Sal’la Gidelim: Karayipler Günlüğü

Sal’la Gidelim: Karayipler Günlüğü

Sal ekibi günler süren geçişin ardından Barbados’ta; kartpostallık manzaralar, ağır aksak işleyen bürokrasi ve iki ayrı dünyanın yan yana aktığı bir Karayip gerçeği.

BARBADOS

5 – 11 OCAK

Okyanusları aştık da Barbados’a geldik. Zamanla her şey oturuyor, büyük coşku ve heyecan ardından normal hayat zorunluluklarıyla başlıyor. Şahane bir kahvaltı sonrası gözümüzden uyku akarken ülkeye giriş yapmak için botla kıyıya çıkmaya karar veriyoruz. Önce iş bitsin, sonra yatağa tırmanıp kesintisiz uyuyacağız.

Bridgetown’da ülkeye giriş yapmak için cruise’ların da girdiği limana yürümek gerekiyor. O da adanın bir diğer ucu… Oysa demiri attığımız yerle bot iskelesi arasında bile 2-3 deniz mili var. Aslında hemen karşımızda muhteşem bir kumsal görüyoruz ama birkaç gün önce Nevin Kaptan (Zuzu) ve ekibi oraya çıkmaya kalkıp botla neredeyse alabora olmuşlar, hiç tavsiye etmiyorlar. Bu durumda artık kıçtan takma motoru takmalıyız, şimdiye kadar elektrikli motorla işimizi gördük ama artık botla gidilecek mesafeler uzadı. Reklam gibi olacak ama asla değil, bir cihaza sevgi beslemeyen ben, bir süredir cihazlarla muhabbet eder oldum. Misal Starlink, e-Sim… Şimdi de Mercury 9.9 motorumuza derin bir bağlılık hissediyorum.

10 dakikalık bir yol sonunda minnacık bir yere botu bırakıp liman içinde yürümeye başlıyoruz. Yürüyoruz da yürüyoruz. Hava da sıcak. Gelmeden önce Barbados’un gayrisafi milli hasılasının Karayip adaları arasındaki en yüksek ülke olduğunu okumuşuz. Belki de beklentimiz çok yüksek olduğu için geçtiğimiz yollarda böyle bir refahla karşılaşmayınca şaşırıyoruz. Her yer dökülüyor, oysa burası başkentleri… Cruise limanına yaklaştıkça çevre güzelleşiyor, ama bir arka sokak kasvetli, ciddi de bir evsiz popülasyonu var. Cruise limanının içine girerken bizim de bileklerimize cruise sakiniymişiz gibi bir bileklik takıyorlar. Limanın içerisi oldukça lüks, dışarıya göre tamamıyla başka bir dünya. Fiyatlar pahalı.

Giriş yapacağımız büroya geldiğimizde önce bizi sağlık bölümüne alıyorlar. Oradaki adamdaki şaşkınlıktan anladığımız, pek yelkenli girişi yapmaya alışık değiller. Günde üç, beş tane cruise gelince genelde onların muamelelerini yapıyorlar sanırım. Ama bize davrandıkları hızla yapıyorlar ise yıllar sürüyor olması lazım.

İşte bu eli ağır ötesi arkadaş bize bir form veriyor. Forma ekip listemizi yazıyoruz, teknede hastalıklı biri ya da cenaze olmadığını beyan ediyoruz. Elimize bir kağıt parçası tutuşturuyor, üstünde karalama gibi sayılar var. Bununla liman polisine gidin diyor. Kağıtta ne yazdığını anlamayı çalışarak polise gidiyoruz ki kapı açılmıyor, azıcık aralanabiliyor. Açılan aralıktan kafamızı uzattığımızda içeride L şeklinde bir ofis ve bir polis görüyoruz. Bir de kapının hemen arkasında bir bilgisayara giriş yapmaya çalışan bir adam. Bizden önceki tekne kaptanının işlemini dakikalarca bekliyoruz, bizimki ise 10 dakikada bitiyor.

Girdiğimiz her yerde ekip listemizi tekrar yazıyoruz, bir yerden diğer yere akan bir bilgi yok. Elimize tutuşturdukları kağıtta da giriş yaptığımız saat yazıyormuş, zira gün ve saate göre sıralama yapıyorlarmış. Yani biz şu anda onların gözünde yalnızca “12:15’iz”. En son girdiğimiz odadaki polis diyor ki sizi güvenliğe soracağız. Bir saat de onu bekliyoruz. Güvenlikten onay gelince gümrüğe geçin diyorlar. Orada vardiya değişimi var, bu sefer de yeni vardiyadaki hanımefendinin gelmesini bekliyoruz bir saat kadar. Zaten yorgunuz, okyanusları aşmışız da gelmişiz, işimiz bir an önce bitsin diye sakince beklemeye geçiyoruz.

Gümrük adımına geldiğimizde oradaki hanımefendi teknede kedi, köpek var mı diye soruyor. Dört saat olmuş, der miyiz hiç köpek var diye. Desek kim bilir artık bizi karantinaya mı alırlar ne yaparlar. Yok diyoruz. Sakin’i hiç karaya çıkarmayacağız, 16 gündür okyanusta ne yaptıysak aynen devam.

Barbados açıklarında gün batımı, ufuk çizgisini ateş rengine boyuyor.

Sonunda tekneye döndüğümüzde Seven7 ekibinin gelmek üzere olduğunu öğreniyoruz. Sencer onların yanaşmasına yardıma gidiyor, ben de çamaşır yıkamaya, tekneyi toplamaya girişiyorum. Birkaç saat sonra Sencer geldiğinde bende artık adrenalin kalmamış, Sencer de bitap düşmüş. Duşumuzu alıyoruz ve hayatımızın en güzel uykularından birini çekiyoruz.

Ertesi sabah gerine gerine uyanıp, yüzümüzü yıkamaya denize girip yüzerken denizin altına da vuruluyoruz. Girmeden önce bir tekneden yastık mı düştü acaba diye düşündüğüm şeyin teknenin gölgesine sığınmış kocaman bir deniz yıldızı olduğunu görüyoruz mesela. Hiç bu kadar büyük deniz yıldızı da görmemişim. Yüzerken katman katman balıklarla karşılaşınca okyanus geçişindeki ilk ada olarak Barbados’u seçmemize bir kez daha şükrediyoruz.

Ama beklentiyi iyi ayarlamak lazım. Kaç gündür teknede yemek yiyoruz, dışarıya çıkalım desek dışarıda yemek yiyecek bile pek yer yok. Zira burası tümüyle cruise odaklı ve onlar da yemek yemeye tekneye dönüyorlar. Gece karanlık basınca dışarılarda olmazsanız her şey yolunda. Demir yerinde arada bir polis de dolaşıyor, teknedeyken güvenlik açısından bir sorun yok. Zaten karşımızda öyle bir günbatımı var ki kimsenin de karaya çıkası gelmiyor. Okyanus geçen tüm Türk tekneleri olarak birkaç gün buraya çakılmaya karar veriyoruz.

10 OCAK

Bugün büyük gün. Bizim büyük kızımız Kanada Ottawa’da yaşıyor. Bugün yanımıza gelecek ve tam tamına 14 gün kalacak. Cancağızımızı Barbados’ta karşılayıp beraber başka adalara geçip en son Martinique’ten uğurlamayı planlıyoruz. O gelmeden bu adadaki gezeceğimiz yerleri netleştirmişiz. Pek de yer yok zaten, anca bir otel kompleksi olacak, onu da biz istemiyoruz. Ama deniz şahane, birkaç gün burada denize gireriz, sonra da yollanırsız gibi bir hayalimiz var.

Sabah erkenden karşılamaya havalimanına gittiğimizde kalabalıktan nevrimiz dönüyor. İnsanlar akın akın geliyorlar ve gidiyorlar, her yerde bir sıra var. Hakim dil İngilizce olmasına rağmen konuşulan dilin benim bildiğim İngilizce’yle pek ilgisi yok, zor anlaşıyorum. Oysa eski İngiliz sömürgesi olan bu adaya hayli İngiliz turist geliyor. Havalimanında “gelen” kapısı önünde beklemek çok zevkli, bir grup olarak kapıdan çıkanların hangi ülkeden geldiklerini tahmin etme oyunu oynamaya başlıyoruz. En net olanı Kanada’dan gelen uçaklar. Kolay değil tabi eksi 30 dereceden artı 30 dereceye gelince kapıdan kalın giysilerle çıkanlar aniden üzerlerindekileri çıkarmaya başlıyor. Kızımızı bu ekibin arasında bulup, mutluluktan uçarak teknemize dönüyoruz.

Gece arkamızdaki otelde uzun bir havai fişek gösterisi düzenliyorlar. Sanki bize özel yapılıyormuş gibi, Sencer için mi Sezgi için mi diye tatlı tatlı çekişe çekişe sanki tribündeymişizcesine izliyoruz. Bugün Sencer’in de yaş günü, bu gösterinin onun için olma olasılığı(!) da var yani.

Demir attığımız koyun biraz ilerisinde yüzme mesafesinde batıklar var. Altı metre derinlikte eski tur teknelerinden birinin enkazı çeşit çeşit balıkların yuvası haline gelmiş, şnorkelle yüzmek için ideal bir cazibe merkezine dönüşmüş. Turistler için oraya turlar düzenliyorlar, bizim de ilk hedefimiz orası. Öncesinde yanımıza ekmek almamız gerektiğini okuduğumuz için bir poşet ekmekle suyun içine giriyoruz. Balık sayısı beklediğimizin çok üstünde. Zaten ekmeği gösterdiğimiz anda hepsi üzerimize hücum ediyorlar. Onlar bizden, biz onlardan korkuyoruz.

Denizden bota çıkarken Sencer sırtını bota dönüp ters takla atarak bota atlıyor, bense zorla da olsa kibar kibar tırmanıyorum. Taklanın acısı ise sonra çıkıyor. Önce kulağı doluyor, bir ertesi gün kulak ağrısı başlıyor, daha sonra ise kulak karnabahar gibi şişiyor. Hemen İstanbul’daki ailemizin doktoru aynı zamanda yakın dostumuz olan Oğuz’u arıyoruz. Onun yönlendirmesiyle antibiyotiğe başlıyor hastamız, ama çok acı çekiyor, görüyoruz.

Sencer için denize girme işi bir süre askıya alınacağa benziyor. Zaten başka adaya geçmeyi planlıyorduk, havayı kontrol edip dalga boyunun gelecek birkaç gün ideal olduğunu görünce Martinique’e gitmeye karar veriyoruz. Martinique ayrı bir ülke değil, siyasi statüsü Fransa’nın deniz aşırı ili olarak görünüyor. Bu nedenle de her şeyi bulabileceğimiz bir ada olduğunu öğrenmiş durumdayız.

Yanımızdaki antibiyotiği tüketeceğimiz için yenisini almaya kalktığımızda Barbados’ta pek de ilaç bulamayacağımızı anlıyoruz. Buradaki eczacılar kendilerince muadil gördükleri adını hiç bilmediğimiz bir ilacı, kutusundan çıkarıp istenilen adette keserek satıyorlar. Bunu görünce Barbados’tan uzaklaşıp Martinique’e varma fikri daha da cazip geliyor. Burada eczane denen dükkanların raflarında daha çok bitki yağları var, bizdeki güzellik ve bakım marketleri gibi satış yapıyorlar. Gerçek ilaç için marketin arkasında, sadece kapıdan konuşulabilinen yetkililerden talepte bulunmak gerekiyor. Sözün özü burada hastalanmamak lazım.

MARTINIQUE

15 OCAK – 19 ŞUBAT

Barbados girişinde bürokratik işler beş saate yakın sürünce tekne girişlerine daha aşina kuzeydeki Port Charles’a gitmeye karar veriyoruz. Burada bir marina da var ama o kadar pahalı ki kimse girmeyi düşünmüyor. Port Charles’a girince görüyoruz ki marina denen alan 10 kadar teknenin yanaşabileceği, an itibarıyla da bizim teknenin iki katı büyüklükte iki katamaranın (biri yelkenli, diğeri aynı markanın motoryatı) yanaşmış olmasıyla kapasitesi altıya düşen bir yer. Ama dışarıda çok keyifle demir atılabilecek bir koy var, zaman zaman çok solugan alıyormuş, şükür bize denk gelmiyor.

Pek güzel demir atıyor, çıkışı yapmak için botla karaya gidiyor, biraz yürüyüp hızla çıkış işlemini yapıyoruz. Burada da çıkış işlemini yapan arkadaş hayatımda gördüğüm en yavaş hareketlerle damgayı beş dakikada yerinden kaldırıp kağıdın üzerine getirebiliyor ama yine de Bridgetown’a göre çok daha hızlı oluyor.

Karayipler’e Barbados’tan geliş yaptıktan sonra yukarı çıkarak farklı adalara uğrama planı, Sencer’in kulağının karnabahar olması nedeniyle Barbados’tan sonra doğrudan Martinique olarak netleşince yaklaşık 130 deniz millik bir yolu kuzeye doğru çıkmamız gerektiğini hesaplıyoruz. Bu da yaklaşık 17-20 saat olunca öğleden sonra yola çıkalım, bir sonraki gün sabaha karşı Le Marin bölgesine varalım diyoruz. Sabah denize giriş ve mükellef bir yemek sonrası yola çıkıyoruz.

Rotamız kuzeye doğru ve Atlantik’in batısı. Yani dalgaları yandan alıyoruz. Şükür ki dalga boylarına bakmışız, rüzgâr 20kt civarında esiyor ve Sal apazdan aldığı rüzgârla uçuyor. “Gece uyumayız, yıldızları seyrederiz” hevesimiz hava kararır kararmaz suya düşüyor. Önce kızımız saat 19:00 gibi uykum geldi diyor. Çok değil yarım saat sonra da benim geliyor. Kızı aşağıya yolluyoruz, ben havuzlukta düşmemeye çalışarak uyumaya çalışıyorum. Gece 01:00 gibi uyanıyorum ki Sencerciğim ayakta uyuyor. Hemen nöbet değişimi yapıyoruz.

Bu arada biz uça uça o kadar hızlı gelmişiz ki sabah aydınlanmadan varacağız gibi görünüyor. Bir de başta yanlış hesap yapmışız. Yol 130 değil, 100 milmiş. Sabahın köründe varacağız sanki. Madem dümendeyim diyerek kimseye çaktırmadan yelkeni iyice küçültüyorum ki ertesi sabah gün ağarınca varalım. Ben tekneyi yavaşlatınca tekne iyice sallanmaya başlıyor. Acaba direk suya değer mi diye düşünüyorum, o derece. Sabah Sencer uyanınca görüyor yelkeni mendil gibi yapmışım. Olsun, bu sayede varışımız 08:00’e uzamış durumda.

Gün aydınlandıktan sonra Martinique Le Marin koyuna girmeye başlıyoruz. Başlıyoruz diyorum çünkü giriş uzun ve labirent gibi. Zaten hiç beklenmedik yerlerde sığlıklar yokmuş gibi bir de geniş giriş, tümüyle plastik su şişesinden yapılma balık ve ıstakoz tuzaklarıyla dolu. Slalom yapsanız giremezsiniz. Gündüz girme kararımız o kadar doğru olmuş ki, yolu hayli açıktan alıp kıyın kıyın girmeye başlıyoruz. O balık tuzaklarını geçtikten sonra çevrenin tadını çıkarıyoruz. Böyle yeşil görmemişim, ada yaklaştıkça yeşilleşiyor. Tonozda, demirde binlerce tekne var.

Geçen sene Atlantik geçen Türk tekneleri de burada demirde, Haylaz ve My Way. Onlarla önceden konuştuk, hani mümkünse onların yanına demir atmak istiyoruz. Ben demirin başına geçiyorum, bir gözüm de Türk teknelerinde. Uzağı çok görememe derdinden mustaribim, bulamıyorum ama gözümüze bir yer kestirip demiri atıyoruz. Olmadı tekrar at filan derken bir yarım saat sonra bakıyoruz ki Haylaz ve My Way’in tam ortasına demir atmışız. Hemen bayram gezmesi gibi tanışmaya gidiyoruz.

Pek de iyi oluyor, öğrendiğimiz sürü sepet bilgilere göre bulunduğumuz yer harika, hemen yanımızda botla mangrov ağaçlarının altında dingimizi bırakıp 10 adımda alışverişe gidebileceğimiz bir market var. Hem de buradaki fiyat-kalite performansı en iyi market. Karşımızda da marina var, tabi ki yer yok ama oraya botumuzu koyup sahile rahatlıkla çıkılabiliyor. Sadece denize girilemiyor, çünkü çok, pek çok tekne var ve bu koyda devir daim yok. Ah Sadun Boro buraya geldiğinde kim bilir nasıl güzeldi. Haritalar uygulamasından birkaç sene önceye gidiyoruz, orada bile belli, suyun rengi gittikçe koyulmuş. Bu nedenle denize girmek için girişteki o balık tuzaklarının hemen yanındaki Saint Anne koyunu öneriyorlar.

Medeniyete yakın olmak adına birkaç gün Le Marin bölgesinde kalıyoruz. Demir attığımız yerden botla beş dakika mesafede mangrovların altında dinginizi bırakıp 50 metre ilerideki markete gidebilme gibi bir imkân da var. Ben mangrovları ilk defa gördüm. Kökleri denizde olduğu için denizin üzerine yığılmış gibi görünen yeşillikler… Hayatımda gördüğüm en etkileyici şeylerden biri. Tabandan yukarı köklerini uzatıyorlar, hep beraber neredeyse bir orman oluşturuyorlar ve şahane görünüyorlar. Hani İstanbul’da yaz aylarında otoparklarda gölge ararız, hasbelkader bir ağaç bulursak arabamızı onun altına koyarız ya… Burada bot iskelesi tümüyle mangrovlar altında ve gölgede. Görece büyük de bir iskele. Ne zaman gitsek mutlaka yer buluyoruz.

Bottan çıktıktan sonra markete doğru ilerlerken yürüdüğüm yolun hayatımda gördüğüm en güzel market yolu olduğunu düşünüyorum. Atlas Okyanusu’nu geçtiğimizden beri “hayatımda gördüğüm en…” kalıbını çok kullanır oldum. E bu da beklenir bir durum, zira daha önce benzerini görmemişim ki… Neyse, market de uzun zamandır deneyimlediğimiz en dolu market. Alışveriş sonrasında eşyaları bota yükleyip tekneye dönmek de ayrı bir keyif, zaten ağzım kulaklarımda. Bir de ortaya hiç beklemediğim şekilde gezen tavuk ve horoz çıkıyor. Tamam diyorum, gerçek üstüne doğru yolculuk tamamlanıyor.

Medeniyete yakın ama temiz denize uzak bu noktada birkaç gün geçirdikten sonra sevgili kızımız Sezgi “ben yüzmek istiyorum” diyor, biz de tası tarağı toplayıp çıkıştaki St. Anne koyuna yollanıyoruz. Demiri bir deneyişte 6 metreye funda edip kızımla kendimizi denize atıyoruz. Biraz sonra Sezgi denizde vatoz gördüğünü söylüyor. Sencer’in kulağı henüz tam iyileşmediği için o denize girmiyor ama ben doğrudan vatozun olduğu yere yüzüyorum. Ve görüyorum. Hemen altımda kocaman, yassı, inanılmaz güzellikte bir yaratık. Üzerinde benekleri var. Gövdesi bir metre boyunda, eni iki. Ama bir de kuyruğu var. Altımda geç geç bitmiyor. Benim cesaret bu güzel canavarı görünceye kadarmış, depar atıp tekneye gerisin geri bir yüzüşüm var. Yolda annelik otoritemi kullanıp Sezgi’yi de denizden çıkarıyorum.

Sonraki günlerde de ne zaman denize girsek hep aynı yerlerde görüyoruz bu vatoz diye düşündüğümüz mantayı. Ayrıca kocaman kaplumbağalar ve dev istiridyelerle de karşılaşıyoruz. Burada istiridyeleri denizden çıkarmak yasak diye okumuştum. Oysa karaya çıktığımızda onlarcasının çeşitli amaçlarla kullanıldığını görüyoruz. En komiği de müzik aleti olarak kullanmaları. Bayağı da güzel ses çıkarıyor.

St. Anne çok şirin bir köy. Çok sayıda botun bağlanabileceği bir iskele de var. Botu orada bırakıp çıktığınızda hemen çöplerinizi atabileceğiniz yerin önünden geçip, bir tarafında eski bir otel, diğer tarafında hediyelik eşya dükkanları olan bir meydancıkla karşılaşıyorsunuz. Tam karşınızda da beyaz ağırlıklı sade cephesi, yüksek kulesi ve her zaman açık kapısıyla oldukça davetkâr kilisesini görüyorsunuz. Bu kasabanın ekonomisi hemen önünde demirleyen yüzlerce yelkenlinin karaya çıkması üzerine kurulu gibi. Birbirine paralel iki sokağı var, her iki sokak da vitrinlerinde “Martinique” yazan objeler olan hediye dükkanlarıyla dolu. Genelde buralardan pek alışveriş yapılmanıza rağmen, biz buradakileri beğeniyoruz ve birkaç hatıralık alıyoruz.

Ama iş bir şeyler yemeye gelince, bir türlü buradaki düzene uyum sağlayamıyoruz. Zira yemek yerleri hafta içi 11:00-14:00 arası açık. Bazıları akşamları da 19:00’dan sonra açıyor ama mutlaka rezervasyon gerekiyor. Oysa Martinique’te Atlantik geçen Türk tekneleri arasında çok ünlü bir döner dükkanı var. Sahibi Levent ve eşi Glen. Şimdiye kadar okuduğumuz tüm kitaplarda Atlantik geçen teknenin ekibi Martinique’e varınca bu dükkana gidiyor, misafirperver Levent ve ailesiyle tanışıp süper lezzetli dönerini yiyor. Hemen hemen her kitapta bu misafirperver çiftin fotoğrafı var, çoğunda da mutlaka birkaç sorun onlar yardımıyla çözülüyor. Bende de bir şekilde bu döner dükkanı ve sahibi Levent’le tanışmak önemli bir dönüm noktası olmuş durumda: yıllardır söylüyorum, varınca gidip yiyeceğiz diye. O yüzden de gelir gelmez hemen yerini soruyorum ve ailenin yaklaşık yedi ay önce dükkânı devrettiklerini öğreniyorum. Kendileri de artık buradan Avrupa’ya taşınmayı düşünüyorlarmış. En büyük hayal kırıklığımız bu olsun ne yapalım.

Martinique’te ekip, döner başında buluşuyor.

Yine de dükkânı devretmiş olmaları ısrarlı tanışma taleplerimizin karşısında duramıyor ve biz Levent Bey ile bir ada turu yapıyor, ve Sal’da ailece bir yemek yiyoruz. Olur da ileride bu yazılar bir kitap olursa Martinique etabında mutlaka yer alacak fotoğrafımızı da çekiyoruz.

Bu arada Martinique’te olan kaptanların oluşturduğu bir WhatsApp grubu var. Levent de bu grubun içerisinde. Fransızca bilmeyince buralarda iletişmek çok zor, kimseyle anlaşılamıyor. Levent bu grupta tam bir kahraman durumunda, herkesin sorununu çözmek üzere yardım ediyor. Bizim de internetten marinaya söylediğimiz bir paket kaybolduğunda o ve eşi olmasa paketi asla bulamayacağımızı paylaşmak istiyorum.

Firma, sipariş üzerinde yazan “Ref: Sail Boat SAL, Sencer Salbaş” yazısına istinaden paketi “Rent Sail Boat” firmasından Stephanie diye bir kadına verince, hiç abartmıyorum iki saat boyunca Le Marin bölgesindeki Stephanieleri arıyoruz. Toplamda üç tane varmış, hepsiyle tanışılıyor. Bizim paketin içinde Muradof Kaptan için Starlink var, aksi gibi Stephanie’lerden biri de Starlink teslim almış ama kadın kendi siparişi olduğunu iddia ediyor. Sonuçta kadın da haklı çıkıyor, meğer bizim paketi भी diğer Stephanie almışmış. Çok merak ediyor ve neden böyle alakasız bir paketi teslim aldığını soruyorum, bu paketin sahibi kim diye merak etmiş olduğunu öğreniyorum. Biz Türkiye’de delice önlemlerle yaşadığımız için kendisine “merak kediyi öldürür” demek istiyor ama kendimi tutuyor ve hiçbir söz söylemiyorum. Artık aramızda Stephanie bir şifre oluyor, 2025 Türk Atlantik geçenlere Stephanie derseniz, ne demek istediğinizi anlayacaklardır.

Martinique grubu, organizasyonlardan da haberdar olmamızı sağlıyor. Günlerden bir gün Levent ertesi gün Le Marin bölgesinde bir karnaval olacağını ve yolların kapatılacağını söylüyor. Küçük bir karnaval olduğunu, asıl karnavalın şubat ayında Fort de France’de yani adanın başkentinde düzenleneceğini söylüyor. Onun açısından yalnızca yol kapama nedeniyle haber olan bu konu, toplumsal neşeye aç bizlerde hararetle karşılanıyor ve tüm Türk tekneleri bilfiil yerimizi alıyoruz.

Aslında bir geçit töreni olan bu karnavalda, katılımcılar çılgın kıyafetler giyiyor, davullar ve yerel müzik aletleri eşliğinde dans ederek yollarda yürüyorlar. Belli ki öncesinde de hazırlıklar yapılıyor çünkü geçen ekiplerin her birinin bir dans koreografisi var. Vurmalı aletler o kadar güçlü ki müzik içinizde çalıyor gibi. Çevrede tam bir şenlik havası var, herkes de coşkuyla geçenleri izliyor. Ben ise hem yine çok merak ettiğim bir ortamda olduğum için coşkuluyum hem de gençken ileride böyle neşeli bir toplumda yaşayacağımı düşünürken tam tersi bir ortamda sevdiklerimi bıraktığıma hayıflanıyorum ve gözlerim doluyor. Sanıyorum yerel bir karnavalda gözlerini doldurmayı başaran tek benimdir.

Ki bu karnaval asıl karnavalın provası niteliğindeymiş. Bu yörenin asıl karnavalı 15 Şubat’ta başlayacakmış. Karada böyle neşeli bir ortam olunca, Seven7 teknesi de ortamı methedince marinaya girelim diyoruz. Zaten uzun bir süre bir daha marina olmayacak diye düşünüyoruz, şöyle elektrik ve suyu ev gibi kullanacağımız birkaç gün yaşayalım.

Marinaya girmeden önce aylardır konuşulan bir aktivite borcumuz var. Daha doğrusu benim var. Geçtiğimiz sene Atlantik geçen grup geçişten sonra toplanıp bir teknede mantı yemişlerdi, Sencer de bana göstermişti. Aklıma kazınmış. Mindelo’da, geçişe başlamadan önce bir akşam sohbet sırasında “şu Atlantik’i geçebilelim hepinize benden mantı!” demiş bulunuyorum. Ondan beri de hepimizin diline pelesenk olmuş durumda. Oysa benim için mantı yapmak o kadar ütopik ki… Şükür grupta çok marifetli Vahide Kaptan var. Biraz da ona güveniyorum. Sabah o geliyor. Bir yandan öğretiyor, bir yandan da açıyor, ben de başlıyorum açmaya. Planımız birkaç saat içinde herkese yetecek mantıyı yapmak, ama iki saat geçip de hâlâ ortada herkese düşecek altı adet mantı olunca ben grubumuza imdat mesajı atıyorum. Hemen Barış Kaptan ve Nur Kaptan botlarına atlayıp geliyorlar. Her ikisi de gizli marifetli çıkıyor, elimiz çok hızlanıyor ve bir iki saat sonra tabak tabak mantımız oluyor. Akşamına tüm ekip Sal’a geliyor. Bugün aynı zamanda Semih Kaptan’ın da yaş günü. Hep beraber şahane bir akşam geçiriyoruz. Gecenin sonunda herkes bir şarkı seçiyor, her tarzdan onlarca şarkı dinleyip günü güzelleştiriyoruz.

Martinique kıyılarında geleneksel yöntemlerle avlanan balıkçılar, adanın gündelik ritmini ve denizle kurduğu köklü bağı yansıtıyor.

Burada marina fiyatları Türkiye’yle karşılaştırıldığında çerez parası gibi kalıyor. Bizden önce marinaya giren Seven7, yakın zamanda bir dostunun Çeşme’de aldığı bir fiyatla kendisinin ödediği arasında Euro cinsinden 35 kat fark olduğunu söylüyor. Dolayısıyla burada insan içi yanmadan marinada kalabiliyor. Le Marin’deki marina, bulunduğu şehrin isminden de müsemma tam bir marina. Gayet güzel işletiliyor. Çevredeki mangrovlar, zaten yeşil olan coğrafyayı daha da yeşil yapıyor. Girmek için yanaşıldığında marinerolar da karadan bağıra çağıra değil, botla gelip yardımcı oluyorlar. Sadece gelenlerin marinero olup olmadığından şüpheye düşüyorum, zira üzerlerindeki kar maskeleri ve bandanalarıyla sadece gelip “follow” (takip et) diyorlar. Aslında güneşten korunmak için burada kar maskeleri çok yaygın. Hani bizde kumsalda sere serpe yatılır ve bronzlaşılır ya, burada öyle yapmaya kalkılırsa birkaç saat içinde kavrulur insan.

Hazır tekne marinadayken karada yapılacak işleri yapalım diyerek yolda hasar alan camadan halatını değiştiriyoruz, kopan gönder üst baskıyı mandarıyla yeni aldığımız halatı değiştirerek yeniliyoruz, direğin takozlarını tekrar yenileyip sabitliyor ve tekneyi temizliyoruz. Okyanusta çıkan tüm eksikleri tamamladıktan sonra bol bol geziyor ve yola hazırlanıyoruz.

Martinique’i ve ekibi çok sevdiğimiz gerçeği bir yana artık yavaştan yola koyulmamız lazım. 10 Şubat’ta her biriyle ayrı ayrı görüşmek üzere diyerek tüm Türk ekibine hoşçakal diyoruz. Onlar bu sene Panama kanalını geçmeyecekler, bizim ise nisanda geçme planı var. Yolcu yolunda gerek. Selametle başlayalım bakalım tekrar yola…

📱 Dergimizi dijital olarak okumak isteyenler için farklı platformlarda da erişim mevcut.
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.