“Cebelitarık’ta başlayan geçiş, sadece kıta değiştirmek değil; alışkanlıkları, korkuları ve ezberleri geride bırakmak gibiydi. Tanca’dan Atlantik’e uzanan günler boyunca motorla, dalgayla ve belirsizlikle yol aldık. Bu rota, bir teknenin değil, insanın da sınırlarını test eden bir eşik…” Sal’la Gidelim ekibi, yolculuklarına Fas’ta devam ediyor.
Yazı: Sema – Sencer Salbaş
LA LINEA – TANCA GEÇİŞİ – 30 EYLÜL
Cebelitarık’tan Fas Tanca’ya geçiş aslında 36 millik bir yol ki Akdeniz’de, Ege’de kaç kere yaptığımız 5-6 saatlik bir seyir… Ama bu seferkinin anlamı büyük: Koskoca Afrika kıyısına geçiş yapılacak, Cebelitarık Boğazı’nın akıntılarıyla uğraşılacak, orkalardan sakınılacak.
Sencerle planladık, 30’unda çıkacağız. Önce Avrupa’dan çıkış işlemini yapacağız ki bu da ayrı bir konu. Avrupa’da 90 günden fazla kaldık. Normalde havayoluyla çıkılacak olsa kesin sıkıntı olur zira vizemiz olsa bile Schengen bölgesinde oturma izni olmadan 180 gün içinde en fazla 90 gün kalabiliriz.
Elimizde Yunanistan’dan beklediğimiz oturma iznimizi gösteren mavi kart yok, onun yerine Yunanca yazılmış iki sayfalık A4 evrakları var. Artık pasaport kontrolünde anlatmaya çalışacağız. Denizden geçişte bu konuya daha toleranslı yaklaşıldığı duyumunu almışız, her şeyimizi planladık, havayı bekliyoruz.
Fakat gerçekten de hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlermiş. İstanbul’dan gelen telefonla ben apar topar İstanbul’a dönmeye karar veriyorum, Sencer de tek başına Fas’a geçmeye. Benim ne kadar İstanbul’da kalacağım belli değil, Sal’ın bu süreyi Avrupa’da geçirmemesi lazım.
Ben çıkınımı hazırlıyorum, Sencer bana odaklanmış durumda, otobüs ve uçak bileti peşine düşüyor. Bu arada aklım kesmiyor, Sencer bu işi nasıl tek başına yapacak. Hadi yaptı diyelim, oraya vardığında nasıl yanaşacak, Fas’ta marinada kalabilecek mi, bir yandan da Sakin’le ilgilenmek zorunda kalacak. Ya ben… Ben uçakla giderken sorun yaşayacak mıyım acaba diye düşünürken endişe içinde boğuluveriyorum.
Ertesi sabah gün doğmadan ben Sevilla için otobüse yollanıyorum, Sencer de yapması gerekenlere başlamak üzere alışverişe. Bayrak depomuzda Fas bayrağı olmadığını fark ettiğimiz için önce dükkanların açılmasını bekleyip bayrak alması lazım. Bayrak temini sonrası da pasaporta gidecek Sakin’le. Her aşamayı da bana yazacak.

Ben otobüste endişe küpü olarak telefon elimde, kaskatı bekliyorum. Önce bayrak alındı mesajı geliyor. Kıpkırmızı, üstünde yeşil bir yıldız var. Sonra “Pasaporta gidiyoruz” mesajı. Fakat sonra bir saat mesaj gelmiyor. Aklımdan olası kötü senaryoları yazıyorum da yazıyorum. Bir saat sonunda arıyor Sencer.
Pasaporttaki adam Sencer’i o kadar yarım kulak dinlemiş ki… İngiltere tarafına geçecek sanmış, farklı bir prosedür uygulamış. Sonra o işlemi geri alıp Sakin’le beraber beş yüz metre ileride başka bir binaya yollamış. Orada da pasaport polisi nasıl oluyor da uçakla girdiği Avrupa’dan tekneyle çıktığına takılmış. Açıklamak için hayli zaman geçmiş tabii. (Kızımızı ziyaret için tekneyi Atina’da bırakıp Kanada’ya gitmiştik, o yüzden son giriş uçakla)
Neyse biraz uğraşlı olsa da ilk aşama tamam. Bir saat daha sonra “Hazırlandım, çıktım ben” mesajı geliyor. Video bile çekmiş. Artık o yolda, şimdi sıra benim pasaport geçişinde. Polis ne sorar, ne derim çalışmalarımı yapıyorum. Ve fakat yine fazla çalışmışım, bende hiç sorun olmuyor, adam damgayı basıyor, geçiyorum.
Bu geçiş sırasında iki farklı alternatif var: Ya bir an önce Fas kıyısına geçip, oradan devam etmek ya da Avrupa kıyısı boyunca Cebelitarık Boğazı’nı geçip Tarifa’dan aşağıya inmek. İlkinde orka saldırısı riski azalıyor, ama boğaz akıntısını yönetmek güçleşiyor. İkincisinde tam tersi.
Biz ilkini seçmiştik, nitekim Sencer Sal’ı ilk aşamada Fas kıyısına indiriyor. Yolda yine onlarca yunus eşliğinde. Sonra bana videolar yollamaya başlıyor. Nasıl bir önyargım varsa Afrika kıyılarının bu kadar yeşil olmasına şaşıra şaşıra izliyorum, kimbilir kendi gözümle görsem nasıl olurdu.
Sonra akıntı başlıyor, en fazla 3kn ile ilerleyebiliyor ama sonuçta ilerliyor ve Tanca Marina’nın “Hoşgeldiniz” pontonuna yanaşıyor. Orayı da videoya çekebilmiş, vallahi bravo diyorum, bizim ortadaki havuzluktan bir sıçrayışta atlayıp halatı bile veriyor canım.Fas girişinin prosedürleri yoğun, bunu bütün denizcilik paylaşım uygulamalarında okumuştuk, önceden gidenler de bizi uyardı.

Drone kesin yasak, teslim alıyorlar, başka bir merkeze götürüyorlar, ancak çıkarken tutanakla geri alıyorsunuz. Aynısı zıpkın için de geçerli. Bir de harita krizi var. Uluslararası haritalarda Fas’ın güneyindeki Batı Sahra özerk bir bölge gibi görünüyor. Ama Fas sınırları içinde olan her haritada bu bölge Fas’ın içinde olmalı.
Daha önce gidenlerin duvarlarından mobilyanın devamı olan atlasların dahi söküldüğünü biliyoruz. Bizde öyle bir harita yok, var olanları da dolaplara aldık. Hoşgeldin pontonunda beklerken önce pasaport işlemleri yapılıyor, sonra polisler girip tekneyi bizzat arıyorlar, ancak onlar onay verdikten sonra marina içinde belirlenen yere gidilebiliyor.
Sencer bana “Polisleri bekliyoruz” diye yazıyor, sonra diyor ki “İşlemler yarına kaldı, bu gece hoşgeldin pontonundayım”. Sonradan öğreniyorum: Polislerden biri bizim ön kamarada dünya şeklinde bir şişme deniz topu buluyor. Alıyor kolunun altına, getiriyor Sencer’in önüne. “Bunu imha edeceğiz” diyor, “bunda Fas sınırları yanlış”. Sencer şaşkın şaşkın diyor ki; “Ama o oyuncak”. Asla kararlarından vazgeçmiyorlar.
O şişme deniz topu yok olmadan bizim Fas’a girmemiz mümkün değil. Fakat güzelim oyuncak hediye gelmişti bize, teslim almalarını istemiyoruz. Mecburen “Tamam” diyor Sencer, “Bakın hemen gözünüzün önünde atayım”. Şişme topu polislerin önünde kolunun altında bastıra bastıra, fıy fuy sesleri arasında indiriyor ve çöpe atıyor. (Polisler gittikten sonra geri alıyor tabii. O da dolapların içinde.)
Sonra Sencercim beklemeye başlıyor. Bu sene Atlantik geçmek isteyenler için Tanca tam bir nirengi noktası. Beklerken önceden tanıdığımız herkesi karşılıyor ya da daha önce yazıştığımız kişilerle yüz yüze tanışıyor. Bu arada diğer Türk teknelerinin tümü birer birer marinaya yanaşıyor.
Herkes marinada olunca mahalle gibi her akşam bir teknede zaman geçmeye başlıyor. Bu sene Atlantik geçmeyi planlayan altı Türk teknesi daha var. Biva (Viko S35)-Vahide ve Bilal Kaptan, Blue Challenge (Bavaria40) – Barış Kaptan, İlayda (Beneteau Oceanis 40 )-Nur ve Serdar Kaptan, Paramour (Van De Stadt 34)-Murat Kaptan, Seven7 (Amel 50)-Derya ve Semih Kaptan, Zuzu (Bavaria Cruiser 46)-Nevin Kaptan…
Bizle beraber 11 kişi, kimse birbirine benzemiyor, karada olsak kesişme ihtimalimiz pek yok. Ama denizde olunca bu birbirine hiç benzemez geçmişli, karada tamamıyla farklı mesleklerde hayatını kazanmış denizciler kaynaşıveriyor. Ben uzaktayım ama takipteyim. Ekip sağlam, ekip neşeli, ekip güvenli… 19 Ekim akşamı ben Fas’a gideceğim, kaldığımız yerden devam edeceğiz.





