Ankara’daki beyaz yakalı yaşamından Kaş’ta bir yelkenlide yaşamaya uzanan yolculuk… Gökmen Argun, mavi hayatın içinde beyaz yakalı kimliğini sürdürürken, 29 Eylül adını verdiği teknesiyle kurduğu bağı ve denizle tanışmasının farklı evrelerini anlatıyor.
YAZI: Gökmen Argun
GÖKMEN ARGUN KİMDİR?
Gökmen Argun, ODTÜ Şehir Planlama lisans ve Bölge Planlama yüksek lisans mezunu bir doğa korumacı. Özel sektördeki çalışma hayatının ardından 28 yıldır sivil toplum ve çevre alanında; aktivistlikten dernek kuruculuğuna uzanan farklı görevlerde yer aldı. Son 17 yıldır Birleşmiş Milletler bünyesindeki SGP programının ulusal koordinatörlüğünü yürütüyor. Türkiye’nin Önemli Doğa Alanları kitabının yapım koordinatörlüğünü üstlenen Argun, Tansu Gürpınar ve Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin hayat öykülerinin de aralarında bulunduğu beş kitabın editörlüğünü yaptı.
İçinden kayıklar, rüzgârlar geçen aile hikâyeleri olmayanlar için denizle gerçek bir tanışmanın meğer birden fazla evresi varmış.
Ankara’da kızımla yaşıyor, pandemi çanları çalmadan önce uzaktan çalışma kararı verebilmiş uluslararası bir kurumda çalışıyordum. Kızım ayrı evde yaşamayı talep edecek kadar büyümüştü. Bir yandan da “Ben sahiden burada yaşayıp bunu mu yapmak istiyorum?” şeklindeki orta yaş soruları kafamı kurcalıyordu. Az ilerideki emekli teyze hâlimi, evin rahat koltuğuna yayılmış, yanı başındaki sehpada kitap ve not yığınlarıyla beni seyrederken hayal edebiliyordum. Üstelik biraz kilo mu almıştı sanki?
Ciddi hesaplamalar ve neredeyse yüz sayfayı bulan değerlendirmeler yapmamı gerektiren yıllık faaliyet raporuna odaklanmak, bir yandan da kızıma yalnız yaşama tecrübesi kazandırmak için bir haftalık tecride ihtiyacım vardı. Nisan 2021’e yaklaşmış, hareketsizlikten ve endişeden kırılmışken, varış noktasını bile planlamadan bir çanta hazırlarken buldum kendimi. Ertesi gün, arabamın arkasındaki çadırı da hesaba katarak yola çıkmıştım. Yalnızca üç arkadaşımı arayacak ve gideceğim yere karar verecektim.
“Bahçesinde çadır kurarım,” dediğim Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde tamirat vardı. Diğer seçenek, epeydir boş duran ve önce temizlenmesi gereken bir yazlıktı. İkisi de aradığım acil dinginlik için uygun değildi. Son aradığım arkadaşım, konuşma sırasında marinada duran, filikadan modifiye edilmiş teknesini hatırladı. Bir iki günlük turlara katılmak dışında teknede vakit geçirmemiştim. Bir yandan da daha önce deneyimlemediklerime zihnimi açmıştım. Teklif pek cazip geldi. Bunun hayat çizgimi büken bir karar olacağını göremedim.
TEKNEDEN GELEN FISILTILAR
Gece yarısı İzmir Levent Marina’ya varıp telefon ışığıyla kendimi tekneye attım.
İlk gece kızımdan ayrılmanın duygusal ağırlığı, ikinci gece sintine pompasının düdüğü, üçüncü gece kötü kokular aldı götürdü uykumu. Yine de bu yalnızlıkta garip bir huzur vardı. Teknenin içinde birkaç fısıltı dolaşıyordu:
“Bir de denize açıldığını düşünsene.”
“Bir adımda salonundasın.”
“Beni temizle ve küçük yaralarımı onar.”
“Sessizlik ne güzelmiş, değil mi?”
Raporu, beton iskeleye kurduğum seyyar derslikte hızlıca toparlayıp çağrıya cevap verdim. Ne çok zaman vardı… Onarımlar dünyasının kapılarını araladım. Önce rüzgârın hırpaladığı döküntüleri söktüm. Ödünç basınçlı su tabancasıyla tikleri parlattım, dip köşe temizledim. Marina sakini, eski millî bisikletçi Tarık Abi’yle sigortaları yeniledik. Mutfakta ve diğer yaşam alanlarındaki eksik eşyaları tamamlayıp birkaç köşeyi de boyadım.
Tam bir hafta doluyordu ki pandemi kapanması denk geldi ve kalış sürem bir aydan fazla uzadı.
Tarık Abi’nin bisiklet yarışı maceraları, ada vapurlarında kaptanlık yapmış ve Büyükadalı anneannemi hatırlayan Can Abi’nin yurt dışından tekne getirme hikâyeleri, dünya gündemi üzerine uzun ve derin kahve sohbetleri ufkumu açmıştı.
Deniz, karadan daha cazipti. Uçsuz bucaksız, on binlerce kıyı şehrini birbirine bağlayan bir otobana benziyordu. Nisanın getirdiği ılık havayla hem tekne hem de yıpranmış zihnim büyük ölçüde onarılmıştı. Yazmak, yürümek ve tamir etmekten oluşan sadeleşmiş günlerimi çıkınıma doldurup Ankara’ya döndüm. Kararımı vermiştim: Kışı suyun üzerinde atlatabilirsem bundan böyle teknede yaşayacak ve denizciliği öğrenecektim.
KENDİNE AİT ALÜMİNYUM BİR ODA
Kızımı ve annemi karşıma alıp niyetimi paylaştığımda, belki sağlığımı önemsedikleri için, belki “Hevesini alıp döner” diye düşündüklerinden ya da sırf şaşkınlıktan beni yüreklendirmeyi tercih ettiler.
Annem bir süre “Teknede yaşıyor,” diyemeyip soranlara “Yurt dışında,” demiş.
Yeni yaşam alanımı aramaya Kaş’tan başlayacaktım. Sualtı Araştırmaları Derneği’nden arkadaşlarımın desteğiyle civardaki üç dört marinayı gezecek, kış sonuna kadar bir tekne kiralayacaktım.
Dedeli torunlu geziler yapmış, okyanus geçmiş, iç mekânı perdelerle ayrılmış tek parça gövdesiyle ilk baktığımız Babalu; sıcak, ahşap iç mekânı ve anlatacak hikâyeleriyle dingin bir keşiş gibi büyüleyiciydi.
ÜÇ DAKİKA GEÇMEDEN SEÇİMİMİ YAPMIŞTIM
Fransa menşeli, 2000 yapımı Meta Jazz’ın boyunu posunu ancak aylar sonra öğrendim: 9,73 metre, yani 32 feet’lik, kamarasız, tek parça alüminyum gövdeli bir yelkenliydi. Önceki sahipleri ikisi çocuk altı kişiyle birlikte gezmişlerdi.
Beni sessizce kucaklayan, soru sormayan, temizlik ve düzen talep etmeyen, içine kalan hikâyelerimi sığdırabileceğim “kendine ait alüminyum bir oda”, bir haftaya kalmadan soluk alıp vermeye, çiçekler açmaya, şarkılar söylemeye başladı.
O DA BENİ SEVMİŞTİ
Pandemi ve sağlık sorunları nedeniyle teknelerini bir süre daha göremeyeceklerini düşünen sahipleri, aramızdaki uyumu hissetmiş olacaklar ki Babalu’yu satın almak isteyip istemediğimi sordular. Elimdeki miktarın yetmesi söz konusu bile değilken, “E hadi, senin olsun,” dediklerinde iletişimimizi sağlayan ve karşı teknemde yaşayan Eric, Fransa’da yanlarındaydı.
Telefonu kapattığımda, “sıradan beyaz yakalı” diye uslu ve çalışkan bir öğrenciye benzetilen hayatım fersah fersah geride kalmıştı. Bir an için kendimi korsan kıyafetleri ve incik boncuklarla süslenmiş gördüm.
Satın alma süreci de zor olmadı. Eric, artık seyahat edemeyen tekne sahiplerinden gerekli belgeleri aldı, benim ödememi elden teslim edip döndü. Ben de Fransa kaydını önce Amerika’ya, ardından Polonya’ya taşıdım. Sonrasında bir aksilik yaşamadım.

BABALU’DAN 29 EYLÜL’E
Teknenin yeni adı konusunda ilk aklıma gelen elbette Eylül’dü. Kızımın adı Eylül ve 29 Eylül’de doğdu. Dünyada Eylül’den öte biri yok benim için. Teknenin onun ismini taşımasıyla onu daha çok benimseyeceğini, seveceğini de düşünmüştüm. Marinada ilk tanıştığım arkadaşım Senem, “Eylül ismi kullanılmıştır,” deyince, “29 Eylül de yedekte olsun,” diye karar verdik. Eric, Babalu adını “29 Eylül” ile değiştireceğimi öğrendiği gün açıkça içerlemiş, hatta biraz da öfkelenmişti. Bundan böyle deniz tanrılarının peşimi bırakmayacağını söyledi.
Sevgili yan tekne Aquarela’dan Jon ve Sharon ile soluğu Godo Kafe’de aldık. Jon, yüksek sesle denizcinin tekne ismi değiştirme duasını okudu. Böylece hepimizin yüreği sonsuza dek hafifledi. Denizle tanışmanın ikinci evresinden üçüncüsüne böylece geçmiştim. Amatör denizcilik eğitimlerimi hasbelkader tamamlamış, ilk solo çıkışımı bile yapmıştım. İlk solo seyrim Temmuz 2023’te Kaş’tan Limanağzı’na oldu. İki gece orada konaklayıp geri döndüm. Kısa sürede yalnız çıkmaya cesaret etmem herkesi şaşırttı. Hafızamı, denizde başıma gelebilecek korkunç şeylerle itinayla işlediler. Haksız değillerdi. Herkesin risklerle karşılaştığı olmuştu. Fakat bütün hikâyeleri bir kitabın bölümleri gibi arka arkaya sıralayınca denize çıkmak tümüyle delilik gibi görünüyordu.
Çalışmaya devam ettiğim ve sık sık başka şehirlerde olduğum için bir arpa boyu yol gidemediğimi itiraf etmeliyim. Aynı pontondaki ve marinadaki ilk arkadaşım Senem’le, dostlarımızla geziden dönerken motor durmuş, teknemizi marinada yelken eğitimi veren arkadaşımız çekmişti. Uzun mesafelerde kaptanlık yapan Svitlana ile yelkene çıktığımızda tekneyi yatırdığımızdan olsa gerek, çapa zinciri odasının deşarj kanalından dizimizi geçecek kadar su almış, kendimizi marinaya zor atmıştık. Sedir altı dolaplardaki eşyalarım hamura dönüşmüştü. Ertesi gün soluğu aldığım Ankara’da onları eski hâllerine getirebildim.
Bir sefer de arkadaşım Meltem’le kayaların dibinde stop eden motor nedeniyle paniklemiştik. Dalışçıları iyi tanıyan şimdi eşim olan Atila’nın Sahil Güvenlik ve dalış teknelerini yardıma çağırmasıyla yine çekilerek limana misafir olmuştuk.
Sahne korkusu gibi, her çıkışta çok heyecanlanıyor; fazla uzağa gidemiyor ve her varışta alnımı pontona koyasım geliyordu. Yine de ismini değiştirmese miydim diye hiç düşünmedim. Bir gün her şeyin çok kolay geleceğine kendimi inandırdım.
Kaptanlık belgesini alır almaz başka ülkelere yelken açabilenler, Akdeniz’de her limanı ezberleyenler, hatta dünya turları yapanlarla karşılaştırıldığında benimki acemi bir inat gibi görünebilir. Ancak ne kadar denizden ve teknedeki teknik arızalardan korksam da denizde olmayı seviyorum. Deniz beni bazen çok hızlı düşünmek, bazen de çok sabırlı davranmak zorunda bırakıyor. Zaman zaman uygarlığın seslerinden ve yerleşimlerinden uzak tutuyor.
11 YIL SONRA KARADA
Öte yandan aksilikler olağan sayılırdı. Bu cici kız 11 senedir karaya çıkmamıştı. İmalat sırasında çekilmiş bir iki eski fotoğrafı saymazsak onu suyun dışında hiç görmemiştim. Denizle tanışmanın dördüncü evresi, bu neşeli kızın aklından neler geçirdiğini öğrenme zamanıyla örtüşüyordu. 31 Aralık günü, dünya yılbaşı akşamına hazırlanırken çekek yerine süzülen tek tekne bizdik.
Dört tondan ağır gövdeyi, bir bebek hoppalası gibi iki kuşakla sarıp kaldırdılar. Ortaya çıkan görüntü; ara sıra dalıp gövdenin sualtında kalan bölümünü temizlemeye çalışmamın pek katkısı olmadığını, neden en fazla üç knot yapabildiğimizi ve aynı beygir gücüne rağmen Özge ve Aykut’un Sarinna’sının 29 Eylül’e neden depar atabildiğini açıklıyordu.
Marina basınçlı suyla ilk müdahaleyi yaparken, bir mini habitatı bozduğumuza üzülesim geldi. Kabuklular ve diğer canlılar hâlâ nefes alıyormuş gibi görünüyordu. 29 Eylül’ü aynı salıncakla, karada 30 gün kalacağı köşeye yerleştirdiler. Bundan sonra baş başaydık. Süreyi aşmamaya ve sora sora da olsa büyük bakımını kendi başıma yapmaya kararlıydım.
İlk iş, orbital sınıfından; tek elle kavraması kolay, farklı açılarda kullanılabilecek kadar hafif ve birkaç nedenle güvenli bulduğum bir zımpara edindim.
Gövdeyle özdeşleşmiş kabukluları dürtmeye bile yetmedi. Spatulayla kabukların ucunu yakalayınca etiket söker gibi kalkacaklarını sanmak da epey iyimserlikmiş. Spatula ancak boya kapaklarını açmaya ya da macun yapmaya yaradı.
Ödünç spiral taşlama makinesiyle devam ettim. Alışıncaya kadar bir iki çizik atmış bulundum istemeden; yerlerini artık yalnızca ben biliyorum. İki elle açıyı sabitlerken 3200 Watt’lık makineyi bir anlığına burnunun dibine yaklaştırmak mümkün. Çok dikkat edilmeli.
YAĞMUR, ELEKTRİK VE KING CRIMSON
Pedestaldan, bir ütüyü —bu örnekte tekneyi— prize takar gibi aldığım elektrik, bir kabloyla kullandığım spirale uzanıyordu. Bu nedenle yağmurda çalışmak delilik sayılabilirdi.
Öte yandan hava durumundan anlık haberdar olmak için aplikasyonlara bakmak yerine, eski denizciler gibi havayı koklamayı öğrenmemiz gerekiyor. Bunu iklim değişikliği yüzyılında kaç kişi yapabilir bilmiyorum. Benim sürekli gafil avlandığımı söylememe gerek yok sanırım. Güvenlik nedeniyle kafa lambasıyla gece çalışma yasağı da gelince, bir aya sıkıştırılan zamanla ilgili kaygılanmaya başladım.
OCAK AYINDA KİM ÇEKEK YERİNE ÇIKAR?
Ama bu ayda güneş akşamları rengârenk veda ediyor. Doğarken de yolun karşısındaki kuşların şakımasını bozacak tek bir araç geçmiyor. Kış vakti çekek yerinde, çok uzaktaki bir büyük gemi haricinde çalışan kimse yoktu. Böylece boya yaparken rüzgârın taşıdığı zımpara tozlarıyla bir başkasını rahatsız etme derdi olmuyor, yalnızca kendi zaman planını yapmak yetiyordu. Ara sıra uğrayan sevgili dostlara binlerce teşekkürler. Bazen burnumdan soluduğumu gördülerse üzgünüm; mutlaka hızla kuruyan boyanın son dakikalarına denk gelmişlerdir. Ama King Crimson ve kendim hariç kimseye, haşa, öfkelenmedim.
O tuhaf gün telefonum epey uzağımdaydı. Kulaklığımdan King Crimson albümlerini sırayla dinliyordum. Yüzümde, İkinci Dünya Savaşı’ndakilerin güncellenmiş hâlini andıran bir maske vardı. Rulodan sıçrayan boya tanecikleri yavaş yavaş görüşümü kapatıyordu. Bir elimde boya kutusu, diğerinde rulo; ellerimde eldiven, cebimde tinerli bez ve kâğıt havlu parçaları… Kafam düşüncelerle dolu, bol giysilerim hareketimi zorlaştırıyor. Boya sık sık tiner istiyor: Elindekileri yere bırak, kapağı aç, tineri koy, kapağı kapat, uçmasın diye karıştır…
Tam bu sırada alüminyum teknelerde suya sarkıtılan tutyaya kafa attım. King Crimson’ın en saykodelik şarkıları art arda çalıp kafamı şişirmiş, aynı kafa boyadaki ağır kimyasallarla azıcık yükselmiş, detaylar odağımı darmaduman etmişti. Ve bum! Aklıma geleni acımadan saydım Crimson’a.
Telefon teknenin içindeydi ve müzik zıvanadan çıkmıştı. Çalan şarkı “THRAK”ti. Kazan dairesinin fırını gibi homurdana tıslaya elimdekileri sağa sola fırlatıp eldivenleri sıyırdım. Nemli parmaklarım telefonu kapatmama izin vermiyordu. Daha da saydım. Artık kendimi tutmam mümkün değildi. Sonra bu hâlim, tamamen kendi kendine kurulmuş küçük bir dünyada, Nuh’un Gemisi gibi detayları abartarak, en sevdiğim gruplardan birine küfre teğet geçen sözler yakıştırarak kıvranmak, birden çok gülünç geldi.
Sanırım bu yazıyı yazmaya beni ikna eden sahne de bu oldu.

UYGARLIĞIN TAKINTILARINDAN AZADE
Tüm yorgunluğa rağmen araya eğlenceli sosyalleşmeler de girdi. Açık havada yaktığımız ateşten sıçrayan kıvılcımın sulama borusunu delip herkesi ıslattığı kış akşamında, günlerdir üzerimde olan iki kat eski pantolonu, yine iki kat gözden çıkarılmış pamuklu üstü ve bereyi bir süreliğine çıkarmak çok iyi geldi. Normalde bunların tek katlı hâli yeterlidir.
Lekeli ve tozlu giysilerin ne kadar rahat olduğunu tahmin edebilirsiniz. Kirlenmek, lekelenmek, yırtılmak ya da ıslanmak asla rahatsız etmiyor. İnsan uygarlığın bütün takıntılarından azade oluyor.
Sabah ışıklarıyla güne başlayan, bana benzer kıyafetli görevlilerle; fırının sıcaklığı ve dışarıdaki soğuk yüzünden camları buğulanmış ayaküstü dükkânda içtiğimiz çay ve simit de en çok özleyeceklerimden. Oldum olası kötülüklerin kör olduğu erken saatleri; “işbaşı”, “siftah”, “günaydın” gibi kelimeleri ve günün ilk demlenen çayını ayrı sevmişimdir.
Çekek yerine bakan kaldırımdan geçerken gözü, teknenin çevresinde karınca gibi dönüp duran şahsa takılanların ettiği tatlı ve komik laflar bana kalsın.
Ama loca kabilinden banka oturup beni izleyen ya da geçerken durup vücut diliyle takdirini gösterenlerin yeri bende ayrı. Sık sık düşen gardımı onlarla birlikte topladık diyebilirim.
ALÜMİNYUM GÖVDENİN BOYA GÜNLERİ
Sıra boyaya gelince alüminyum teknelerin fiber teknelerden çok farklı olduğunu vurgulamalıyım. İçinde bakır bulunan bir boya ya da zeminde unutulmuş bir conta korozyonu tetikleyebilir ve koca tekne lime lime olabilir. Yüzeyine hiç dokunulmamış olsaydı bir alüminyum teknenin suüstü sekiz, sualtı ise altı aşamada boyanacaktı. Kuruma süreleri, yağmurla bölünen işler ve yeniden kurumalar hesaba katıldığında bütün aşamaları tamamlamak en az iki ay sürebilirdi.
Malzemeleri getiren Yalçın Bey’le suüstü için primer, macun, iki kat poliüretan PU finish ve kaydırmaz uygulamayı; sualtı içinse primer, antikorozyon ve üç kat antifouling, diğer deyişle zehir boya uygulamasını seçtik. Eski katmanların tümünü kusursuz biçimde sıyıramayacağım için macun ve kalın içerikli ürünlere öncelik vermiş olduk. Primer, en hızlı katılaşan ve insanı en çok telaşa düşüren boyaydı. Macunu hangi girintiye nasıl uygulayacağımı uzun uzun düşünmüştüm. Ertesi gün ince zımpara yaparken, olabildiğince hemzemin hâle getirmek dışında öyle büyük bir ince düşünce gerektirmediğini öğrendim.
Poliüretan PU finish parlak, ilk katta kontrol edilmesi zor ama iyi örtücü bir boya. Güverte gibi mini mini engellerle dolu, üstelik düz olmayan bir zeminde uygulamak bana oldukça zor geldi. En az iki boy rulo fırça, daha ince köşeler için mini fırça ve hepsinden önce yüzeyi mavi bantla dikkatlice sınırlamak gerekiyor. Boya kutusu ve üç fırçayla hem yatay hem dikey yüzeylerde dört dönüyordum. 30m2’den küçük bir alanda kendimi züccaciye dükkânındaki fil gibi hissediyordum. Uçuran kokular maskeye rağmen etkili olmuş olmalı ki dengemi kaybedip yeni boyadığım alanda koca bir ayak izi bıraktım. Bunalıp için için ağlamamı, arkadaşlarım Senem ve İlknur çikolata ve kahveyle yetişerek durdurabildi.
Boya, belki yüksek nem nedeniyle, kutuda yazandan daha geç kurudu. İkinci katı ve kaydırmaz uygulamasını denize indikten sonra tamamladım. Bir dahakine mat ve bir ton daha koyu bir renk seçmeliyim.
Her boyanın tineri ayrıydı. Sualtında kullandığım, tiner gerektirmeyen ve insana “Kuruyorum, koş!” dedirtmeyen antikorozyon ise antifouling boyadan sonra en sevdiğim açık yağ yeşiliydi. Seni hep seveceğim.
TEKNENİN İÇİNDEN ÇIKANLAR
Motor, denizin altındaki pervaneye bir seri aktarma düzeneğiyle bağlı. Yağlar, keçeler, ringler, lastik koruyucular ve benzer parçaların hepsinin yenilenmesi gerekiyordu. Pervaneyi görenler yenisini almamı söyledi ama Aydın Usta beni masraftan kurtarıp onarmayı tercih etti. Boyası da ayrıymış. Onarırken kendisi boyayıverdi ve pervane pek yakışıklı oldu.
Usta, vanayı motoru şaftından ayırmadan o daracık yerde yenileyebildi. Etrafındaki tuzu ve korozyonu temizledi. Egzoz kelepçesinin çıktığını da bu sayede gördük ve onu da yenisiyle değiştirdi. Mutfağın tezgâh ve çekmecelerini iki yıl önce Jon sayesinde yapmıştık. Mutfak giderindeki vanayı da bu vesileyle yeniledik. Dizimize kadar suyun geldiği ırgat odacığının deşarj kanallarının işleyişini ustamız yeniden tasarladı ve tabii miçoyu, yani otomatik sintine pompasını da aktif hâle getirdi.
Çekek günlerinin bir haftasını Ankara’da yoğun çalışarak geçirdim. Dokuz saatlik yolun üzerine iş ve toplantılar eklenince bir akşam yorgunluktan sağ bileğimin üzerine düştüm. Hem de dönüp son katları atmadan hemen önce. Meğer son katman en zahmetsiz ve en örtücü olanıymış. Ne mutlu bana; hasarlı, sargılı bir bilekle bile üç kat uygulayabildim. Bu kolaylıkta boyanın yumuşaklığının yanında lacivertini sevmemin de payı olabilir. Bu evre de böylece tamamlanmış oldu.
Denizdeki yaşamımın deniz canlılarına ya da habitata en küçük bir zararı olsun istemiyorum. Ama ne çare… Yine de alüminyumun, çekek tatilini fiber tekneler kadar sık istemeyeceğine inanmak istiyorum şimdilik.
İŞ BİTİNCE KUTLAMAK
Yıllardır çeşit çeşit, belki üç yüzden fazla projenin nasıl yürütüldüğüne tanıklık ettim. Kültürel olduğunu düşündüğüm bir eksiği, elimden geldiğince bütün toplantılarda dile getirmeye çalıştım: İş bitince kutlamak.
Kutlamaktan kastım, tabiri caizse “ıslatma” denen gelenekten biraz daha fazlası. Bir sonraki adıma geçmeyi sağlayacak dürüst bir değerlendirme yapmak; yapılan işin içe sinip sinmediğini gözden geçirmek; yeni bir evre için ihtiyaç duyulan neşeyi ve enerjiyi yerine koymak…
Kızım Eylül’ün doğum günü olan 29 Eylül’de, onun adını taşıyan teknenin pontona bağlı olduğu noktada marinada tanıdık tanımadık kim varsa katılabilsin diye toplanmayı; yiyeceği, içeceği, müziği, öyküyü, tecrübeyi ve dostluğu paylaşmayı ilk yıldan beri âdet edinmiştik. Önümüzdeki 29 Eylül’de yolu Kaş Marina’ya düşenleri kutlamaya bekleriz.
Yeni yüzüyle uzun, upuzun yaşasın 29 Eylül. Ömrü uzun; zihni ve kalbi sapasağlam, şansı bol, pruvası neta olsun. Denizle tanışmaya heves eden ve denizle tanışmış olan herkesin yolu açık olsun.
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.





