Karayipler’in korunaklı sularından San Blas’ın turkuaz resiflerine uzanan bu etap, sert geçişler, dost tekneler, uzun vardiyalar ve denizin her zamanki sürprizleriyle gerçek bir açıkdeniz hikâyesi anlatıyor.
CURAÇAO – KOLOMBİYA
10 MART – 15 MART
Sabah erken güneş doğarken demiri alıyoruz. Bu sefer zamanlama önemli, planladığımız hava koridorunu yakalayabilmek için belli saatte belli yerde olmamız gerek. Önce bu seyri yapacağımız dost İspanyol teknemiz Da Vinci çıkıyor yola, sonra biz. Curaçao Spanish Waters’a girerken tecrübe ettiğimiz dapdar yerden girdiğimiz gibi çıkıyor, hemen hızımızı alarak Aruba’ya doğru dümen tutuyoruz. Deniz biraz dalgalı, okyanus dalgalarından daha sık ve daha yüksek ama uyum sağlayabiliyoruz. Ya artık biz alıştık ya da beklentimizi doğru ayarlıyoruz.
Dokuz saatlik bir seyir sonrasında Aruba’ya yaklaşırken adanın 2. Dünya Savaşı’ndan kalan silolarla dolu olmasına şaşırıyor, bitki örtüsünün de bizim İç Anadolu’ya benzediğini görünce bu adada tek gün kalma kararımızdan mutluluk duyuyoruz.
Hollanda Antilleri’nde genelde karşılaştığımız gibi burada da koy yok, adanın güneyinde kıyıya paralel bir resif çizgisi var. Orada bu adanın tek korunaklı yerine, hemen havalimanının yanına demir atmayı hedefliyoruz. Koya doğru yaklaşırken uçaklar neredeyse tepemize iniyorlar. Egzoz kokuları da ayrı bir sıkıntı, karaya çıkma şevkimiz iyice kırılıyor. “Bu gece uyuyalım, yarın teknede dinlenelim” diyoruz, en iyisi olacak sanırız.
Ertesi gün Da Vinci ekibini yemeğe çağırıyoruz. Ortak seyri konuşacağız, bir de ben onlara okey öğreteceğim. Hazır dört kişi bulmuşum. Onlarda da aynı şekilde ıstaka ve taşlarla oynanan bir oyun varmış ama bizimkinden biraz farklı. Ben arkadaşlara bizdeki jokerin her el değiştiğini anlatamıyorum. Her turda birisi “bittim” diyor ama joker sayısı yerine geçen göstergeyi joker olarak kullanmış oluyor. Özetle bu civardaki en zor yol öncesi bol eğlenerek ve tekneden hiç inmeden, botu da indirmeden keyifle bir gün geçiriyoruz.
Ertesi gün tam da planımıza göre saat 16:00’da yola çıkıyoruz, güzel bir seyir başlıyor. Artık hayli alıştık ama gelecekte bir şeyler olacak endişesiyle de diken üstündeyiz, uyku hak getire… Zira önümüzde hava durumuna ne zaman baksak sert rüzgârlar gördüğümüz bölgeler var. Kolombiya kıyısında Barranquilla’dan büyük bir nehir denize açılıyor mesela, üstüne üstlük burada bu bölgenin en yüksek dağı da var. Dolayısıyla her an ani bir rüzgâr basmasına hazır olmak lazım. Hele bir de yağmur yağdıysa eğer, nehir geçtiği yerlerden topladığı her şeyi denize döküyor. Hatta denizin üzerinde arabalar, inekler bile görülüyormuş. Dolayısıyla yolu biraz uzatmak pahasına kıyının 10 mil kadar açığından geçmeyi planlıyoruz.
Gerçekten de ilerledikçe rüzgârımız artıyor, dalgalarımız yükseliyor ve nereden geldikleri belli olmuyor. Rüzgâr biraz azaldı dediğimizde bakıyoruz, 29 knot esiyor. Gece yaklaşıyor, bu gece ürkütücü olacak. Yelkenleri minicik yapıyoruz. Yine de uçuşuyoruz. Hatta yolda balık geliyor, yelkeni tam kapatalım yavaşlayıp kendisini içeri alalım diyoruz ancak kuru direk bile 5 knot hız yapıyoruz. Zaten balık da koparıp gidiyor.
Gece beklendiği üzere hava bindiriyor. Rüzgâr bağıra çağıra tam arkamızda, dalgalar beklenmedik yerde, ayakta durmak ne mümkün, heyecanla ilerliyoruz. Bu arada Da Vinci teknesinden haber geliyor. Arkamızdan gelen diğer İspanyol teknesi Mayday çağrısı yapmaya başlamış. Kolombiya’da da İspanyolca konuşuluyor. Da Vinci ekibi telsizden kurtarma sürecini canlı takip ediyor, arada da bize haber veriyor. Birkaç saat içinde -şükür ki- Kolombiya sahil güvenlik o tekneye ulaşıyor ve yine şükür ki tekneyle birlikte adamı sahile çekiyorlar.
Bu arada Sencer, artık açıktan gitmeyelim, yoksa Cartagena’ya girmek için güneye döndüğümüzde bu dalgayı yandan alırız ve hiç hoş olmaz diyor. Yavaş yavaş açıyı küçülte küçülte kıyıya yaklaşıyoruz. Sabah olduğunda artık Cartagena için güneye dönme zamanı geliyor. Çok kısa bir süre yandan alıyoruz dalgaları. Sonra da zaten karanın koruması altına giriyor ve hatta rüzgârsız kalıyoruz. Hava durumuna baktığımızda arkamızın yine sert olduğunu görüyoruz. Biz tam kıyısından kaçıp çıkmışız. Da Vinci, üç saat arkamızda. Bu saatleri korkunç geçiriyorlar, şükür onlar da sağ salim çıkıyor fırtınanın içinden.
Cartagena’ya girmek için aslında çok daha kısa bir yol var. Ama iki yüzyıl önceki savaşlar sırasında gemilerin doğrudan şehrin kucağına girmesini engellemek için suyun altına, deniz üstünden asla görülmeyecek şekilde duvarlar örmüşler ve derinlik çok oynak. Sadece yolu çok iyi bilenler girebiliyor, hatta onlar vızır vızır geçiyor. Oysa her sosyal platformda sakın buradan girmeyin, kesin bir duvarın üzerine oturursunuz yazıyor. Bu durumda kocaman bir adanın çevresinden dönerek şehre girmemiz gerek, bu da ek 20 mil demek. Olsun, güvenli olsun da…
Yavaş yavaş ilerliyoruz ve fakat suyun üzeri gittikçe karışıyor. “Bu aralar yağmur yağmadı, nehir bir şey getirmemiştir” tezimiz pek doğru değil. Bol bol ağaç dalı, muz ağacı parçaları, az biraz terlik, çer çöp… Her şey var suyun üzerinde. Zaten suyun rengi de kahverengi.
Ben teknenin önüne gidiyorum, hem video çekmek hem de önümüzde büyük bir şey olursa arkaya söylemek için. Sencer sesleniyor dümenden, “Sema, derinlik ölçer çalışmıyor! Dümene gel”. Arkaya koşturuyorum, sistemi kapatıp açıyoruz. Yok, derinlik ölçerimiz sizlere ömür. İşin güzel yanı da demir atacağız, artık haritalara güvenmekten başka çaremiz yok.
Keyfimizi bozmuyor, çevreye baka baka ilerliyoruz. Hiç böyle bir yer beklemiyorduk açıkçası, yaklaştıkça Dubai gibi bir yere gelmişiz gibi görünüyor. Yüksek gökdelenler arka arkaya sıralanmış, yanımızdan hızla motoryatlar geçiyor. İçlerinde de onlarca insan. Arkamızda eskiden Escobar’ın evinin olduğu ada var, muhteşem bir doğa güzelliği imiş. Bu hızlı tekneler oraya turist taşıyorlar ya da yetiştiriyorlar diyelim.
Normalde ben üç metreyi görünce söylenmeye başladığımdan derinlik ölçerin çalışmaması belki de iyi oluyor. İçeri girdikçe giriyoruz, suyun altını görmek imkansız ama iç sesim sığlığa geldiğimizi söylüyor. En son artık şehrin kordon boyunu gördüğümüzde şamandıralarla ayrılmış deniz geçidinden içeri doğru dönüyor ve kapkahverengi bir suya demirimizi atıyoruz. Hemen arkamızda güzel bir marina var. Önümüz muhteşem bir şehir manzarası. Yüksek binalar bitti, eski şehrin dibindeyiz.
Kahvaltı yaptıktan sonra ben biraz dinleneyim diye uyumaya gidiyorum, üç saat sonra Sencer uyandırıyor, öyle kendimden geçmişim.
Ertesi gün botumuzu indiriyoruz ve hemen arkamızdaki değil, bir arkasındaki az biraz eski marinaya gidiyor, bir hafta için dingimizi koymak karşılığında 27 dolar ödüyoruz. Kolombiya’ya giriş için acente kullanmak zorunlu olduğundan daha önce konuştuğumuz kişiyle buluşuyor, ona güvenerek pasaportları hiç tanımadığımız bu kişiye veriyor ve kendimizi eski şehre atıyoruz. Bu sefer de Dubai gibi bir yer beklerken sanki bir İspanya şehrine benzer bir yer bulunca tam ters köşeye savruluyoruz. Çok estetik, renkli, canlı, her yerinden müzik fışkıran, parkları ve meydanlarıyla şahane bir şehir burası…
Dört gün müthiş zaman geçiriyor, San Blas-Panama yoluna hazırlanıyoruz. Sonarımız sizlere ömür. Normalde aletin altında 10 santimlik bir çıkıntı olur, buraya girerken denizin üstündeki bir dal kırıp atmış o parçayı muhtemelen. Toparlanması mümkün değil. Aslında tam da bundan sonra kullanacaktık kendisini. Ya buradan yeni bir derinlik ölçer almalıyız ya da daha önce kullandığımız derinlik ölçeri tekrar çalışır hale getirmeliyiz. Burada bir dükkâna sorup derinlik ölçerin fiyatını öğrenince Sencer elimizdekini çalıştırmaya karar veriyor. Abartmıyorum, tam dört saat uğraşıyor. Hangi kablo nereye gidiyor, hangi kablo nereden çıkıyor santim santim inceleyerek sonunda aleti çalışır hale getiriyor. Eskilerin dedikleri gibi eşeğimizi yeniden bulmuş gibi oluyoruz ve pek seviniyoruz. Artık seyre hazırız. Atlantik Okyanusu’nu solo olarak ilk geçen Türk kadın Başak Mireli ve eşi Ömer tekneleriyle uzun süredir San Blas’talar ve ne güzel ki bizi bekliyorlar.

SAN BLAS
23 MART – 2 NİSAN
Bu bizim Atlantik’teki son gece gündüz gitmeli pasajımız olacak. Sabah erkenden çıktığımız seyir oldukça sakin, keyifle geçiyor. Hele bir de akşamüstü tam önümüzde bir güneş batıyor ki nutkumuz tutuluyor, dakikalarca gözümüzü alamıyoruz. Atlas Okyanusu bize şahane bir veda ediyor.
San Blas adaları doğudan batıya yayılmış 365 adadan oluşuyor. Panama’ya giriş batıdaki karaya en yakın adadan yapılıyor. Bunun için önce en batıdaki El Porvenir’e gitmek sonra 30 mil kadar geri gidip diğer adalara dönmek gerekiyor. Biz de öğleden sonra El Porvenir’e ulaşır ulaşmaz ülkeye giriş yapmak için demiri atıp karaya botla çıkıyoruz.
Gelirken okuduklarımızdan San Blas’ın, çevresindeki bu kadar medeniyete tezat olacak şekilde, oldukça basit yaşam standartlarına sahip Kuna Yala kabilesine ev sahipliği yaptığını öğrenmişiz. Bu kabile pigmelerden sadece bir tık uzun olmalarıyla ünlü. İnsan, tüm toplumdan uzun olmayı yaşamadan gerçekten anlamıyor, ülkeye giriş için gittiğimizde kendimi dev gibi hissediyorum. Özellikle oturan ve çok güler yüzlü davranan polis ayağa kalktığında Sencer’le göz göze geliyoruz.
Geceyi El Porvenir’de geçiriyoruz ve bir süre için yaptığımız son gece seyrimizin yorgunluğunu atıyoruz. Yarın Başakların yanına gideceğiz.
SAN BLAS – TURTLE ISLAND
2 – 5 NİSAN
Çok heyecanlıyız, biraz sonra bir yıl önce tanıştığımız ama sanki yıllardır tanıdığımız Başaklarla buluşacağız. Bize gönderdikleri lokasyona coşkuyla yaklaşıyoruz. Yaklaştıkça da haritadan adaya uzak olan bölgelerde ve aslında yolumuzun üstünde derinliğin aniden bir metreye düştüğünü görüyoruz. Altımızda resifler var. Çok dikkatli olmalıyız ama Sailing Istanbul’a çok güveniyoruz, hemen iskelesine demir atacağız. Başak elinde drone ile hazır, biz yaklaştıkça bizi çekiyor. Çevremize inanamaz gözlerle baka baka ve aslında artık salmamızın değdiğini düşündüğüm anda demir atıyoruz. Sencer’le “evlilik kurtarıcı” denen kulaklıktayız, bilhassa söylemiyor derinliği bana. Zira 3 metreye demir atmışız. Altımızda tam da dileklerde söylendiği gibi bir karış su ya var ya yok yani.
Demir attığımız yer sanıyorum şimdiye kadar demir attığımız en güzel yer. Koy değil. Metrelerce önümüzde doğanın yaptığı resiflerden kocaman bir dalgakıran var. Bu kocaman seti sanki bir belediye bilinçli olarak inşa etmiş gibi. Hemen karşımızda koskoca okyanus kocaman dalgalarla kırılarak bitiyor, olduğumuz yere hiç solugan gelmiyor. Rüzgâr geliyor ama dalga yok, dümdüz suyun üzerindeyiz. Okyanusun dalgalarını tribünden seyrediyor gibiyiz.
Toparlanıp o akşam yemeğe SV İstanbul’a gidiyoruz. İki Türk teknesi bir olunca ortamda börülceler, mücverler, cacıklar uçuşuyor. Çok şanslıyız çok.
Ertesi gün okey oynamak için sözleşiyoruz. Ben şu tura çıktığımdan beri okey oynamaya üçüncü ve dördüncü arıyorum. Şükür ki Ömer de okey oynamaktan çok zevk alıyor. Ertesi gün bize Türk kahvaltısına geliyorlar. Beraber yapacağımız kahvaltı için son Türk sucuğumuzu saklamışız, sabah için taze ekmek yapılmış. Keyifle kahvaltı sonrası açıyoruz ortaya okeyi. İnsan yedi saat oynar mı! Sohbet sohbeti açıyor, bir yandan da oyun devam ediyor. Nasıl keyifli bir gün. Akşamüstü Da Vinci teknesindeki İspanyol arkadaşımız Xantal uğruyor, onu da sohbetin içine çekiyoruz. Ve akşam yemeği için sözleşerek ayrılıyoruz.
Ertesi gün sabah ben denize atlıyorum. Ayağımda da paletler. Hemen arkamızdaki resiflere yüzme planım var. Sencer teknede bir şeylerle uğraşıyor. Yüzerken ilk önce, İngilizcede “conch” olarak geçen deniz kabuklusunu deniz tabanında yürürken görüyorum. Hayatımda ilk defa… Kocaman etli bacaklara sahip bir örümceğin eteği varmış da, eteğini dizlerinin üzerine kaldırmış koşuyor gibi görünüyor. Çok şaşırıyorum, resiflere doğru yüzmeye devam ediyorum.
Denizin dibine odaklanmışken yanımdan bir karaltı geçiyor, kafamı bir çeviriyorum. Kocaman bir köpek balığı. Arkasında bir tane büyük, bir tane daha küçük yüzgeç var. Hani hepimizin travması olan Jaws’ın yaklaşırken denizin üstünde görünen üçgenlerinden iki tane var yani. Kanım donuyor. Anlık olarak suyun üzerine çıkıp çığlık atarak Sencer’i çağırmayı tartıyorum. Yok, olacak şey değil. Rezil olması da cabası. Kollara, bacaklara kuvvet, hayatımın en hızlı yüzüşünü yapıyorum. Benim şapada şupada palet çırpmamdan korkan hayvancağız da aslında gerisin geri yüzmeye başlıyor, ama benim umurumda değil.
Teknenin merdivenine ulaştığımda nefes nefeseyim. Sencer’e diyorum ki “Aşağıda köpek balığı var, sakın gitme”. Sencer ise alıyor kamerayı atlıyor denize, köpek balığının peşine… Çektiği videoyu daha sonra izlerken, kayanın arkasına sığınmış köpek balığını gördüğünde irkilmesini fark edince yüzüme “Ben demiştim” ifadesini yerleştiriyorum tabii ki.
Yaşadığımız tecrübeyi hemen herkesle paylaşmak istiyoruz yine. Ömer Öcel diyor ki sorun yok, bunlar çok çekingen. Balık avlayıp da kanını suya salmadığınız sürece saldırganlık yapmazlar. Bir de diyor ki, eğer bıyıkları varsa hiç korkmayın, yunuslardan halliceler. Aman ne güzel, bıyığı var mı yok mu kontrol edene kadar gideriz zaten okkanın altına…
29 Mart evlilik yıldönümümüzdü, bu yıl 29’uncu yılımızı kutlayacağız. Akşam baş başa yemek yiyeceğiz ama gündüz çevredeki adaları botla gezmek istiyoruz. Başaklar burayı çok iyi biliyor. Kahvaltı sonrası onların mihmandarlığında yola çıkmayı planlıyoruz.
Adalar oldukça yakın, çok da yol almayız herhalde diyerek benzinli motoru değil, elektrikli motoru taktığımız botumuzla SY İstanbul ekibini almaya gidiyoruz. Hemen yola çıktıktan ve rutin sabah hoşbeşinden sonra Sencer elektrikli motorla çıktık ama iyi mi yaptık acaba diye soruyor. Biz bu dörtlüyle beraberken hiç seri karar alamıyoruz. Herkes fikrini söylüyor ama sonunda “siz nasıl isterseniz” diye bitirince bir türlü karar çıkmıyor. Bu sefer de kimse 10 dakikadır gitmekte olduğumuz yolu gerisin geri dönelim demeye gözü kesmediği için -en azından benim kesmediği için- “Ne olacak canım, bakın şarjı sonuna kadar dolu, hiç de bir şey olmaz” diyerek yola devam etmeye karar veriyoruz. Yani konuşurken bir yandan da gidince doğal olarak öyle gelişiyor…
İlk önce yüzme havuzu denen yere gidiyoruz. Hoş burada her yer yüzme havuzu gibi berrak. Ortada 10 metre yarıçaplı bir adacık var. Zar zor denizin üstüne çıkmış. Üstünde hiçbir şey yok, sadece kum ve kum üzeri canlıları. Ama birçok “lancha” gelip gidiyor buraya. (Buradaki turist taşıyan kayıkların isimleri lancha.) Adanın üzerinde de yürüyen, ada bitince kendini denize atmak için kafasında şnorkeliyle dolaşan insanlar var.
Biz de adaya yaklaşıp botu denizin ortasında bırakıyor, bot demirimizi atıyor ve suya atlıyoruz. Aman Tanrım, suyun altı şenlik. Balıklar, resifler çeşit çeşit. Yuvarlak resifler de var, ağaç dalı gibi olanlar da, çiçek şeklinde olanlar da… Ters yüzen balıklar görüyorum, sanki kuyruğuna kuyruğuna yüzüyor. Yaklaşınca fark ediyorum ki aslında gözü sandığım yuvarlak, balığın kuyruğunun üzerinde sahte bir göz. Hayvan haliyle doğru tarafa yüzüyor. Düşmanlarını şaşırtmak için doğanın yarattığı bu göze sahip hayvana bakıp bakıp ben de şaşırıyorum. İncecik kılıç balığı benzerleri, minik mantalar ve yoğun resiflerin arasına saklanmış bir barakuda…
Bilenler bilir, ben barakuda sevmiyorum. Burada da sokak kabadayısı gibi duruyor. Yüzmüyor hayvan. Suyun içinde duruyor. Ve bakıyor. Ben yolumu değiştirip, tam ters tarafa yönleniyorum.
Bugün benim asıl gitmek istediğim San Blas’ın San Blas olmasını sağlayan, Atlantik tarafındaki büyük bir set oluşturan, teknemizde de uzaktan gördüğümüz resifler. Ekip kırmıyor beni sağ olsun, biraz uzakta da olsa (yaklaşık 2.5 mil ) bu doğal dalgakırana gidiyoruz. Kocaman dalganın toplaşıp, hatta bazen içindeki deniz canlılarıyla resife bindirmesini izlemek çok etkileyici. Aniden kendilerini sığ suda bulan canlılar hoplaya zıplaya tekrar denize dönmeye çalışıyorlar, onlar için o kadar ani bir derinlik farkı. Bizim için de o kadar büyük bir dalga boyu farkı ki, bileklerimize gelen sudan iki üç metrelik dalgaların tam önümüzde kırılıp yok olmalarını seyrediyoruz. Sanki bir tiyatro oyunu izleyicisiyiz, okyanus da başrolde.
Yolda giderken Sencer suyun altında kocaman bir manta görüyor. Başak her zamanki coşkusuyla takip edelim diye bağırıyor. Sencer de hemen coşkuya ortak oluyor ve biz tam hız mantanın peşinden üç beş dakika botla gidiyoruz. Tekrar normal hıza döndüğümüzde bir bakıyoruz ki motorun şarjı 2 tık kalmış. Takibe başlamadan önce 8 tıktı oysa. Ben yola çıktığımızdan beri pilimiz bitecek ve yolda kalacağız derken, Ömer kalsak da bir çaresini buluruz, biri bizi çeker diyor. Bu nedenle pil bittiği anda ben başlıyorum, “Demiştim demeyi de hiç sevmem” demeye. Ömer, “Kardeşim rahat ol, nasıl olsa çare buluruz” diyor. Ben artık Ömer’e Ömer demiyor, kendisine Polyanna diye hitap etmeye başlıyorum.
Akıntı olan yerde kürek ve akıntıyla, olmayan yerde motorun son canıyla teknelerin bulunduğu koya ulaşıyoruz. Şapkasını almayan Sencer’in alnı artık mora dönüyor. Tam koya girerken elektrikli motor hata verip duruyor, iş kürekçilerimize, yani Sencer ve Ömer’e kalıyor…
Başlıyorlar çekmeye ama akıntı o kadar kuvvetli ki, değil ileri biraz geri bile gidiyoruz. Tam o sırada Ömer uzakta minicik botu ve kafasında koni şeklindeki yerel şapkasıyla tıngır mıngır giden bir adam görüyor, ortamda nasıl bir adrenalin varsa hemen tanıyor adamcağızı. Teknesinin ismi Orka olan bir kaptanmış kendisi. Ömer, bir yandan “Orka” diye bağırıyor, bir yandan da “Başak, bak, Orka. Söyle ona durumumuzu” diye Başak’ı dürtüyor.
Orka, sesimizi duyuyor, botunu bize doğru çeviriyor. Yanımıza gelince sanki aşikâr değilmişçesine dördümüz birden durumumuzu anlatmaya başlıyoruz. Orka, İngilizce bilmiyor ama haliyle anlıyor. Bize halat atıyor, başlıyor çekmeye. Sonra diyor ki, “Yok! Benim motor, içinde sizin olduğunuz botu çekemeyecek. Ben motoru size vereyim ve sizin bota geçeyim, benim botu arkadan çekelim. “
Öyle yapıyoruz. Üç dakikalık yolu 30 dakikada gidiyoruz, ama gidiyoruz. Nasıl minnettarız Orka’ya. Ben nazar boncuğu ve şarap, Sencer yakıt hediye ediyor ve binlerce teşekkür ediyoruz. Orka yine tıngır mıngır kendi botuna doğru yönleniyor. Ömer de bana dönüp “N’oldu Polyanna? Hani n’oldu?!” diyerek son sözü söylüyor.

Akşamına Sencer’le buradaki tek restoranda baş başa yemek yiyoruz. Şahane bir balık tabağı ve taze sıkma hindistan cevizi ve mango suyuyla leziz mi leziz Pina Colada. Özetle evliliğimizin en ilginç, neşeli, eğlenceli, unutulmaz yıldönümlerinden birini kutlamış bulunuyoruz.
Ertesi akşam “potluck” yapılacak. Yani burada kalan teknelerdekiler kendi yemeklerini ve içeceklerini alıp gelecekler, adalardan birine çıkılacak, ateş yakılacak. Keyif yapılacak hem de diğer teknelerle tanışılacak. Biz mangalımızı, etimizi ve Başakları alıp adaya botla gidiyoruz. Piknik denince de biz! Bakınız bu konuda çok iddialıyız. Adaya çıkıyoruz. Botumuzu bağlıyor, hatta arkadan da demir atıyoruz. Yemeğe geçiyoruz.
San Blas adaları aslında birkaç on sene sonra yok olacaklar. Su seviyeleri gittikçe yükseliyor. Hatta yemekte bu olduğumuz adaya sekiz senedir gelmekte olan bir çift de var ve adanın sekiz sene önce çektikleri fotoğraflarını gösteriyorlar. Ada bariz üç dört metre küçülmüş. Kıyıda yürürken gördüğümüz yola doğru sarkan ağaçlar da bu hırçın deniz yüzünden sarkıyorlar aslında. Her sene denize en yakın ağaçları, deniz içine alıyormuş zaten.
Bizim bot da dalgalarla kıyıya vurunca Ömer ve bir İtalyan olan Paolo bizim botu biraz daha öteye götürüyorlar. Sencer o sırada mangal başında tabii ki. Katılımcılardan birinin şef olmasından mütevellit leziz bir yemek ve herkesin kendi dilinde şerefe diyerek bağırdığı kutlamalardan sonra pikniğimiz bitiyor. Eşyaları topluyoruz, bota doğru hareket ediyoruz. Heyhat, bot yok!
Ömer’i hiç bu kadar panik olmuşken görmüşlüğüm de yok. Başak, “Botu bağlamadın mı?” diye soruyor. “Yoo, karaya çektik gerek yok diyerek bağlamadık” cevabını alıyor. Deniz bu, kara mara dinler mi ufak ufak almış çekmiş botu. Karanlık, şükür ay var ama hani ışıkları olmayan tekne görünür de başıboş bot görünür mü! Ben her zamanki kötümserliğimle botu kesinlikle kaybettiğimize kanaat getiriyorum. İçimden diyorum ki Panama’ya biraz daha erken gideriz, yeniden bot alınır vs. Sencer ile Ömer, Paolo’nun botuna atlıyorlar. Başak, San Blas WhatsApp grubundan yardım istiyor. Gelenlerden birinin botuna atlıyor, o da aramaya çıkıyor. Biz Paolo’nun eşi ve eşyalarla sahilde kalıyoruz. O da aynı fikirde, bot gitti. Ama onun fikrine göre yarın biri bulup getirir.
Biraz sonra karşıdan minik bir ışık görüyoruz. Paolo tek başına dönmüş. Sencer ve Ömer’i karşı adaya -ki buraların tek restoranının olduğu adaya- bırakmış. Hadi sizi teknenize bırakayım diyor. Eşyaları yüklüyoruz, Sal’a doğru yaklaşırken yeniden bir ışık görünüyor.
Ve yaşasın, Ömer ve Sencer bizim botu bulmuşlar. Bot, özgürlüğünü ilan edince otopilota bağlamış sanki kendini, gitmiş arkadaki adanın barına yakın bir yerde karaya vurmuş. Kahkahalarla gülerek geliyorlar, hep beraber Sal’a çıkıyoruz, bir kutlamacık da burada yapıyoruz. Ve Ömer dönüp “Eee, demek Polyanna?” diyor.

LINTON BAY MARİNA, PANAMA
5- 17 NİSAN
Botu bulduğumuz için Panama’ya doğru gitmemize gerek yok diye düşünürken Ankara’dan gelen kötü bir haberle kararımızı değiştiriyoruz. Sencer’in annesi hastanede ve durumu kötü. Panama’ya yaklaşalım, gerekirse Sencer Türkiye’ye döner diyoruz. Anneyi takibe alıyoruz, bir gün iyi, bir gün biraz kötü. Bu arada Ottawa’daki kızımızın ev arkadaşı Tuana turist olarak günübirlik San Blas’a geleceğini haber veriyor. Aslında buralara Kanada’dan çok gelen oluyor. Bu tur programlarında bir günlük San Blas gezileri konumlandırıyorlar, Tuana da bu şekilde günübirlik gelecek.
Hemen ertesi gün cumartesi ve Tuana’nın geleceği gün. Bana programı önceden attığı için ilk gittiği adaya botla gideriz onları orada görürüz diyoruz. Gelin görün ki iki arkamızdaki bu adaya gittiğimizde bizimkileri bulamıyoruz. Kendisine telefonla da ulaşamadığımız için acaba kaçırdık mı, programdaki diğer adaya mı gitti diyerek ikinci adaya gittiğimizde o adanın da çok kalabalık olduğunu ama bizimkilerin orada da olmadığını görüyoruz. Hafta sonu olunca buraları çok kalabalık oluyor demek ki.
Tam o sırada “Biz geldik” mesajı geliyor. Tekrar toparlanıp ilk gittiğimiz adaya dönüyoruz. Pek bir şey değişmemiş, yine bulamıyoruz. Tekrar mesaj geliyor, meğer onları buraya getirecek lanchalar bizimkileri unutmuş. Sonra apar topar başka bir adaya götürmüşler. Botla birkaç denemeden sonra doğru adayı ve Tuana’yı buluyor, seviniyoruz. Bu vesileyle San Blas adalarının dört tanesini daha botla gezmiş oluyoruz.

Fakat gece telefon geliyor, durum iyi değil. Sencer’in Türkiye’ye dönmesi lazım. Sabah erkenden Panama Shelter Bay’e doğru yola çıkıyoruz. Aslında 40 mil ileride Linton Bay marina var, biraz daha küçük ama hem daha önce varırız, karanlığa kalmayız diye düşünerek rotayı Linton Bay’e çeviriyoruz. Bugün pazar marinalarda kimseyi bulmak mümkün değil.
Yolda Da Vinci teknesiyle görüşüyoruz. Onlar Linton Bay marina dışında demirdeler. Durumu öğrenince Da Vinci teknesinin kaptaniçesi Xantal, ben hallederim diyerek marinayla konuşmaya gidiyor. Gerçekten de ne yapıyor ediyor, bize acil durum yerini ayarlıyor.
Linton Bay marina aslında yol kenarına yapılmış, hatta yapılmakta olan, orman içinde bir marina. Orman derken tropik ormandan bahsettiğimizin altını çizelim tabii ki. Karaya doğru hayli içeri girmiş olsak da karşısında bir resif olmayınca okyanus dalgalarını pek kesemiyor ve hayli solugan alıyor.
Sencer hemen ertesi güne bilet buluyor. Gece kalınca bu acil durum yerinde tekneyi, içinde ben ve Sakin’le bırakamayacağını görüyor. Zavallı Sal, soluganı yandan alıyor, hareket etmek istiyor, ama yüzen pontona bağlı olduğu için istediği salınımı yapamıyor. Aynı anda yüzen ponton da başka bir salınımda olduğu için bütün gece çekişe çekişe bir hâl oluyor. Teknecik, üzerindeki eyeri atmaya çalışan at gibi hareket ettikçe biz de içeride devamlı yataktan itiliyoruz. Bu arada gece ormandan değişik hayvan sesleri geliyor. Köpek desem değil, kuş desem değil. Meğer maymunmuş. Buralarda çok varmış. Hatta arkadaki adada tek yaşayan bir tane varmış, bayağı insanlara sarılıyormuş. Belki Sencer yokken giderim. Yalnız olunca ne yapacağımı şaşırmış olabilirim.
Hemen ertesi sabah daha doğru bir yer için marina ofise uğruyor Sencer. Diyorlar ki yer yok. Xantal burada da devreye giriyor. İspanyolca konuşarak ikna ediyor ve daha korunaklı bir yer kapıyor, biz de oraya geçiyoruz. Yine sallanıyor ama en azından bu sefer önden alıyoruz soluganı.
Öğleden sonra Sencer hazırlanıyor ve Türkiye’ye gidiyor. Ben ve Sakin bir süre bu marinada kalacağız. Umarım her şey yolunda gider.
Devam edecek…
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.





