Martinique’den Curaçao’ya uzanan seyirde Sal’ın rotası kimi zaman karnaval davullarının ritmi, kimi zaman da Karayip Denizi’nin otopilotu zorlayan sert dalgalarıyla çiziliyor.
MARTINIQUE – ANCE D’ARLET
10 – 12 ŞUBAT
Bir aydır Martinique’deyiz. Hem dostlarla beraber olmak hem de civardaki yaşam kalitesi en yüksek adada zaman geçirmek çok güzeldi ama artık yola çıkmamız gerek. Nisan’da Panama Kanalı’nı geçmek istiyoruz ve öncesinde görecek başka yerler de var diyerek 10 Şubat’ta kuzeye doğru tırmanmaya başlıyoruz.
İki, üç saatlik yelkenli seyirle Ance D’arlet koyuna varıyoruz ki şirin ötesi bir yer. Yolda da ünlü “Diamond Rock”ı görüyoruz. Burası Napolyon savaşları sırasında İngilizler tarafından el konularak savaş gemisi muamelesi görmüş bir ada. Yani bu cennet de iki yüzyıl önce cehennemi yaşamış. Ance D’arlet koyunda şahane bir resif var, çevresinde de binlerce balık. Ve ben hayatımda bu kadar çok sayıda deniz kaplumbağasını doğal ortamlarında yüzerken görmemişim. Etrafınızda devamlı bir kaplumbağa kafasını denizin üstüne çıkarıyor ve siz bir insan yüzüyor sanıyorsunuz. Koya yelkenliyle girerken de yanaştıktan sonra içinde yüzerken de dikkat etmek lazım. Beraber yüzmek tamam da çok yaklaşınca ısırma, ısırınca da ısırdıklarını koparma gibi huyları var zira.
MARTINIQUE – FORT-DE-FRANCE
13 – 16 ŞUBAT
Fort-De-France, Martinique’nin başkenti. Yanaştığımızda Bodrum’a benzetiyoruz. Bodrum’da da yaptığımız gibi kalenin altına demir atıyor ve müthiş manzaranın keyfini çıkarıyoruz. 15 Şubat’ta burada festival olacak ve başkent olduğundan en büyük organizasyon da burada gerçekleşecek. Açıkçası biz de en çok bu heyecanlı olayı görmek bahanesiyle buraya geldik.
Bizim dini bayramlar gibi her sene başka bir güne denk gelen bu festival aslında yerel bir bayram ve tüm Karayipler, Latin Amerika’da kutlanıyor. Her yıl Paskalya’dan önce Şubat-Mart aylarında düzenleniyor. Öğleden sonra kostümlü büyük geçişle başlayan kutlamalar, ertesi gün kadınların erkek, erkeklerin kadın olarak giyindikleri, bir ertesi günse kırmızı kostümlerle şeytan temasını yaşadıkları eğlencelerle devam ediyor. Son gün de Kül Çarşambası olarak anılıyor ve ölümle yaşamın sembolü olarak herkesin siyah beyaz giymesi bekleniyor. İşte bu günün sonunda Vaval yakılıyor. Vaval, her yıl güncel olayları hicvettikleri elle yapılan büyük bir figür.
İlk gün büyük geçiş hakikaten çok haşmetli oluyor. Sanıyorum herkes günlerce bu karnavala hazırlanmış. Hem kostümlerde hem de dans koreografilerinde bayağı emek var çünkü. Aynı anda çevrenizde onlarca şey gerçekleşiyor, insan neye bakacağını şaşırıyor. Yediden yetmişe herkes geçişte, birkaç nesil birlikte yürüyorlar. Hafiften zıvanadan çıkan bir ekip de var ama hiç kimse birbirini rahatsız etmiyor. Ortalıkta polis de yok, sadece çılgın bir eğlence. Polisi, sadece denizden botuyla gelenleri durdurup her zaman çıktığımız yerden karaya çıkmamız gerektiğini, çünkü girişte üzerimizin aranmasının zorunlu olduğunu söylerken görüyoruz. Hoş tam biz yolumuzu değiştirmişken, genç polis bana “biz görmezken çıkıverin şuradan” dediği için biz yine hareketin tam göbeğinden giriyoruz karnavala.
Böylesi bir kollektif neşenin içinde olmak çok keyifli. Hazırlık aşaması da eminim ki çok eğlencelidir. Davulların ritmiyle birlikte atıyor insanın kalbi. Sokaklar renk, kahkaha ve dansla dolu, kendimizi de o ortamın bir parçası gibi görünce neden kostüm giymediğimize biraz hayıflansam da birkaç kişiyle fotoğraf çektirip birkaç kişiyle de yumruk tokuşturarak üzerimizde bol sim, az biraz tüy ve tül, bir miktar da katran biriktirebiliyoruz. Bir dahakine bir kostüm yapmalı. Artık teknede ne bulursak, cibinlik, çarşaf, yaprak… Keşke bizde de hayatın sokağa taştığı, insanların kaygısızca dans ettiği festivaller olsa. Kimbilir belki dönüşümüze olur bazı şeyler.
MARTINIQUE – SAINT PIERRE
17- 18 ŞUBAT
İlk iki gün yeterince karnaval havasını yaşadığımızı düşünerek tekrar yola çıkıyoruz. Eğer gideceğimiz St. Pierre koyu güzel çıkarsa Kül Çarşambası’na orada katılırız. Sonuçta bayram karnavalı bu adada insan olan her yerde kutlanıyor. Burası aslında 19. yüzyılda bu civarın Paris’i olarak anılan, gemilerin geldiği, adanın en büyük ve zengin şehriymiş. 8 Mayıs 1902’de Mount Pelee patlayınca yaklaşık 30 bin kişi hayatını kaybetmiş. İşin korkunç yanı patlama gerçekleşmeden önce depremler ve küçük taşmalarla geleceğini haber de vermiş ama o zamanki siyasi ve dini otoriteler halkı tehlike olmadığına inandırmışlar. Ortada hiç endişe edilmemesi gerektiğini söyleyen 1902 tarihli bir bilim raporu bile var.
Oysa dağ patladığında koskoca bir şehri yakarak haritadan silmiş. Literatüre Pelee tarzı patlama olarak geçen bu faciada dağdan çıkan yüksek ısıdaki kül öyle hızla geçip her şeyi dağlamış ki kimsenin kaçma şansı olmamış. Burası bir köy de olsa karnaval tüm hızıyla burada da devam ediyor. Tahmin etmiştim ama yine de görünce gülümsüyorum: Bu senenin Vaval’ı Trump. Bitişine kadar bekleriz diye planlamıştık ama hava iyice karardıktan sonra tekneye dönmeye karar veriyoruz. Yarın Dominika’ya doğru yola çıkacağız, çok da geç kalmamak lazım.
DOMINIKA
19 -22 ŞUBAT

Okyanus geçişinden sonra en uzun kaldığımız ada Martinique oluyor. Mayıs sonunda Panama Kanalı’nı geçtikten sonraki bir marinada olacak şekilde rota oluşturuyoruz. Rezervasyonumuzu bile yaptık. Diğer Türk tekneleri kuzeye çıkmayı ve fırtına sezonunda teknelerini orada güvene almayı planlıyorlar. Bizse Karayip Denizi’ni kuzeyden güneye geçip Hollanda Antilleri’ne gitmeyi planlıyoruz. Martinique’den doğrudan geçmeyelim, bir de Dominika’ya uğrayalım diyerek uzun süredir kaldığımız bu adaya hoşçakal diyoruz.
İnsanoğlu çok ilginç, hemen unutuyor. Yola çıktığımızda hayli paslandığımızı fark ediyoruz. Eskiden otomatiğe bağladığımız işler için şimdi tekrar düşünmemiz gerekiyor. Şükür bu yolda okyanustaki vazgeçilmezimiz olan gönderimizi kullanmaya gerek yok çünkü Karayip Adaları’nda kuzeye doğru çıkarken dalgalar hep sancaktan ya da sancak kıç omuzluktan geliyor. Aslında alışsak da farklı olan tek şey rüzgârın tutarsızlığı. 30 knot eserken birdenbire beşe düşebiliyor. Ya da tam tersi.
Oldukça güneşli ve tolere edilebilir dalgalarla 10 saatlik bir seyir sonrası Dominika’ya varıyoruz. Burası yemyeşil bir ada. Ünlü Karayip Korsanları filminin bazı sahnelerinin burada çekilmiş olduğu gerçeği adanın yeşilliğinin gözünüzde canlanmasına yardımcı olur sanıyorum. Bu adayı Dominik Cumhuriyeti’yle karıştırmamak lazım. İkisi tamamıyla farklı ülkeler. Dominika eski İngiliz sömürgesi ve Karayipler’deki tüm eski İngiliz sömürgeleri gibi refah seviyesi düşük. Terk edilmiş çok yer var, evler köhne, hemen hemen bakımlı bir yer yok, devlet daireleri dökülüyor. Ama çılgın gibi turist ağırlıyorlar, bir dengesizlik var ama nerede bilemiyorum.
Adanın yeşili denizin altında da devam ediyor, hiç bu kadar yeşil deniz tabanı görmemiştim. Yine kocaman yastık gibi bir deniz yıldızı görüyoruz, bu sefer canlı da değil, alıp tekneye çıkarıyoruz. Kurutup saklamayı planlıyorum. Artık bizim için olağan hale gelen deniz kaplumbağaları ve balıklarla beraber yüzdüğümüz çok hoş bir koyda bir gece geçiriyor, sonra da daha önce yolda tanıştığımız Hollandalı çiftin olduğu koya doğru yola çıkıyoruz.
Dominika’ya gelen yelkencilerin çoğunun uğradığı bu koyda Pays adında bir organizasyon var. Denize bazı şamandıralar atmışlar, gelen teknelerin bağlanmasına yardımcı oluyorlar. Ayrıca her çarşamba ve pazartesi kıyıda büyük mangallarda akşam yemeği ve müzikle yelkenci buluşmaları organize ediyorlar. Biz pazar günü olana gidiyoruz. Grenada, İsveç ve iki Alman teknesi ile tanışıyoruz. Bu yelkenli işinde hemen hemen hiç siyahi olmadığını fark ediyorum. Yoğun katılımlı partide ağırlık 60 yaş üstü beyaz çiftler. Biz bir tık genç bile kalıyoruz.

Bu arada bu ada iki sene önce çok sıkı bir fırtına yaşamış, o zamandan kalan karaya vurmuş gemiler hâlâ sahilde duruyor. Biz de partiye gitmek üzere terk edilmişlerin yanından geçerek botumuzu hemen yanlarına bağlıyoruz. Dediğim gibi burası kaderine terkedilmiş hissi yaratıyor insanda.
Martinique’de yeşile doymuşuz, Dominika’da kalmak bize çok cazip gelmiyor. Veterinere uğrar, Karayip Denizi geçişi öncesi alışveriş de yaparız diyerek Guadalupe’a yani yine bir Fransız denizaşırı iline doğru yola çıkıyoruz.

GUADALUPE
24 -27 ŞUBAT
Guadalupe’a yaklaşırken önce birçok küçük adanın arasından geçiliyor, bu da kuzeye çıkarkenki dalgayı bir nebze kesiyor. Bu adalara girdikten bir süre sonra oltamız cırlamaya başlıyor. Uzun zamandır balık tutamadık, hevesleniyoruz açıkçası. Ama Sencer balığı hızla tekneye alırken hayli ürkünç bir ağızla karşılaşıyorum. Balık mı bizi yer, biz mi balığı bilemiyorum ve Sencer daha balıkla uğraşırken ben bu balığı yemem diyorum. Sencer de ziyan olur mu, ben yerim diyor. Hemen balığın fotoğrafını güvendiğimiz WhatsApp gruplarına yolluyoruz. Sadece daha önce geçen Türk teknecilerinden oluşan gruptan “biz yedik, bir şey olmuyor” bilgisi geliyor, diğer tümünden ise Ciguetera zehirlenmesi olasılığıyla yenmemesi gerektiği mesajı. Bu bölgedeki büyük balıklar, resiflerden beslenen diğer balıkları yedikleri için vücutlarında zehir birikmesi yaşanabiliyor. Hatta balık ne kadar büyükse bu olasılık da o kadar çoğalıyor. Biz bu tartışmaları yaparken Sencer balığı temizlemiş, buzdolabına kaldırmış bile. Olsun ben yine de yemiyorum, Sencer emeğine saygısından bir dilim yiyor. Gerisi hâlâ derin dondurucuda. Bence biz dönene kadar kalır orada.
Guadalupe kelebek şeklinde bir ada ve Pointe-a-Pitre’ye gitmek için adanın kanatları arasında en ince yerine kadar yaklaşık 25 mil içeri girmek gerekiyor. Adaya yaklaştıkça da derinlikler iyice oynaklaşıyor; bir 50 metre oluyor, bir 17 metre, sonra tekrar yüzlerce metre. Zaten adanın kelebek kanatlarının biri dağlarla kaplı, diğerinde neredeyse hiç yükseklik yok. Balıkçılar yelkenlilere hiç acımamışlar, derinliğin 20 metre altına düştüğü her yerde onlarca plastik su şişesi var yine.
Gündüz vakti girdiğimize şükrederek marinaya yaklaşıyoruz. Daha önce mail atmışız, cevap gelmemiş, bu sefer arıyoruz. Marinada yer yok ama marinanın olduğu kelebek kanadının tam karşısında şamandıraları var. Oraya bağlanabilirsiniz diyorlar. Botumuzu indirip şehre giderek, alışverişimizi yapıp Karayip Denizi seyrine hazırlanarak dört dingin ve neşeli gün geçiriyoruz. 27 Şubat Cuma günü öğle vakti Karayip Denizi’ne açılıyoruz.
KARAYİP DENİZİ
27 ŞUBAT – 02 MART
Çıkmadan hemen önce gönderi açalım diyoruz. Heyhat gönder açmayı bile biraz unutmuşuz. O böyle miydi, bu şöyle miydi diyerek gönderi kuruyor ve yola çıkıyoruz. Atlas Okyanusu, Karayip Denizi’yle sonlandığı için buralarda dalgalar biraz daha yüksek oluyor. 2-2,5 metre dalgaya hazırlıklıyız ama kafamızı bir çıkarıyoruz ki ortalık 25-35 knot arası. Sakin’i kucaklayıp bir köşeye geçiyorum. Bir yandan da bu yol nasıl geçecek endişesi var. Yaklaşık 500 millik bir yol ve 3-4 gün sürecek.
Böyle yata yata giderken birden rüzgâr bıçak gibi kesiliyor, yelkenler sönüveriyor. Biraz bekliyoruz, baktık olmayacak, çalıştırıyoruz motoru, biraz da motorla gidiyoruz. Bir saate rüzgârı tekrar buluyoruz, bir daha da hiç kaybetmiyoruz. 15-25 knot’larda ese ese, ne yazık ki dalgayı biraz yandan aldığımızdan büyük okyanus geçişine göre çok daha fazla sallanarak ilerliyoruz. Ayakta durmak kolay değil, ama bu bizi mısır patlatıp yemekten alıkoymuyor. Zira yine alışıyoruz. Geceleri eskiden olduğu gibi beşer altışar saatlik nöbetlerle ilerleyebiliyoruz. Sadece son gece dalgaların sıklığı artınca otopilot dümen tutamaz oluyor, Sencer alıyor eline ama o bile zorlanıyor. Tekneye biraz daha batıya doğru açı veriyoruz, böylece dalgaları arkadan almaya başlıyoruz ve Sal anında rahatlıyor. Otopilotla dalgaların üzerinde sörf yaparak Hollanda Antilleri’ne yaklaşıyoruz.
Normalde Bonair Adası’nın kuzeyinden geçip Curaçao’ya girmeyi düşünmüştük ama dalgalardan korunmak adına adanın güneyine inip altından geçmeye karar veriyoruz. Çok da iyi yapıyoruz. Ada çok alçak olmasına rağmen dalgaları tutuyor, iyice rahatlayarak güzel bir seyir yapıp akşamüstü Curaçao’nun yakınındaki Klein Curaçao’ya varmayı hedefliyoruz. Klein küçük demekmiş.
Akşamüstü 18:00 gibi Sencer, Küçük Curaçao karşımızda diyor. Bakıyorum bir şey yok. Oysa harita üzerinde gerçekten çok yakınız. Dikkatlice bakınca fark ediyoruz ki önümüzde bir yerlerde dalgalar yoğun kırılıyor. Hatta çarpıp yukarıya doğru metrelerce fırlıyor, diyoruz ki burası ada olsa gerek. Gerçekten de yaklaştıkça kara parçası olması gereken bu yeri ağaçlarından fark ediyoruz. Adanın çevresinde 5 bin metrelik derinlik varken deniz altında büyük bir eğimle yükselen bir dağın tepesi suyun üzerine az biraz çıkmış ve küçücük bir kumsal haline gelmiş de ada oluşmuş.
Diyorum ki burada geceleyeceğiz ama bu minik yer bizi nasıl koruyacak acaba… Zira teknede ayağa kalkınca adanın arkası görülüyor. Demirimizi atıyoruz, kimse yok. Ortada 4-5 tane şamandıra var, demek ki insanlar buraya geliyor. Yarın ola hayrola… Demiri sağlamlayıp oturup yemeğimizi yiyene kadar ay, tam adanın arkasından doğuyor, hafızalara kazınacak şahanelikte bir gece geçiriyoruz.
Dört günlük yol sonrasında çok yorgunuz. Kendimizi yatağa atıyoruz, sabah da 8.30 gibi uyandığımızda görüyoruz ki dün gece gördüğümüz şamandıralarda turist dolu katamaranlar var. Kumsal insan kaynıyor, ortalık adanın çevresini çepeçevre yürüyen çiftler, yüzenler, neşeyle kahkaha atanlarla dolu. Çok hoşumuza gidiyor ve güzel bir kahvaltı yapıyoruz.
Kahvaltı sonrasında ben çamaşırları yıkayıp asarken Sencer de bulaşıkları yıkıyor ve okyanus alışkanlığıyla doğal muz kabuğunu mutfak lombozundan denize atıyor. Muz kabuğu denize düşer düşmez tepemizden iki martı pike yapıyor, denizden sayamadığım kadar balık birdenbire kabuğun çevresini sarıyor. İnanılmaz bir belgesel seyrediyorum çamaşırları asarken. Sencer’e sesleniyor, bulaşığı bırakmasını söylüyor hemen ekmek çıkarıyorum. Rüzgâraltına doğru ekmekleri atıyor, hem balıkları hem martıları çekiyor… Doğayı rahat bıraksak dünya ne değişik olacak diye düşünerek izliyoruz.

Bu arada birdenbire katamaranlardan birinden Barış Manço çalmaya başlıyor. Sesin geldiği yere baktığımızda zıplayan gençler görüyoruz, bizi işaret ediyorlar. Durur muyuz biz de aynı hareketlerle dans etmeye başlıyoruz. Tamam, itiraf ediyorum, ben zıp zıp zıplıyorum, Sencer de el çırpıyor. Bizce inanılmaz bir an yaşıyoruz. Çalan şarkının “Arkadaşım Eşek” olması dışında her şey muhteşem. Sencer atlıyor denize, yüzerek yanlarına gidiyor. Bizi çok mutlu ettiniz ama Barış Manço’yu nereden biliyorsunuz diye soruyor. Hollanda’dan gelmişler buraya ve Hollanda’da çok Türk arkadaşları varmış. Sıkı bir aksanla “nasılsın kardeşim” de demiş oradaki gençlerden biri. Biz burayı çok seveceğiz sanki…
Ortam o kadar güzel ki bir gün daha kalmak istiyoruz, hava da müsaade edecek gibi görünüyor. İnsanları seyrederek bol keyifli bir gün geçirirken, turist taşıyan katamaranlardan biri bize botla hazırladıkları yemeklerden getiriyor, pek de lezzetli bir fesleğenli makarna. Akşamüstü hepsi tüm yolcularını toplayıp gidiyorlar. Ada yine sadece bize kalıyor. Biz भी alıyoruz paletleri kıyıya kadar yüzüyoruz. Kumsala bir çıkıyorum ki kum kum gibi değil, yumuşacık, bembeyaz. Biraz yürüyorum, Sencerse arkamdan elinde kamerayla koşarak geliyor. Önüne de bir yengeç katmış. Diyor ki bak çok komik, gerçekten de komikler. Oysa hayvancağız geri dönüp üstüne doğru koşsa ne yaparız belli değil.
Biraz daha yürüyünce yolda sümüklü böcek görüyorum ama kaldırmış kabuğunu bayağı hızlı yürüyor. Biraz yakınına gidip bakıyorum ki bu yengeç aslında. Tekneye dönünce araştırmak üzere kameraya çekeyim diyorum ve yengeci takip etmeye başlıyorum. Birkaç adım daha atıyorum, bir tane daha, birkaç adım daha, bir 10 yengeç daha. Şöyle bir kumsala bakıyorum, aman ne göreyim, tüm kumsal hareket ediyor gibi. Millet üstlerinden gidince bunlar hep dışarı çıkmış demek. Hemen paletlerimi giyiyorum. Kum üzerinde paletle yürüyeceğim, umarım koşmam gerekmez. Aksi gibi tam da o sırada gitmekte olduğumuz yöndeki bardan bir köpek havlayarak hızla bize doğru geliyor. Ben de Sencer diye bağırıyorum. Öyle yerime çakıldığım için köpek çok da fazla yaklaşmıyor, zaten hemen arkasından genç bir delikanlı görünüyor. Hoşgeldiniz diyor, şuradaki tekneden mi geldiniz diye soruyor. Hayli aşikâr sanırım. Gelin diyor, size bira ısmarlayayım. Diyoruz ki mayoylayız, yanımızda hiç para yok. Aman canım, gelin diyor. Ben de yalnızım, biraz sohbet ederiz. Ben hâlâ paletliyim ve kafamda şnorkel var. Bu şekilde nasıl yürünebilirse öyle yürüyorum, Sencer’in de elindeki uzun sopasının ucunda kamera, kafada yine şnorkel oldukça saçma bir halimiz var.
Bara doğru gidiyoruz, yerdeki yengeç nüfusu artmış durumda. Oturacağım ama oturacağım yerde de varlar. Parmağımın ucuyla itiyorum, bikiniyle bankın yanına ilişiyorum. Bizi karşılayan köpek iyice rahatlamış durumda, yanı başımızda dolanıyor. Karşımızda onun yemek ve su kapları var. Her biri bizim teknedeki en büyük tencereden büyük. İçlerinde tabi ki yengeç aileleri var. Sencer gidip birini eliyle tutup kaldırmak istiyor. O kadar sıkı tutunuyorlar ki, barmen genç aman elinizi kaptırmayın, canınızı çok acıtırlar diyor.
Pek güzel bir sohbet ediyor, bu pek yakışıklı genç barmenin hayatını öğreniyoruz. Ne hayatlar var ama! Çocuk Hollandaca ve İngilizce’yi anadili gibi konuşuyor, Papiamento zaten ana dili. Hepsini buradaki okullarda öğretiyorlarmış. Curaçao’da yaşıyor ve buranın evi olmasından dolayı çok mutlu. Azıcık dururuz dediğimiz yerden saatler sonra çıkıyor, tekneye yüzüyoruz ve yine dolunay altında, ıssız bir adada, denizin üstündeki tek canlılar olarak kusursuz bir akşam geçiriyoruz.
CURAÇAO
4 – 9 MART

12 millik bir yolla Curaçao’ya varacağız. Şu ana kadar alıştığımız gibi bir ada değil burası. Sanıyorum bundan sonra bir süre coğrafi açıdan bu şekilde yerlere demir atabileceğiz. Adada hiç koy yok, bunun yerine lagün gibi girintiler var. Cesaretini toplayıp haritalara güvenip kelle koltukta karaya doğru sürmek gerekiyor tekneyi. Bunu bilerek yaklaşıyor olmamıza ve bir gözüm haritalarda olmasına rağmen Curaçao’da demir atacağımız Spanish Waters’a girerken diken üstü moduna geçiyorum. İçeri giriş daracık bir kanal, dere çıkışı gibi düşünülebilir. Suyun rengi kenarlarda zaten açık turkuaz, yani çok çok sığ. Bizim salmamızın derinliği 2 metre 30 cm. Bunun altına da bir karış su koyup ona göre giriş yapmamız lazım.
Girişin tam ortası 5-6 metre, oradan sapmadan giriş yapmaya başlıyoruz. Umarız karşımızdan o turist katamaranlarından biri çıkmaz. İçeri girdikten 10 metre sonra kanal genişlemeye başlıyor. Üçgen gibi… Biz tepe noktasından giriş yapmışız. Hemen sağımızda kocaman bir otel var, önüne de uzun bir dalgakıran yapılmış. Bu dalgakıranın arkasında haliyle deniz havuz haline gelmiş. Dalgayı kırmak için değil de deniz formunu değiştirmesin diye yapmışlar sanırım. Bir de denizdeki değişik canlılar girmesin ve otel müşterilerini rahatsız etmesin diye olabilir. Zira bu havuz konuklar tarafında aktif olarak kullanılıyor. Sudaki şişme simidin içindeki bir müşteriye kokteyl getiren garsonla el sallaşıyoruz bu arada. Karaya o kadar yakın geçiyoruz yani.
İçeri girerken şahane evler görüyoruz. Burası bu adanın en prestijli bölgesiymiş. İçerideki lagünün genişleye genişleye kocaman olmasına, hatta içeride kocaman bir marina bulunmasına şaşıra şaşıra giriyor ve demir atıyoruz. Hemen yanımızda Fas’tan tanıştığımız Da Vinci teknesi demirde. Bize hoşgeldin diyorlar, ertesi gün yemeğe onlara gideceğiz. Ama öncesinde burada yaşayan genç bir Türk kadınla tanışacağız. Sosyal medya sağ olsun. İnci, bize ertesi gün kahvaltıya geliyor. Eli kolu dolu. Yufka, sucuk, lor gibi özlemekten bitap düştüğümüz şeyler getiriyor. Muhteşem bir kahvaltı yapıyoruz. Sohbet nasıl güzel, İnci pek müthiş bir Egeli kadın. Kendine kocaman bir hayat kurmuş, şu anda Hollandalı ama Türk’e benzeyen yakışıklı eşi ve iki küçük kızı ile Curaçao’da yaşıyor. Çalışmaya biraz ara vermiş, birkaç seneye Hollanda’ya ve çalışma hayatına dönecek. Kendisinin hayatı, kızlarımın yaşayabilecekleri hayat için de ümit oluyor. Buyurunuz yeni bir dost daha edinmiş bulunuyoruz.

Ertesi gün Curaçao merkezine Willemstad’a gidiyoruz. Burası Avrupa, küçük bir Hollanda şehri. Zaten Hollanda Antilleri’ndeyiz, şaşırtıcı değil ama yine de bu kadar bakımlı, refah hoş bir yer beklemiyorduk. Şehrin alametifarikası, 1888 yılında yapılan Kraliçe Emma köprüsü. Bu köprü gemilerin geçmesi için yüzerek yana açılan ahşap bir yapı. Yelkenliler dahil oraya girmek isteyen deniz taşıtları anons geçiyor. Eğer geçmek isteyen büyük gemi ise yönlendirici sahil güvenlik botları gidiyor ve bu esnada yüksek sesle bir zil çalmaya başlıyor. Bu köprü açılıyor demek. Üzerindeki insanlar telaşla ne tarafa geçeceklerse o tarafa geçiyorlar, köprü de bir sürü kayığın üzerinde yavaş yavaş yana açılmaya başlıyor. Tek bir tarafı merkez alarak bir bütün olarak açılıyor. Yani köprüye hareketli taraftan girdiyseniz ve zamanında çıkamadıysanız teorik olarak feribot gibi hareket ederek istediğiniz kıyıya varıyorsunuz. Seyretmesi çok zevkli. Gün içinde defalarca kez oluyor.
Burada insanlar da çok çok güler yüzlü. Bir Türk genç kadınla daha tanışıyoruz. İstanbullu bu genç güzel hanım Antalya’da gayet güzel bir hayat kurmuşken pandemide evlenip eşinin yanına geliyor ve burada da harika bir yaşam kuruyor. Baklava yapıp sattığı bir stantta tanışıyoruz önce, başı en kalabalık stant onunki. Sıra olmuş resmen. Onlar da eşiyle birlikte ertesi gün bizi ziyaret ediyorlar. Onlardan öğreniyoruz. Burada bir Türk’ün oteli varmış. Çalışanların çoğu da Antalya’dan gelmiş. O yüzden birçok Türk varmış aslında burada. Ama sanıyorum en şahaneleriyle biz tanışmış bulunuyoruz.
Dahası araba kiralayıp Da Vinci teknesiyle birlikte adanın her yerini geziyoruz. Curaçao, Karayipler’in alışılagelen yeşilliğine sahip değil. Hatta Meksika gibi kocaman kocaman kaktüslerle ve ortamda koşuşturan iguanalarla çok farklı bir coğrafya. Ve fakat insanları ve yaşadıkları şehirler çok şirin. Sözün özü, dürüst olmak gerekirse biz buraya aşık olduk.
Ama yolcu yolunda gerek… Bundan sonrası Karayip Denizi’nin en hareketli yerleri olacak. İyi hava bulunca çıkmamız lazım diyerek beş gün sonra Da Vinci teknesiyle birlikte yol alacak şekilde rotamızı belirliyoruz. Bizim çıkacağımızı duyan diğer bir İspanyol teknesi de bizim arkamızdan çıkacağını söylüyor Da Vinci teknesine. Onda İngilizce yok, o yüzden biz iletişemiyoruz, sadece Da Vinci ekibinden öğreniyoruz. Hoş o adamda AIS, chart plotter vs de yok. Eski usul yol alıyor.
Rotamızda önce Aruba’ya uğrayacağız. Tek bir gece kalıp dinlenecek, hava durumlarında devamlı kıpkırmızı görünen bir bölgeden geçerek Kolombiya’ya doğru 3-4 günlük yola devam edeceğiz. Şansımız bol olsun planladığımız gibi gidersek kötü havaya denk gelmeden varacağız. Rotayı kafamızda önden çizdikten sonra selamet dualarıyla yola düşüyoruz. Umarım bizi ve Sal’ı çok zorlamaz bu parkur.
Devam edecek…
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.




