtağa müteşekkirim; her şeyi başlattığı için.

TÜRKİYE’DE 12 FARKLI TÜR VAR
Yıllardır Karadeniz, Marmara ve Akdeniz’de çalışıyorsunuz. Bu üç denizin karakterleri sizce birbirinden nasıl ayrılıyor?
Karadeniz çok acayip bir deniz; çok derin bir çukur aslında, derinliği 2 bin metrelere ulaşıyor. Geçirdiği evrime bağlı olarak 150-200 metre derinliğinden sonra oksijen yok, hidrojen sülfür var; bildiğimiz anlamda oksijene bağlı bir hayat da yok. Ancak üzerindeki incecik tabaka o kadar verimli ki kendi büyüklüğünün 5-6 katı bir alandan büyük nehirlerle tatlı su topluyor. Nehirlerden organik madde geliyor; dolayısıyla bahar ve yaz başında plankton artışıyla balıklar için besin oluşuyor.
Akdeniz ise binlerce yıllık bir kültürün merkezinde, birçok uygarlık için Mare Nostrum – “Bizim Deniz” olmuş bir deniz. Kendi dili (Lingua Franca), kendi kültürü olan; dünya denizlerinin fauna ve florasının yüzde 7,5 ile 18’ini barındıran, barındırdığı türlerin yaklaşık yüzde 28’i endemik olan önemli bir biyoçeşitlilik merkezi.
Marmara Denizi ise -İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile birlikte Türk Boğazlar Sistemi diyoruz- iki deniz arasında bağlantıyı sağlayan; üst tabakada Karadeniz’in düşük tuzlu ve yüksek besinli sularını Kuzey Ege’ye taşıyan, dipten ise yüksek tuzlu ve bol oksijenli Akdeniz sularıyla Karadeniz ağzına hayat veren gerçekten benzersiz bir sistem. O kadar önemli ve değerli ki saatlerce konuşmamız gerekir.
Ve tabii deniz memelileri… Dünya okyanuslarında toplam 94 yunus ve balina türü var. Ancak bilimsel anlamda bunlar “yunuslar” ve “balinalar” diye ayrılmıyor; biz bunlara setaseler (Cetacea) diyoruz. Çok şanslıyız ki Türkiye denizlerinde sekizi daimi olmak üzere toplam 12 farklı yunus ve balina türü yaşıyor; mutur, tırtak, afalina, çizgili yunus, boz yunus, kabadişli yunus, kambur yunus, yalancı katil balina, gagalı balina, kaşalot balinası, uzun balina, mink balinası.
Deniz memelileri üzerine çalışan bir araştırmacı olarak, insanların yunuslar hakkında en yanlış bildiği şey nedir?
Bu soruyu tek bir cevaba indiremem, üzgünüm. En yanlış bilinen beş bilgi diyelim biz. Öncelikle, yunuslar balık değildir. Karada yaşayan dört ayaklı bir memeliyken denizde yaşamaya evrilmiş memelilerdir. İkincisi; yunusların karaya vurarak intihar ettiği düşüncesi. Hayır, etmezler; tam tersi. Düşünün, akciğer solunumu yapıyorsunuz ve hayatınızı denizde geçirmek zorundasınız. En büyük korkunuz boğulmak olurdu. Bu yüzden yunuslar, herhangi bir anormallik durumunda hayatta kalabilmek için içgüdüsel olarak karaya yönelir. Yani ölmek için değil, yaşamak için karaya yaklaşırlar. Üçüncüsü; yunusların teknelerle yarıştığı. Hayır, yarışmazlar ama teknelerle birlikte yol almayı severler.
Dördüncüsü; “yunuslar çok arttı” deniyor. Hayır, artamazlar. Çünkü onlar da bizim gibi memelidir; yavrularını karınlarında taşır, emzirirler. Yılda bir, hatta iki yılda bir yavru yaparlar. Üstelik tesadüfi ağa yakalanma, kirlilik, hastalıklar, gemi trafiği, gürültü ve daha birçok nedenle tehdit altındadırlar. Beşincisi; “yunuslar çok balık yer.” Hayır, yemezler. Vücut ağırlıklarının yalnızca yüzde 2 ila 6’sı kadar beslenirler. Kaldı ki, diyelim çok yediler; bundan bize ne?
Bugüne kadar karşılaştığınız en unutulmaz yunus ya da balina gözlemi hangisiydi?
Hangi birini diğerinden ayırabilirim ki?! Çok taze olduğu için, belki de haziran ayında Ege Denizi’nde, sekiz yıl sonra ikincisini gerçekleştirdiğimiz, ASI-2 uçak sörveyinde kaydedilen beş ergin, bir genç ve bir yavrudan oluşan, kafaları dışarıda dikine uyuyan kaşalot balinası grubu… Hayatım boyunca unutmayacağım bir an olabilir.
İstanbul Boğazı gibi dünyanın en yoğun su yollarından birinde yaşayan yunuslar bu trafiğe nasıl uyum sağlıyor?
Bence mükemmel uyum sağlıyorlar. İstanbul Boğazı’nın yaklaşık 7 bin yıl önce açıldığını düşünürseniz, bizden çok daha önceden beri buradalar. Onlar için hem beslenme hem göç hem de dinlenme alanı. Evet, sualtı gürültüsü oldukça yüksek bir yer. Evet, uluslararası gemi trafiği mevcut ama bu trafik sabit hızla ilerliyor ve gemilerin rotası belli. Dolayısıyla bunca yılda nasıl hayatta kalacaklarını öğrenmişler.
Daha önemli ve ciddi tehdit unsuru ise ani hızlanan ve yön değiştiren motorbotlar ile kıçtan takmalı tekneler. Çünkü ne yapacaklarını yunuslar kestiremiyor. Bir de tabii sonbahardaki balık göçü sırasındaki yoğun endüstriyel balıkçılık var. Balıkların göç etmek zorunda olduğu bu daracık kanalda, devasa takımlarla avcılık yapılıyor. Kullanılan çok güçlü echosounder’lar, yani balık bulucuların çıkardığı sesler, yunusları çok rahatsız ediyor. Hem balıklar hem de yunuslar için bu gırgır avcılığının kısıtlanması gerekiyor.

MARMARA İYİ DAYANIYOR
Marmara Denizi son yıllarda müsilaj, kirlilik ve yoğun insan baskısıyla gündeme geldi. Bir bilim insanı olarak Marmara’nın bugünkü durumunu nasıl görüyorsunuz?
Vallahi iyi dayanıyor. Aposto Gazetesi’nin ocak ayında yayımladığı, sekiz bölümlük bir Marmara yazı dizisi var: Marmara’da Kırmızı Pazartesi. Mükemmel hazırlanmış bir dosya; herkesin okuması lazım. O yazıda Marmara’ya dökülen dereleri ve deşarjları göreceksiniz. İnsanlığınızdan utanırsınız. Marmara’ya bir damla arıtılmamış suyun bile girmemesi lazım.
Yıllardır sahadasınız. Denizlerin son 20-25 yıldaki değişimini en net hangi örnek üzerinden anlatabilirsiniz?
Artık göremediğimiz balıklar ve hâlen mevcut olan tüm balıkların da boylarının küçülmesi… Marmara’da çocukluğumda görmediğim denizanası türlerini görmek, Karadeniz’in Akdenizleşmesine şahit olmak, mesela deri sırtlı kaplumbağanın İstanbul Boğazı ve Karadeniz’de görülmesi bunun birer örneği.
Uzun yıllardır balıkçılarla iç içe çalışıyorsunuz. Deniz memelileriyle balıkçılık arasındaki ilişkiyi bugün nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dünyanın çeşitli bölgelerinde yıllardır yunusların insanlarla birlikte avlanmasından söz edebiliriz. Bu da beraberinde “kültür” kavramını getiriyor. Balıkçının bu avcılığı çocuğuna aktardığı gibi, yunus da yavrusuna öğretiyor. Bycatch’ten, yani tesadüfi ağa yakalanmalardan da bahsedebiliriz. Özellikle kalkan gibi dip balıklarının avında kullanılan dip uzatma ağlarında her yıl Karadeniz’de binlerce mutur ölüyor. Eğer kalkan av yasağı döneminde, 15 Nisan-15 Haziran’da kalkan balığı yiyorsanız, o kalkana muhtemelen yunus kanı değmiştir. Bir de balık azaldığı için aç kalan afalinaların ağlardaki balıkları yerken küçük balıkçıların ağlarına zarar vermesi var. Bu da dünyanın neredeyse tüm kıyılarında görülen bir durum.
KAŞALOT BALİNASINDAN ÇIKAN PEYNİR KOVASI
Denizlerdeki plastik kirliliği ve hayalet ağlar konusunda kamuoyu neyi yeterince görmüyor?
Küçük bir eylemin nelere sebep olduğunu göremiyor bence. 2020 yılında Antalya Kumluca’da karaya vuran bir kaşalot balinasından tulum peyniri kovası çıktı, inanabiliyor musunuz? Hadi denize bilinçli atılmadığını varsayayım; küpeşteye koyduğunuz ve yanlışlıkla denize düşen bir tulum peyniri kovasının, bir kaşalot balinasının belki de ölümüne sebep olabileceğini düşünmek zorundasınız.
Kıyıya vurmuş bir yunusu ya da balinayı incelemek bilimsel ve insani açıdan nasıl bir deneyim? Bu süreçlerde sizi en çok etkileyen olay hangisiydi?
Her zaman en çok yaralayan şey şu oldu: Şimdiye kadar binlerce ölü yunus ve balinaya elimiz değmiştir. İnsan kaynaklı ölümlerde, eğer hayvan gebe ise, en çok işte o zaman etkileniyorsunuz. Çünkü karşınızda iki ölüm var; popülasyon açısından da yeri dolmayacak iki kayıp…
Bugüne kadar yer aldığınız kurtarma operasyonları ya da ölüm vakaları arasında unutamadığınız bir hikâye var mı?
Eskiden her vakayı tek tek hatırlardım, artık hepsini hatırlayamıyorum. Ama en çok, Ayhan Hoca’yla karaya vuran yunus izleme çalışmaları sırasında kumsalları ATV’yle tararken karşılaştığımız toplu karaya vurma vakalarını unutamıyorum. 2016’da bir günde 150’den fazla ölü mutur bulmuştuk; bunların çoğu henüz 1-2 aylık yavrulardı.
Bir de tabii 2023 Şubat’ında Kuzey Kıbrıs’ta toplu ölen gagalı balinalar. Taşkent Doğa Parkı ve Kıbrıs Yaban Hayatı Araştırma Enstitüsü’nün davetiyle Vet. Hek. Erdem (Danyer) ile apar topar intikal edişimizi, Vet. Hek. Işıl (Aytemiz Danyer)’in patolojileri için İtalya’dan gelmesini, bir anda Voltranı oluşturmamızı unutmam mümkün değil. Birinci olayın ölüm sebebini, buna neden olan salgın hastalığın ne olduğunu bulamadık. İkincisinin sebebi ise büyük ihtimalle askerî sonarlardı.

ANTARKTİKA VE ARTVİN’İN HUZURU
Antarktika Bilim Seferi’ne katılan ilk Türk araştırmacılar arasındasınız. Antarktika’yı ilk gördüğünüzde ne hissettiniz?
Ağzım açık kalmıştı! “Dünya’nın ucu” da denilen Ateş Toprakları’ndan, Ushuaia’dan bindiğimiz gemiyle dünyanın en tehlikeli denizlerinden biri kabul edilen Drake Geçidi’ni bata çıka geçmiştik. Sabah uyandığımızda ise inanılmaz bir sessizlik vardı… Ve hissettiğim huzuru ve hayranlığı hâlâ hatırlıyorum. Bu, dokunulmamış ve insan etkisinin minimum olduğu her yer için geçerli aslında. Benzerini Artvin Macahel’de, Gorgit Yaylası’nda da hissetmiştim.
Antarktika araştırmaları uzun vadeli ve çok katmanlı çalışmalar gerektiriyor. Yer aldığınız projelerin temel amacı neydi? Bugün o çalışmalar hangi aşamada ve önümüzdeki yıllarda hangi sorulara cevap vermeyi hedefliyorsunuz?
2016’daki ilk seferin amacı, Türkiye’deki bilim insanlarının bunu yapabilecek gücü ve isteğinin olduğunu göstermekti. Prof. Dr. Bayram Öztürk öncülüğünde, yedi üniversite ve TÜBİTAK’tan 13 araştırmacıyla çok başarılı bir sefer gerçekleştirildi. Ukrayna’nın Vernadsky Üssü’ne gidildi ve alınan örneklerle çok kıymetli bilimsel makaleler yazıldı.
Kambur balinaların kuyruk altı desenleri ve konturları bireye özgüdür. Bu yüzden fotoğrafladığımız beş bireyin görüntülerini Antarktika Kambur Balina Fotoğraf Kataloğu’na gönderdiğimizde, dördü ilk kez kayda geçtiği için TR koduyla kataloğa girdi. Birinin ise daha önce tanımlandığı ortaya çıktı. Nerede fotoğraflandığını biliyor musunuz? 2007’de Ekvator’da! Dokuz yıl sonra aynı bireyi, beslenme göçü sırasında, 4 bin deniz mili uzakta yeniden fotoğrafladık. Bu, dünyanın en uzun göç rotalarından biri.
CetaFin ve CetaBankTR gibi projeler, Türkiye’deki deniz memelileri araştırmalarına nasıl bir miras bırakacak?
Ben hep bir binanın temelini inşa ettiğimizi düşünüyorum. Bir avuç insanın büyük özveriyle kurduğu bu yapı, bizden sonraki araştırmacılara temel olacak. Ayhan Hocamın yürüttüğü pasif akustik izleme çalışması da bunun bir örneği. Düşünsenize, 17 yıldır, dile kolay, Boğaz’daki yunusların hareketlerini yalnızca dinleyerek izliyoruz. CetaGen ile genetik popülasyon yapılarını çalıştık, CetaBankTR ile deniz memelisi doku bankası kurduk. TÜBİTAK destekli CetaFin kapsamında ise yunusların sırt yüzgeçlerini fotoğraflıyoruz.
İstanbul’da İÜ/TÜDAV ekibi, Zonguldak’ta Dr. Nastassia Uludüz, Sinop’ta ise Dr. Uğur Özsandıkçı çalışıyor. Bireye özgü sırt yüzgeçlerini fotoğrafla kimliklendirerek bölgeler arasında göç eden bireyler olup olmadığını anlayacağız. Elimizde 30 yıllık fotoğraflar da var. Komşu ülkelerin kataloglarıyla karşılaştırarak en uzak nereye kadar gittiklerini öğreneceğiz.
Genç bir öğrenci bugün size gelip “Arda Hocam, ben de yunuslar ve balinalar üzerine çalışmak istiyorum” dese ona ilk ne tavsiye edersiniz?
Öncelikle karşımdakinin karakterini tanımaya çalışıyorum çünkü akademik hayat, özellikle Türkiye’de, oldukça meşakkatli bir yol. Zorluklar karşısında yılmayan, çözüm üretebilen; gerektiğinde B, C, hatta D planına geçebilen biri olmalısınız.
Eğer bir gün boyunca bir yunusun gözünden dünyayı görebilseydiniz, en çok neyi merak ederdiniz?
Bir yunusun bir olguyu başka bir yunusa nasıl aktarabildiğini ve tabii çok uzun mesafeleri algılamanın, yani geniş bir “umwelt”e sahip olmanın nasıl bir şey olduğunu hissetmek isterdim. Umwelt’i, bir canlının algılayabildiği çevre olarak tanımlayabiliriz. Sizin umwelt’iniz, görebildiğiniz ya da duyabildiğiniz son noktayı kapsayan bir küredir. Bir köpekbalığının ya da yunusun umwelt’i ise kilometrelercedir.
Köpekbalığı kilometrelerce öteden kokuyu, resifin arkasındaki balığı ise elektrik alanıyla algılar; yunus millerce ötesini dinleyip iletişim kurar. Penguenler kilometrelerce yüzer. Yani onların umwelt’i bizimkinden çok daha geniş. Bu alanı daraltan her şey o canlı için zulümdür. İstediği kadar büyük olsun, gün boyu su pompası sesi dinleyen esaret altındaki bir yunus için orası bir hapishanedir.

DENİZDE ÇÖPSÜZ TEK BİR HAT YOK
Akdeniz genelindeki hava destekli yunus ve balina sayımı kapsamında Ege Denizi üzerinde görev aldınız. Havadan bakınca Ege ne anlatıyor? Sizi en çok şaşırtan gözlem neydi?
ACCOBAMS çatısı altındaki ASI çalışmasının ikinci etabı gerçekleştiriliyor. Sekiz yıl sonra yeniden yapılan çalışmada, Akdeniz ve Karadeniz ülkelerinden onlarca uzmanla, uçaklar ve araştırma gemileri kullanarak deniz memelilerinin dağılımını ve popülasyon büyüklüklerini inceliyoruz. Alçaktan uçarken yalnızca deniz memelilerini değil; kuşları, deniz kaplumbağalarını, köpekbalıklarını, deniz çöplerini, gördüğümüz her şeyi kaydediyoruz.
Ege’de kaşalot balinaları, tırtaklar, çizgili yunuslar, deniz kaplumbağaları ve Akdeniz fokları gördük. Nesli tehlike altındaki, kulaklı folya olarak bilinen dev manta vatozlarıysa inanılmazdı; harikulade canlılar. Ancak deniz çöpü olmayan tek bir hat bile yoktu.
Bilim insanı kimliğinizi bir kenara bırakırsak; sadece denizi seven bir insan olarak Türkiye kıyılarında sizi heyecanlandıran ya da huzur veren yer neresi?
Teke Yarımadası! Likya uygarlığı yani… Her zaman oraya beni çeken bir şeyler var. Eşim Öykü (Yağcı Tonay) ile vakit buldukça parça parça da olsa Likya Yolu’nu yürüyoruz. Olağanüstü bir coğrafya.
Hayatını denizleri anlamaya adamış biri olarak, Türkiye denizlerinin geleceğine baktığınızda sizi umutlandıran ve endişelendiren şeyler neler?
Sınırlı kaynakları sınırsızmış gibi kullanmak, bence sadece Türkiye’nin değil, tüm insanlığın en büyük problemi. Yarın yokmuş gibi davranıyoruz. “Her şey bizim için” düşünce yapısını hiçbir zaman anlamadım. Sistemi yönetmek yerine ona uyum sağlamayı bakalım öğrenebilecek miyiz…
Eğer bilim insanı olmasaydınız, kendinizi hangi mesleği yaparken hayal ederdiniz?
Kendimi hep doğada ve hareket eden bir taşıtın içinde iyi hissettim. Dolayısıyla deniz biyolojisi çalışmasaydım, jeolog ya da arkeolog olsaydım da mutlu olurdum. Bilim insanı olmak merakla ilgili. Merakınız varsa bilim insanı olmaya yatkınsınızdır çünkü mesele soru sormakla başlıyor. Tabii öğrenme isteğiyle de… Ama bilimle uğraşmasaydım, büyük ihtimalle gazeteci olurdum diye düşündüğüm olmuştur.
Son olarak deniz, Arda Tonay’a bugüne kadar ne öğretti?
Esnek olmayı. Çok hızlı değişen ortamlara uyum sağlamayı… Ve deniz hakkında öğrenmenin hiç bitmediğini.
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.





