Salla Gidelim: Dünya turu hazırlıkları

Salla Gidelim: Dünya turu hazırlıkları

2013 Polonya yapımı Delphia 46 CC tekneleri Sal’la dünya denizlerine açılmaya karar veren Sema ve Sencer Salbaş’ın hayalleri gerçeğe dönüşüyor. Tekne sahiplerinin aşina olduğu zorluklar, bitmeyen hazırlıklar ve sonsuz bir heyecanla başlayan serüvene tanık olmaya hazır olun.

Sal ekibi kimdir?

Sema ve Sencer Salbaş, 50’li yaşlarında iki emekli bilgisayar mühendisi. Ankara ODTÜ’de okurken tanışıp hayatlarını İstanbul’da kuran çiftin, Sezgi (24) ve Simge (21) adında iki kızları var.

Uzun süre farklı sektörlerde yöneticilik yapan çift, Hürriyet gazetesinde okudukları bir Sadun Boro röportajı sayesinde tanışıyor deniz dünyasıyla ve yıllarca hayal kuruyorlar. Planları; kızlarının üniversiteye gidip, kendi başlarına ayakta durabildiklerini gördüklerinde dünya turuna çıkmak.

Bunun için 16 seneye yakın bir süre kendilerini geliştiriyor ve hazırlık yapıyorlar. Bugün 13 yaşındaki Beagle köpekleri Sakin de Sal ekibinin bir parçası olarak teknede. Kendisi olgun bir denizci ve tüm aile gibi o da bu yeni hayat için pek heyecanlı.

Hayal gerçekleşiyor

Uzun zamandır planladığımız yelkenli tekneyle dünya denizlerini gezme hayali gerçekleşiyor mu ne?!.. İtiraf ediyorum bu ilk başta Sencer’in hayaliydi, benim içinse bir masal kıvamındaydı.

İlk senelerde yelkenli kiralarken, hiç de tahmin ettiğim gibi tutku da duymamıştım. Keyif alıyordum, evet ama iki hafta sonra eve dönüp yeri öpesim geliyordu. Yaklaşık 10 sene farklı farklı yelkenliler kiraladık, bu yüzden fotoğrafları arka arkaya dizince çocukların büyümesi, Sakin’in yaşlanması ve tabi ki bizdeki değişim net bir şekilde izlenebiliyor.

Bu dönemin son üç yılında, yani 2014-2017 yazlarında kiralama işini can dostlarımız Tülay, Nihat ve kızları Ece’yle birlikte yaptık. Beraber olunca ben daha çok eğlendim zira daha önce teknede yaptığım tüm işi Nihat’ın üzerine attım.

Fakat son sene Yunanistan-Lavrion’dan kiraladığımız tekne gerçek bir facia çıkınca iki aile dedik ki “Bu iş böyle olmayacak, kendi teknemizi alalım”. Kiralanan tekne yakıt deposunu dolu göstermesine rağmen bomboşmuş ve biz o şekilde yola çıkarılmışız, tam manevra sırasında motorun durmasıyla anlaşıldı.

Neye elimizi atsak elimizde kalınca yeni tekne alım süreci hızlandı ve İstanbul dönüşünde birkaç ay içinde bir Elan 444 aldık, ismini de yedi kişi olduğumuz için Sevens koyduk. Üç sene tatiller pek keyifli geçti, tekne de Fenerbahçe’de, olabildiğince gidiyoruz ama Sencer’i kesmiyor artık.

Çalışmaktan bunalmış, profesyonel hayatın her dakikası batmaya başlamış. Bana daha önce hayli batmıştı zaten. Ben çoktan bırakmıştım da Sencer “çocuklar, hayat gailesi, ama çok erken yaş” söylemleriyle kendini zorluyor ama uzatmaları oynuyor, çok net.

Evde devamlı Youtube’da yelkenli kanalları izleniyor, tüm pandemi ekranda deniz duruyor, dünyayı gezen herkesin ya kitabını okuyoruz ya sosyal medyadan takip ediyoruz; özetle hangi mecradan yayın yaparlarsa oradayız.

Kendi teknemizi alıyoruz

2023’te “Artık tamam” dedik, ufak ufak başlama zamanı. Önce tekne aramaya başladık. Bir not defterim var ki her alternatifin artılarını eksilerini yazmışım. Oysa şu andaki yelkenlimiz bir alternatif haline geldiğinde, daha içine girer girmez not almayı bırakmışım. Sencer zaten aşık oldu, yerinde oturamıyor heyecandan. Ve Şubat 2023’te şu andaki teknemizi, Sal’ı satın aldık.

Delphia 46 CC, 2013 Polonya yapımı bir yelkenli. Delphia markası, ilk başta hem yelkenli hem de motoryat üretiyormuş, Beneteau Group tarafından satın alındıktan sonra sadece motoryat üretimine odaklanmış.

Center cockpit olması nedeniyle insanı ya da en azından beni çok daha güvende hissettiriyor, emniyetli olduğunu düşündüğüm bir noktam var, oradayken kötü denizden daha az etkileniyorum. Gerçek bir deck salon dolayısıyla içerideyken dışarıyı görebiliyoruz, kötü havalarda içeriden kullanım kolaylığı da sağlıyor.

Boyutuna göre deplasmanı fazla, net 19 ton, o yüzden oturaklı ve ağır denizlere uygun hissine kapılıyor insan. Volvo Penta 75HP bir motoru var, çalıştığında bile olgun olgun “Rahat ol” diyor bana bence. Yelkenleri açınca da beklenmedik şekilde çevik, sülün gibi süzülüyor.

Sal, Delphia 46 CC, 2013 Polonya yapımı bir yelkenli

Aldıktan sonra kapsamlı bir yenileme yapılması gerekti tabi. Romantik açıdan bakarak söylüyorum, bence bizi beklemiş bu arkadaş. Haliyle birçok aksamın değişmesi gerekti. Arma kontrolü yapıldı, yelkenler yenilendi, makara ve arma parçaları değiştirildi, su yapıcı takıldı, lityum aküye geçildi, solar paneller takıldı, tüm navigasyon ve seyir sistemleri yenilendi ve yedeklendi.

EPIRB, MOB ve cansalı gibi okyanus aşırı seyre özel güvenlik donanımları eklendi, zincir yenilendi, yedek çapa ve zinciri alındı. Alüminyum tabanlı 2,90 bot alındı, arkada taşımak için matafora eklendi. Hem elektrikli hem de benzinli dıştan takma motor alındı.

2023 ve 2024 yazları beşer ay üzerinde yaşadık bu teknenin. Saronik körfezi ve Türkiye kıyılarını Kekova’dan İstanbul’a kadar gezdik, gördük. İnsan kendini iki hafta gibi bir süreye sığdırmaya çalışmayınca, hava kötüyse çıkmama kuralını uygulamayı başarabiliyor.

Zaman en büyük lüksümüz oldu ve ben de böylece tam girebildim bu hayalin içine. Artık her gün ama her gün rotayı en az bir kez konuşmaya ve bize “Merhaba” diyen herkese “Merhaba, biz dünya turuna çıkacağız” şeklinde cevap vermeye başladık.
Paylaşmak güzel, biz biraz aşırıya kaçtık zaman zaman sanırım ama kolay da değil. Kendi ailemizin ununu eleyip eleğini astığı ve “Biz artık yaşlıyız” dedikleri yaşta, sanki daha yeni üniversiteye başlıyoruz gibi heyecan içindeyiz.

Son 10 gün

1 Mayıs diye belirledik çıkışı. Havayı bilmiyoruz, öngöremiyoruz da ama o tarihte Fenerbahçe Marina’daki kontratımızın son günü. Artık uzatmayacaklarını da söylemişler. Çıkmak lazım. Arabayla otoparka girerken giriş panosunda geri sayım başladı.

10 gün kaldı, dokuz kaldı, sekiz gün… “Biz de başlayalım paylaşmaya” dedik. Paylaşmadan yapamıyorum, daha önce de Instagram’dan kendimce paylaşmaya başlamıştım ama fotoğraflar pek fakir, yazılar çok uzundu.

Arada 2-3 kişi okuyup yorum yazınca mutlu oluyordum. Paylaşınca her şey daha komik oluyor, komik bir olaya daha komik bir mesaj geliyor, kıkırdama artıyor, yaşanan keyif katmerleniyor. Bu yolculuğu da kendi hesabımdan paylaşırım diye düşünüyordum ama Sencer hiç beklemediğim şekilde katılım gösterdi.

Kolay değil, 15 senedir bu hayali konuşuyoruz. Sadece biz değil, dostlarımız da yoğun maruz kalmış durumdalar. Önce hesabın ismini bulduk, teknenin ismi SAL. Hem soyada uygun, hem en basit deniz aracı, hem de Türkçe’de “Yeter gari, bırak peşini, rahatla” anlamına geliyor.

İsim annesi dostumuz Sara. Dedik ki hesabın ismi de “SallaGidelim” olsun. Armut’un çöpü, kirazın sapı, beynimiz “bık bık bık, devamlı bizi engellemek için çalışıyor, artık bırakalım bu iç sesi ve başlayalım” kapsamında da olmuş olur. Gerçekten de insanoğlu garip, devamlı bir erteleme eğilimi var.

Hesabı kurduk ve ilk paylaşım yola çıkmaya 10 gün kala yapıldı. Hem bizim için hem de dostlar için iş biraz daha somutlaştı. “Yok yav olur mu” diyenlerle, “Vallahi bravo, gerçekten şahane” diyenler ikiye ayrıldı.

Ailem ilk grupta yer alıyor, hem maddi olarak sürdürülebilirlik hem de arkada kalanları yalnız koma konusundaki endişeleriyle sırtıma bir ton yük koyuyorlar. Ama hâlâ bir şey olur, gidemezler modunda ilk grup, diğerleri uçuruyor, şımartıyor. Fakat insanı nasıl da güzel hissettiriyor, kendine güven aşılıyor.

Hazırlık aşamaları hem heyecanlı hem zorlu geçmiş.

Velhasıl ilk paylaşım, 10 gündür karada olan Sal’ın Yalova’dan İstanbul Fenerbahçe marinaya gelmesi oldu. 10 gündür hazırlık kapsamında yapılan ana işlerse şöyle;

– Gövde Gelcoat’a kadar kazındı, dört kat Gelshield astar ve zehirli uygulandı.
– Tutyalar değiştirildi.
– Şanzıman bakımdan geçti, balata rulman ve oringler değişti.
– Katlanır pervane montajı yapıldı.
– Ek mazot deposu, filtre ve pompa sistemi monte edildi. Yakıt kapasitesi 585 litreye artırıldı.
– Havuzluk masası yenilendi, her şey kamarasına (depo) özel dolap yapıldı.

O kadar sıkı bir takvim ki Yalova’dan döndüğümüz akşam Sencer’in dalış dersi için İzmir Karaburun’a gitmesi gerekiyor; zira bu ders aylardır erteleniyor ve artık başka zaman kalmadı. En son üç çift gidip eğlenecektik, hâlâ aklımız beraber ne yapabilirize çalışıyor oysaki artık işin şakası kalmadı.

Ekipten birinin mutlaka serbest dalış bilmesi gerekiyor diye düşünüyoruz. Benim çıkış stresinden sanıyorum, boyun fıtığım azmış durumda. Su henüz soğuk ve ben giremem. Özetle orada da iş Sencer’in başına düştü.

Aslında bu tür uzun yola çıkanlar serbest dalış eğitimi almanın zorunlu olmadığını söylüyorlar ama yine de bizim içimize sinmiyor. Dive buddy gibi bir düzenek almayı planlıyorduk ama bu eğitimi almamızı da sağlayan dostumuz bir de dalış tüpü hediye edince dalış kıyafetini de düzüp, tam takım gidelim diye karar verdik. Sonuçta Sencer, tek kişi özel bir eğitim aldı ve donandı.

Bir adım daha yaklaştık çıkışa. Henüz sigortamız yok. Yani var da Cebelitarık’a kadar. Türk bayraklı teknelere Türkiye’de dünya genelinde sigorta yapan şirket yok. Bir önceki yenilemeden beri bu sigorta işinin peşindeyiz.

Acentemiz de bir yelkenci ve sigorta konusunu bir şekilde çözeceğimizi söylüyor ama biz çıktıktan sonra bu işle uğraşmak istemiyoruz. Aksi giden bir durumda yurt dışında çözmek çok da kolay olamayacak.

Nitekim son anda sigorta şirkemiz poliçe kapsamındaki böyle bir değişiklik için resmi bir denetim yapılmasını gerektiğini söylüyor ve bunu bizim karşılamamız gerektiğini belirtiyor. Ertesi gün eksper gelecek, Sencer son anda yangın tüplerinin sertifikalarını güncel olmadığını fark etti, apar topar bakıma aldı.

Takvimlediği gibi motor bakımını yaptı. Ben de gezdiğimiz yerlerde hediye etmek üzere nazar boncuklarını aldım. Dedim ya; büyük destek var diye… Prof. Dr. Oğuz Caymaz, bizi tanınmış bir genel cerrah olan Prof. Rasim Gençosmanoğlu ve yine profesör olan eşi Dilek Hanım’la tanıştırdı.

Oğuz kardiyolog, acayip zeki ve bizim ailenin ömrünü uzatan şahane bir adam. “Kimbilir nereye gidiyorsunuz, sizin insan dikebiliyor olmanız lazım” dediler. Rasim Bey aldı bizi muayenehanesine, koydu önümüze bir patlıcan.

Önce kendisi gösterdi, o yaparken pek kolay görünen iğneyi biz yapmaya başlayınca dedik “Amanın bu ne”. Patlıcanı delik deşik ettik, ben devamlı ağrı kesici yaptım, o kolay ama gerisi bu yaştan sonra öğrenilebilir mi tartışılır. Kullanmak zorunda kalmayız umarım, yoksa döndüğümüzde çok sıkı bir estetik ihtiyacımız olacak.

Bu arada yoğunluktan çatlamak üzereyiz, sigorta için eksper de geldi, tam beş saat tekneyi değerlendirdiler. Çok sınava girdi Sal ve şükür geçti hepsinden.

Son bir hafta

Ertesi gün, yani artık çıkışa bir hafta kala, bin yıldır yapmamız gereken işi anca yapabildik. Kıçtankaraydık, çıktık baştan yanaştık. Zinciri pontona döktük. Zincirliğin içi leş, klasik anne olarak bir eşya kalktıysa hemen altı temizlenmeli diyerek zincirliği yıkayalım dedim ve fakat içindeki pislikleri temizlemeden suyu basınca alt gider tıkandı.

Zincirlik oldu mini leş bir havuz. Dedim ya herkes destek, herkesten zihni sinir fikirler yağıyor. Ortaokul 1’de öğrendiğimiz bileşik kaplar çalışır mı dedik, deney yaptık ve fos çıktı. Kaplar bileşemedi. Pontondaki karşı komşumuz teknesinden pompa getirdi, olur mu olmaz mı derken öyle iyi çalıştı ki bir dakikada suyun hepsini boşalttık, fakat bu sefer de zincirliğin dibinde çılgın gibi ot ve pislikle yüzleştik.

Yine tıkanması an meselesi, yan komşudan her tekneye lazım upuzun bir tel geldi, telin ucunda minicik bir kıskaç var. Hani derin bir yere yüzük filan düşürürsün de elini sokmadan almaya çalışırsın, o hassaslıkta bir şey. Onunla dipteki tüm pislikler teker teker çimdiklenerek alındı.

Yeni zincir ve kıymetli pala tekrar ırgata geçirildi ve biz sonunda içimiz rahat çıkıp tekrar kıçtankara olduk. Çıkarken dostlar sanki dünya turuna o gün çıkıyormuşuzcasına “Selametle” nidalarıyla gönderdiler. Orada bile heyecanlandım, çıkışta neler olacak kimbilir.

Kaldı 6 gün

Altı gün kala ben karada savaş verdim, Türkiye’de kalacak olanların günlük akışlarını sistematik hale getirmek lazım ki gözümüz arkada kalmasın, tıkır tıkır devam etsin, herkes yerinde mutlu ve huzurlu olsun, bizim de gönlümüz rahatlasın.

Sencer devamlı beni arıyor “Şu iş var, bu iş var, gelmen lazım” diye… Hani insanın “Bir klonum olsa da her an her yerde olsam” dediği anlardan. Hoş ben çalışırken de derdim. Durumumu o zamanların bunalma hissine benzetince “Aman acaba bir şeyleri yanlış mı yapıyorum?” endişesi de basmıyor değil.

Bu işe huzur ve keyif için başlamaya çalışan ben, koşturmaktan gece yatağa zor tırmanıyorum. “Bu işte bir yanlışlık var” diyerek Sencer’e yönelip kavga çıkarmaya çok teşneyim.

O kadar iyi anlıyor ki, sanıyorum kendisi de aynı şeyleri hissediyor, idare ediyoruz o yüzden. Onun içinde de hayal kırıklıkları var, altı aydır tekneyi hazırlamaya çalışıyor, çok iş yapıldı ama birçok iş de son zamana kaldı. Her şey son anda, bazı şeyler patlıyor, haliyle yüzümüz gergin.

Sonraki gün sağlık günü. Bu da son ana kalan bir iş. Aşı olmamız lazım. Sarı humma, sıtma ve tifo aşısı olmak için İstanbul Seyahat Sağlık Merkezi’ne yollanıyoruz. Hemşireyi aşabildikten sonra öyle tatlı bir doktorla karşılaşıyoruz ki aptala anlatır gibi anlatıyor.

Tifo için ilaçları veriyor. Bir de ne olur ne olmaz Hepatit B aşısı yapıyor. Sağlıklı bir insanın üç tane canlı aşıyı rahatça tolere edebileceğini söylüyor. Bende “Tamam artık yarın aşı tatili yaparız” beklentisi var. Sencer de ağzıma bir parmak bal çalıyor, “Tabi bu haftasonu tatil” diyor. Hiç aşı olmamışçasına, rahat bir şekilde dostlarımıza, Harput’lara gidiyoruz. Artık bize veda yemekleri yapılıyor. Çok sevdiğimiz arkadaşlarımız bize “hoşçakal” diyor, neşeli bir akşam geçiriyoruz.

Biz çıktıktan bir ay sonra tekneyi Yunanistan’da bırakıp büyük kızın mezuniyeti için Kanada’ya gitmeyi planlıyoruz. Tekneyi bırakacağımız bir marina buluruz rahatlığındayız. Ama Sakin’i ne yapacağız?

Atina’da evcil hayvanlar için Airbnb tarzı yerler var, onlarla konuşuyoruz. Bu arada Harput’lar, “Sakin bilmediği bir yerde kalmasın, 1,5 ay biz onu misafir edelim Kanada’dan döndüğünüzde size teslim ederiz” diyorlar.

Çünkü Kanada’dan dönünce onlar yanımıza gelecek ve Mora’da şahane günler geçireceğiz. Hayaller tavan. Biz mutluluktan uçuyoruz, zira Sakin’i şu ana kadar sadece bir kere bilmediği bir yerde iki gün bırakmışız. Onda da kaldığı yerdekileri hiç uyutmamış, devamlı bizi aramış.

Gece bu muhabbetle de şenleniyor, Sakin’in bez ve kaka durumu büyük gündem. Kendisi 13 yaşında ve demans (ara ara), sık sık sadece duvara bakıyor, altına kaçırıyor ve yemek yediğini unutuyor.

Son hazırlıklar ve veda

İki gün tatiliz cümlesine inanan saf ben ertesi sabah balon yelkenin teslimiyle bunun gerçek olmadığına ayıyorum. Sencer, “Denemeden nasıl çıkarız, tabi ki deneyeceğiz” diyor. Can dostlarımız Sara (isim annesi) ve Murat Kulaksızoğlu geliyorlar. Çok donanımlı yelkenciler.

Aslında onlarla beraber çıkacaktık bu tura ama son iki ayda onların çıkışı ertelendi. Onlar da 1-2 sene sonra gelecekler. Sara ve Murat bize balon yelkeni gösterdiler, süper akıl çıkarıcı bir düzenek. Tüm halatlar teknenin dışından geçiyor, tekneyi hediye paketi gibi sarıyor. Ama açılması ayrı keyif, kapanması ayrı.

Çiçek gibi açılıyor teknenin pruvasında, ortamda rüzgâr yokken fıldır fıldır koşturuyor tekneyi. Altı knot rüzgârda dört knot hız yapar mı insan? Yapınca bir heyecan, bir heyecan. Fakat beni aşı etkilemeye başlıyor, bildiğiniz hastayım ama balon var, ayakta olmam lazım.

Akşama da 35 yıllık dostlarla yemek var, dinç olmalı ve nitekim dostların yüzlerini görünce iyleşiyorum. Sadece anlamsız terlemeler ve hemen akabinde üşümeler kalıyor ama buna rağmen çok keyifli bir yemek. Bu arada sanırsın Sencer hiç aşı olmamış.

Gayet keyifli bir akşamın sonunda bir de Arslanlar Sencer’e şöyle ışıl ışılından, yanar dönerli bir kafa lambası almışlar. Sencer neredeyse onunla yatıyor. Her gün iş var, hâlâ gönder takılmadı, gönderin takılması için ana direğe ben diyeyim 20, siz deyin 40 delik deliniyor.

Takılma işlemi yetişmiyor, artık biz çıkınca yapılacak, bu iş için Çanakkale’ye gelecekler. Hafta sonu veda organizasyonlarıyla dolu, hem aileler sayesinde hem de Fenerbahçe’de iki yıldır kaldığımız pontonda bize veda partisi yapılıyor.

Çok güzel zamanlar geçti bu pontonda, çok iyi dostlar edindik. Biz dünya turu dedikçe nasıl destek oldular inanamazsınız; her gün birisi elinde hediyeyle geldi. Çok samimi bir pontondu, hem de Fenerbahçeliler ve Galatasaraylılar olarak ortadan ikiye bölünmesine rağmen.

Artık hava durumu netleşmiş durumda, yağmurlu ve soğuk olacak. Neredeyse beraber dünya turuna çıkacağımız ama son anda vazgeçen ekipten Murat “Erteleyin, böyle havada çıkış mı olur?” diyor. Marina, “Plan çıkmanız üzerineydi” diye bastırıyor.

İnsanlar soruyor “Çıkıyor musunuz?” diye. En son kararımız hava kötü olursa da çıkıp Çamlimanı ya da Kalpazankaya’da saklanmak. Şükür ki hava düzeldi, yağmur var ama tadında kuzeyli rüzgârla kolayına bir seyir olacak.

Kötü hava gelmeden kendimizi Limnos’a atabileceğiz. Sadece göndermeye gelenler ıslanacak. Ben çok gelen olmayacağını düşünüyorum zaten. Ama 1 Mayıs günü, öngörümün tersine, İstanbul’da yollar kapalı olmasına rağmen yoğun bir kalabalık bize “Hoşça kalın” demeye geliyor.

Sal ekibine vedaya gelen dostları.

Benim elim ayağım tutuşmuş, gözlerim doluyor, hemen yukarı bakıyorum bir damla bile kaçmıyor gözümden. Sencer bin yıldır beklediği anonsu yapıyor: “Fenerbahçe Marina, burası Sal. Dünya denizleri için yola çıkıyoruz, palamar rica ediyoruz”. Tezahüratlar, bağırış, çığırış, çıkıyoruz. Arkamızdan su dökenler, video çekenler. Usturmaçaları aldığım gibi gözyaşlarım da fora oluyor.

Oysa marinadan bizimle yolculamaya gelen teknelerle birlikte yol aldık biraz daha. Sencer herkese cevap verebiliyor, ben içeride gözyaşlarıyla boğuşuyorum. Siren sesiyle yerimden zıplıyorum. “Ne oldu” diye bakınırken, DAKSAR sirenlerini çalarak bize flamasını getiriyor ve anonsla iyi dileklerini sunuyor.

Bizimle seyredenler yavaş yavaş “Güle güle” diyor ve marinaya geri dönüyorlar. Biz çocukluğumun Red Kit çizgi romanının son sahnesi gibi, o gün ilk defa anca batarken gördüğümüz güneşe doğru seyre başlıyoruz. Velhasıl düğün gibi bir şey yaşıyoruz bu son iki gün. Hayatımızın en fantastik günleri belki de…