MSI Yelken Takımı’nın başüstü pozisyonunda görev yapan ve aynı zamanda aktif olarak maraton koşan avukat İzel Özkan; denize olan bağlılığını, başüstündeki zamana karşı mücadelesini ve sporun meslek hayatıyla kurduğu paralellikleri anlatıyor.
Yelkenle henüz yolun başında olduğunu özellikle vurgulayan İzel Özkan, aldığı eğitimlerin ardından AG Sailing bünyesinde MSI Yelken Takımı’yla yarış dünyasına adım attı. Kısa sürede yarış teknesinin temposundan, ekip içindeki sorumluluk paylaşımından ve her manevrada yeniden sınanan karar verme sürecinden etkilenen Özkan, bugün kendisini hâlâ öğrenen ve her yarışta tecrübesini biraz daha ileri taşımaya çalışan bir yelkenci olarak tanımlıyor.
Yelkene başlamadan öncesinde denizle ilişkiniz nasıldı?
Deniz, yelkenden çok daha önce hayatımdaydı. Hatta deniz benim için bir hobi veya gidilen bir yerden ziyade, hayatımın temel taşlarından biri. Çocukluğumdan beri suyla çok güçlü bir ilişkim var. Sabah girip akşama kadar sudan çıkmadığım zamanları hatırlıyorum. Bugün de suyun olmadığı bir hayatı düşünmek benim için oldukça zor. Bir de denizin bende çok kişisel bir karşılığı var. Karadaki hayatım daha görünür; mesleğim, sorumluluklarım, insanlar, sürekli çözülmesi gereken meseleler var. Deniz ise bütün bunlardan ayrı, kimsenin çok fazla dahil olmadığı, neredeyse mahrem diyebileceğim bir yaşam alanı. Orada başka bir tarafımla temas ediyorum.
Yelken bu ilişkiyi başka bir seviyeye taşıdı. Daha önce denizin içindeydim, şimdi onunla birlikte hareket etmeyi öğreniyorum. Rüzgârı, dalgayı, havanın değişimini kontrol edemiyorsunuz. Yapabileceğiniz şey onları doğru okuyup kendinizi koşullara adapte etmek. Sanırım beni yelkene en çok bağlayan şeylerden biri de bu.

Yelkene nasıl başladınız?
Yelkende henüz uzun yıllardır bu sporun içinde olan biri değilim. Çocuk versiyonumun hayalini yerine getirmek üzere aldığım eğitimlerle AG Sailing, MSİ Yelken takımında başladım. Ben hâlâ öğrenen, gelişen ve yarış tecrübesini artıran taraftayım. Bu nedenle kendimi olduğumdan daha ileri bir noktada göstermeyi de istemiyorum. Yelkenle tanıştıktan sonra benim için asıl kırılma yarışçılıkla oldu. Çünkü yarış teknesinin dinamiğini çok sevdim.
Teknede herkesin ayrı bir görevi var ama hiçbir görev gerçekten tek başına yapılmıyor. Bir kişinin yaptığı ya da yapamadığı şey birkaç saniye içerisinde bütün ekibi etkileyebiliyor. İlk yarış deneyimlerimden itibaren bunun yalnızca denizde olmak olmadığını fark ettim. Hızlı düşünmek, fiziksel olarak hazır olmak, birbirini duymak, doğru zamanda doğru müdahaleyi yapmak ve hata yaptıktan sonra o hatanın içinde kalmadan hemen bir sonraki hamleye geçmek gerekiyor.
Bugün yarış yelkeninde kendimi özellikle başüstünde geliştirmeye çalışıyorum. Dolayısıyla benim hikayem “yelkeni öğrendim” hikayesinden çok, yelkeni öğrenmeye devam ediyorum hikayesi.
Başüstünü seçmenizin özel bir nedeni var mı?
Başüstünü sevmemin önemli bir nedeni, bana karakter olarak da çok uygun gelmesi. Teknenin önünde fiziksel olarak işin tam içindesiniz. Bir taraftan kuvvet, çeviklik ve dayanıklılık gerekiyor; diğer taraftan zamanlama, dikkat ve soğukkanlılık gerekiyor. Üstelik hata yaptığınızda çoğu zaman uzun uzun düşünme şansınız yok. Sorunu çözmeniz ve hemen bir sonraki işe geçmeniz gerekiyor. Bu tarafını seviyorum. Başüstünde yapılan iş dışarıdan yalnızca fiziksel görünebilir ama bence en kritik taraflarından biri öngörü. Bir sonraki manevrayı önceden düşünmeniz, iskotaların nerede olduğunu, balonun nasıl geleceğini, neyin çapariz olabileceğini, birkaç saniye sonra sizden ne bekleneceğini bilmeniz gerekiyor. Çünkü yarışta bazen birkaç saniyelik gecikme bile zincirleme etki yaratabiliyor. Başüstünün iyi çalışması manevranın temiz ve hızlı gerçekleşmesini sağlıyor; hata veya iletişim kopukluğu ise teknenin hızını ve dolayısıyla ekibin yarışını doğrudan etkileyebiliyor. Ama burada tek bir pozisyonun kahramanlaştırılmasını da doğru bulmuyorum.
Yelken bana en çok şunu öğretti: Teknede bireysel olarak çok iyi olmanız yetmiyor. Sistem iyi çalışmak zorunda. Ben başüstünde mümkün olduğunca güvenilir biri olmak istiyorum. Ekibin “orada bir problem çıkacak mı?” diye düşünmediği, işini zamanında yapan ve gerektiğinde çözüm üretebilen biri olmak benim için önemli.

Uzun süredir koşuyorsunuz. Koşunun size kazandırdığı dayanıklılık ile yelkende öğrendiğiniz değişken koşullara uyum sağlama becerisinin, günlük hayatınızdaki kararlarınıza ve çalışma disiplininize nasıl yansıdığını düşünüyorsunuz?
Aslında koşu ile üniversite yıllarımda tanıştım. Yaklaşık bir yıldır spor rutinime dahil ettim ve düzenli koşuyorum. Koşuya başlama nedenim aslında hiçbir zaman yalnızca daha hızlı koşmak olmadı. Benim esas ilgimi çeken şey dayanıklılık oldu. Bir noktada insanın fiziksel kapasitesinin zihinsel kapasitesini de ne kadar dönüştürdüğünü fark ediyorsunuz. Yorulduğunuz halde devam edebilmek, rahat olduğunuz tempodan kontrollü biçimde çıkabilmek, bugün yaptığınız küçük çalışmanın sonucunu aylar sonra alacağınızı kabul etmek… Bunların hepsi koşunun bana öğrettiği şeyler. Şu anda haftada genellikle üç gün koşuyorum. Mesafelerimi ve antrenmanlarımı da zaman içerisinde geliştiriyorum; kısa koşuların yanında daha uzun hafta sonu koşuları yapıyorum ve zaman zaman grup koşularına katılıyorum.
Ben henüz elit bir atlet değilim ve hedefim de kendimi öyle tanımlamak değil. Ama insanın profesyonel olmadan da kendi kapasitesini ciddi biçimde geliştirebileceğine inanıyorum. Koşunun yelkene doğrudan katkısını özellikle dayanıklılıkta hissediyorum. Uzun yarış günlerinde saatler boyunca fiziksel ve zihinsel olarak oyunun içinde kalmanız gerekiyor. Yoruldukça karar kalitesi de düşebiliyor. Koşu bana yorgunken de devam edebilmeyi öğretiyor. Yelken ise koşuya farklı bir şey katıyor: değişkene adapte olabilmeyi. Koşuda çoğu şeyi planlayabilirsiniz; pace’inizi, mesafenizi, antrenmanınızı… Denizde ise rüzgâr sizin planınıza uymak zorunda değil. Bazen hava neredeyse durur, bazen doludizgin gelir. İkisinde de yakınmak yerine mevcut koşuldan maksimumu çıkarmaya çalışıyorsunuz. Aslında hayatla kurmak istediğim ilişki de biraz böyle.
Sporun insanın karakterini ortaya çıkardığını söylüyorsunuz. Peki avukatlık sizin karakterinizin hangi yönlerini ortaya çıkarıyor; mücadeleci, sabırlı, stratejik ya da risk alan biri misiniz?
Hukuk Fakültesinden 2015 yılında mezun oldum ve 2017 yılından beri kendi hukuk büromda bağımsız avukat olarak çalışıyorum. Mesleğim benim için çok özel bir yerde. Çünkü avukatlık benim özgürlük alanım. Bir anlamda kendi krallığım diyebilirim. Spor yaparken bedenim karakterimi ele veriyor; dayanıklılığımı, mücadele gücümü, baskı altında nasıl davrandığımı gösteriyor. Avukatlıkta ise kendimi sözlü ve yazılı olarak ifade ediyorum. Aslında ikisinde de ortaya çıkan kişi aynı; sadece kullandığım araç değişiyor. Bağımsız çalışmanın sevdiğim tarafı, kendi kararlarımı verebilmek ve kendi mesleki yönümü inşa edebilmek. Ama bunun karşılığında da alınan her kararın, yürütülen her dosyanın ve oluşturulan yapının sorumluluğu size ait. Ağırlıklı olarak iş hukuku, ticaret hukuku, gayrimenkul ve inşaat uyuşmazlıkları alanlarında çalışıyorum.
Bunun yanında özellikle stratejik hukuki uyuşmazlıklar ve bireysel başvuru gibi alanlar da ilgimi çekiyor. Akademik tarafta da eğitimime devam ettim. Trakya Üniversitesi Balkan Enstitüsünde Balkan Siyareti alanında ve Galatasaray Üniversitesi Ekonomi Hukuku alanında yüksek lisans çalışmalarım oldu. Dolayısıyla mesleği yalnızca dosya yürütmek üzerinden değil, sürekli öğrenme ve düşünme alanı olarak da görüyorum. Bugün mesleki olarak gitmek istediğim yer, daha çok dosyaya sahip olmak değil; daha nitelikli, daha stratejik ve gerçekten oyun kurabildiğim işlerde yer almak. Yelken ve koşunun avukatlığıma katkısını da burada görüyorum. Her ikisi de insana sonuç üzerinde mutlak kontrolünüz olmadığını ama hazırlığınız, kararlarınız ve reaksiyonlarınız üzerinde kontrolünüz olduğunu öğretiyor. Avukatlık da bundan çok farklı değil.

Denizde ve koşuda sizi en çok tatmin eden anların, sınırlarınızı zorladığınız anlar olduğunu söylüyorsunuz. Peki bu iki spor size kendiniz hakkında en şaşırtıcı neyi öğretti?
Yelkende belirli bir rotadan çok denizde olmayı, özellikle de denizde uyanmayı seviyorum. Deniz, rüzgâr ve artık yarış atmosferi birleştiğinde kendimi çok canlı hissettiğim yerlerden biri. Koşuda ise İstanbul’da denize yakın rotaları seviyorum. Yeşilköy-Florya hattı gibi suyu görebildiğim parkurlar bana çok iyi geliyor. Sanırım hangi sporu yaparsam yapayım sonunda yine suyun yanına dönüyorum. Yelkende unutamadığım anlardan çok aslında bir duygu var: Sert bir yarış gününün sonunda, özellikle de bütün ekibin fiziksel olarak tükenmiş olmasına rağmen yarışı tamamlamış olmak. Böyle anlarda sonuçtan bağımsız bir tatmin oluşuyor. Çünkü birkaç saat boyunca yalnızca diğer teknelerle değil, hava şartlarıyla ve kendi sınırlarınızla da mücadele ediyorsunuz. Hele broş yiyerek, teknenin ve ekibin sınırlarının gerçekten zorlandığı bir yarışı tamamladıysanız, karaya döndüğünüzde hissettiğiniz şey yalnızca yorgunluk olmuyor. Birlikte o şartların içinden çıkmış olmanın çok güçlü bir tatmini kalıyor.
Koşuda da benzer şekilde ilk kez “Ben düşündüğümden daha fazla devam edebiliyorum” dediğim koşular önemliydi. Çünkü dayanıklılığın sabit bir özellik olmadığını, geliştirilebildiğini görüyorsunuz. Hava konusunda ise yelkende tek bir hava seçmek istemiyorum. Çünkü benim öğrenmek istediğim tam olarak şu: Hava durgun da olsa, doludizgin de gelse onunla uyumlanıp elimdeki koşullardan maksimumu çıkarabilmek. Sert havanın enerjisini seviyorum ama hafif hava da bambaşka bir beceri ve sabır gerektiriyor. Dolayısıyla iyi bir yelkenci olmak istiyorsam yalnızca sevdiğim havada değil, her koşulda iyi olmayı öğrenmem gerektiğini düşünüyorum. Koşuda ise serin havayı tercih ediyorum. Ama orada da benzer bir yaklaşımım var: Koşulların mükemmel olmasını beklemek yerine koşullara göre antrenmanı yönetebilmek.
Yelken, triatlon ve mesleki hayatınızda kendinize oldukça uzun vadeli hedefler koyuyorsunuz. Peki bütün bu yolculuğun sonunda ulaşmak istediğiniz sonuçlardan bağımsız olarak, nasıl bir insana dönüşmek istiyorsunuz?
Kesinlikle var. Fakat hedeflerimi yalnızca sonuç üzerinden değil, olmak istediğim insan üzerinden kurmaya çalışıyorum. Yelkende ilk hedefim başüstünde gerçekten iyi ve güvenilir bir yarışçı haline gelmek. Daha fazla yarış tecrübesi kazanmak, Marmaris trofelerinde yer almak ve sonrasında belki bir gün uluslararası yarışlarda yarışabilecek seviyeye gelmek istiyorum. Burada benim için mesele yalnızca “şu yarışa katıldım” diyebilmek değil. O tekne ve ekibe gerçekten katkı sağlayabilecek seviyeye gelmek.
Koşuda hedefim dayanıklılık kapasitemi sürekli geliştirmek. 2027 yılında bu yolculuğu triatlon sporcusu olarak sürdürmek istiyorum. Bugün için uzak görünen ama beni en çok heyecanlandıran hedeflerden biri ise bir gün Ironman tamamlayabilecek seviyeye ulaşmak. Ben bunlara yapılacaklar listesindeki kutucuklar gibi bakmıyorum. Asıl ilgimi çeken, o hedeflere ulaşabilmek için dönüşmem gereken insan. Çünkü yelken, koşu ve avukatlıkta benim için ortak bir fikir var: Kontrol edemediğim koşulların içerisinde, kontrol edebildiğim tarafımı mümkün olduğunca geliştirmek.
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.





