Tejo’nun sularından yükselen melankoli, taş duvarlara sinmiş yüzyıllar ve gecenin kalbinde yankılanan Fado… Lizbon, denize adanmış en güzel ağıtlardan biri gibi.
“Ben fado söylemiyorum, fado benim içinde söylüyor.” A.Rodrigues
Tejo Nehrı’nin Atlantik Okyanusu’na bağlandığı bir halicin kıyısında, yedi tepe üzerine nakşedilmiş bir şehir Lizbon. Zaman içinde nice kavimlere yurt olmuş bu kadim topraklar. İber halkları ve Kelt etkisindeki topluluklar; Lizbon’un kaderini bir liman şehri olarak çizen Fenikeliler ve Kartacalılar; altyapı, yol, su kemerleriyle hukuk sahasında Romalılar, Germen kökenli kavimler: Sueviler ve Vizigotlar…
711 yılında Arapların hâkimiyetine giren bu topraklar, Endülüs medeniyetinin izlerini yüzyıllar boyunca taşıdı. Portekizceye yerleşen binlerce Arapça kelime, dilin dokusuna ince bir katman gibi işlendi. Gelişmiş tarım ve sulama teknikleri, mimarideki zarif süslemeler ve çini sanatı (Azulejo) bu kültürel mirasın en görünür yansımaları. Hatta ve hatta Fado’nun o hafif Doğu ezgilerini andıran gırtlak nağmeleri biraz da Endülüs izleri.
Portekiz Krallığı ve Keşifler Çağı; Afrikalıları, İtalyanları, Flamanları ve nice Avrupalıyı bu limanda buluşturdu. Her biri nev-i şahsına münhasır izler bıraktı; bu coğrafyayı rengarenk bir kültürel mozaik gibi işledi.
Sayısız taşın, kemerin ve duvarın yanı sıra somut olmayan nice eşsiz varlığın kendi hikayesini fısıldadığı bu şehirde; zamanı en berrak haliyle yakalamak ve ikonik yapılardan küçük bir seçki sunarak bu çok katmanlı ruhu özetlemek, bir hayli güç.
Şehrin göğe en yakın noktası olan São Jorge Kalesi’nde ortaya çıkarılan en eski yerleşim katmanlarında ve Alfama’da yapılan arkeolojik kazılarda, Demir Çağı’na ait yerleşim kalıntılarına rastlanmış. Lizbon Katedrali’nin altındaki kazılarda ortaya çıkan tezgâhlar ise tüccarlığıyla ünlü Fenikeliler’e tarihlendiriliyor.
Romalılar burayı bir kültür başkenti yapmış. Bugün, Alfama’nın hemen yanı başında kalıntılarını görebileceğiniz Teatro Romano (Roma Tiyatrosu), dönemin mühim simgelerinden.
Belem Kulesi ise Keşifler Çağı’nın en önemli sembollerinden. Kral 1. Manuel döneminde 1514-1520 yılları arasında inşa edilen yapı; “Manuelin” adı verilen ve yalnızca Portekiz’de gelişen mimari tarzın en güzel örneklerinden. Kule; Portekizliler için hem bir savunma yapısı hem de “dünyaya açılan kapı” anlamı taşıyor. Ne var ki zaman içinde gümrük noktası, deniz feneri ve hapishane olarak da kullanılmış. 1983’te ise UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.
Şehrin kalbine doğru
Belem Kulesi ve Jeronimos Manastırı’nın bulunduğu bölgede yer alan Doca do Bom Sucesso ile Lizbon’un merkezine kolay erişim sağlayan Doca de Alcantara başta olmak üzere kentte çok sayıda marina bulunuyor. 25 Nisan Köprüsü’nün ayakları altında uzanan Doca de Santo Amaro, Lizbon’un en eski marinalarından biri.
Burada demir atıp güne, koyu aromalı bir Bica ve fırından yeni çıkmış bir Pastel de Nata ile başlamak kendinizi Lizbon’un ritmine bırakmanın en keyifli yollarından biri. Rossio Meydanı’nda bir kadeh Ginja’nın mayhoş kokusu havaya karışırken, Atlantik’ten esen Nortado rüzgârı ise Lizbon’un hikâyesini fısıldar size.
Ve Bairro Alto’nun tarihi sokaklarında ya da Cais do Sodré’nin nehir kıyısında bulursunuz kendinizi şehir usulca kızıla boyanırken. Taze sardalyalar ve özenle tuzlanmış o meşhur morina balığı ile batırırsınız güneşi.

Gece Lizbon’un üzerine siyah bir Fado şalı gibi dökülür. Adını Latince kader anlamına gelen ‘fatum’ kelimesinden alan, denizin bereketiyle sevinen ama onun getirdiği özlemle, ayrılıkla içi yanan bir halkın feryadıdır Fado. Keşfe giden ve geri dönmeyeceğini bile bile her şafakta ufku gözleyen sevgilinin gözyaşıdır biraz. Bir denize atfedilmiş en içli müziktir o. Siyah bir şala bürünür sahile vuran sevdalar bu topraklarda. Mavi sulara yakılan kara bir feryatla kabulleniş arasındaki med cezirdir Fado.
Portekiz Halk Müziği olarak da adlandırabileceğimiz bu tür, 27 Kasım 2011’de UNESCO tarafından Portekiz’in, özellikle de Lizbon’un kimliğini, toplumsal hafızasını ve tarihini nesilden nesle aktaran eşsiz bir kültürel miras olarak kabul edildi ve “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi”ne alındı.
Fado’nun Kraliçesi olarak adlandırılan Amália Rodrigues.
Lisbon’da 1920 ila 1999 yılları arasında yaşam süren ve “Rainha do Fado” (Fado’nun Kraliçesi) olarak anılan Amalia Rodrigues, Fado tarihinin ilk büyük sesi Maria Severa Onofriana ile birlikte bu müzik türünün en önemli temsilcilerinden. Öyle ki Amalia Rodrigues; Onafriana’nın anısına, onun sahne imgesiyle özdeşleşmiş; zamanla Fado geleneğinde yas, aşk ve “saudade” duygusunun sembolü hâline gelmiş bir siyah şal giyerdi omuzlarına.
Ekim 1999’da, 79 yaşında Lizbon’daki evinde hayata gözlerini yuman Amalia Rodrigues’in ölümü üzerine Portekiz Hükümeti üç günlük ulusal yas ilan etti. Cenazesi önce ulusal kahramanların yattığı mezarlığa, ardından ülkenin en prestijli anıtı olan Ulusal Panteon’a (Panteão Nacional) taşındı. Amália Rodriguez, bu panteona defnedilen ilk ve tek kadın sanatçı olarak Portekiz tarihinde ölümsüzleşti.
Sanatçının, 40 yıldan fazla yaşadığı ve son nefesini verdiği evi vasiyeti üzerine bir müzeye dönüştürüldü. Sahnede giydiği o meşhur siyah şalları, kostümleri, el yazmaları, aldığı ödüller ve olduğu gibi korunmuş eşyaları sanki zaman hiç ilerlememiş gibi yerli yerinde durur bu evde. Siz ise Rodrigues’in pencere önünden baktığı ufka dalar, bu odada bir zamanlar yankılanan o melankolik sesi işitir gibi olursunuz.
Fadista ile özdeşleşmiş bir Fado ilişir kulağınıza: Bir ayrılık çoktan hükmünü vermiştir vermesine; ne var ki sevdiğini hâlâ kalbinde yaşayan bir kadının sesidir bu: Bir siyah geminin yolu gözlenir maviliklerde:
Sabah, beni çirkin bulacağından duyduğum korkuyla titreyerek uyandım kumların üzerinde. Ama gözlerin bir anda “Hayır!” dedi ve güneş yüreğime doldu.
Sonra bir kayanın üzerinde bir haç gördüm, siyah teknen ışıkların içinde dans ediyordu.
Rüzgâra bırakılmış yelkenlerin arasından bana el salladığını sandım.
Ama kıyının yaşlı kadınları, bir daha dönmeyeceğini fısıldıyordu.
Onlar delirmiş olmalılar!
Biliyorum sevgilim, sen aslında hiçbir zaman yola çıkmadın.
Çünkü beni çevreleyen her şey senin hâlâ benimle olduğunu fısıldıyor.
Kumları camlara vuran rüzgârda, şarkı söyleyen suda, koru sönmekte olan ateşte
Yatağın sıcaklığında, bomboş banklarda ve yüreğimin derininde.
Sen daima benimlesin. Sıcak bir yatağın izinde, bomboş banklarda…
(David Mourão-Ferreira)
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.




