İber Yarımadası boyunca süren temkinli seyir sonunda Cebelitarık geçiliyor; ancak deniz bu kez de hava pencereleri ve uzun açıkdeniz etaplarıyla şartlarını dayatıyor. Pronto Angel, Bodrum’a uzanan rotasında her mili sabırla kazanıyor.
A Coruna’daki ikinci kestiğimiz böreklerden almaya gittik. İki koca böreği alarak kendimizi ancak durdurabildik. Adı, Empanada Gallega imiş. Galiçya bölgesine has içi bol malzemeli ve çıtır hamurlu, bir çeşit tuzlu turta. Geniş geniş yaptığımız kahvaltımızda tabii ki bir kısmını yiyebildik, bir kısmını da akşama ayırdık.
Hava yine yağışlı olduğundan vaktimizi teknede geçireceğiz gibi görünüyordu. Seyir planı konusunda görüşmek üzere Brezilya ekibini tekneye davet ettik. Küçük parti patlayıcılarını yanlarında getirmişlerdi.
Önümüzdeki İber Yarımadası’nı boylu boyunca geçeceğimiz 500 millik önemli bir seyir vardı. Üstelik orka saldırı riski de gittikçe artacaktı. Buranın gri ve yağışlı havasına daha fazla katlanmak istemiyorduk, bir an evvel bu denizlerden, aslında orka tehlikesinden kurtulup kendimizi Akdeniz’in güvenli sularına atmak istiyorduk. Gerçi Cebelitarık Boğazı’ndan içeri girdikten sonra da bir süre risk devam ediyordu ama yine de bir geçitten geçmek ve ana rota olarak doğuya, evimize doğru dönüyor olmak moralimizi fazlasıyla düzeltecekti.

Risk, kayıp ve devam
Nihayet bir önceki gün aldığımız kararla 17.30’da Brezilyalı ekibin hemen ardından A Coruna’dan ayrıldık. Yaptığımız araştırmalar sonucu orka saldırılarının 20 metreden daha derin noktalarda gerçekleştiğini okumuştuk. Ama kıyı boyu serpiştirilmiş balıkçı ağ ve şamandıraları bizim için birer tehlikeydi ve gece bunları göremiyorduk.
Bu yüzden gece karanlığını sahilden uzakta geçirdikten sonra gün ışığıyla birlikte 20 metreden daha sığ sulara girerek seyre devam ediyorduk. Ancak iyi bir seçim yapmamışız, balıkçıların şamandıralarından ötürü ortam mayın tarlası gibiydi. “Oraya dikkat”, “Şurada bir tane var” derken birini peşimize takıverdik. Şanslıydık; sadece dümen palamıza takmıştık. Ufak bir iki manevrayla ondan kurtulduk.
Aynı seyir taktiğiyle seyrimize devam ediyorduk. Ancak tek sınavımız o şamandıra değilmiş meğer; çektiğimiz pinger’lardan biri uzunca bir halata takılıp koptu. Artık tek bir pinger’a kalmıştık. Zaten akşam saatleri yaklaşıyordu, mevsimin bu zamanlarında gece karanlığı gündüz aydınlığından uzun sürüyor maalesef. 20 metre derinliklerden açığa çıkma zamanı gelmişti ve artık kararımız mayın tarlalarına hiç girmemekti, seyir planımızı ona göre güncelledik.
Gün içinde, yakıt istasyonlarının çalıştığı zamanlara denk gelen bir vakitte yakıt bütünlemesi yapmamız gerekiyordu. Riske girmeden tanklarımızı doldurmalıydık. Gerçi iskele kıç omuzluktan esen rüzgâr ve dalgalar yakıt sarfiyatımızı azaltmış ve hızımızı oldukça artırmıştı.
Gündüz vakti Cascais’e denk gelecektik, burası artık netleşiyordu. Öğle vakti Cascais Marina’ya varacaktık ve yakıt istasyonu da açık olacaktı. Yakıt bütünlemesi için rotamızın dışına bile çıkmamıza gerek kalmayacaktı. 14.00’da yakıt için bağlandık. Litresini 1,819 Euro’dan 270 litre motorinle tanklarımızı doldurduk. Hızlı bir pitstop olmuştu. 14.15’te pervanelerimiz yeniden dönüyordu.
Gece vardiyasında tek başımaydım, gözüm hep kıç tarafa dönüyor, deniz yüzeyinde farklı bir hareket var mı diye kontrol ediyordum. Sabah 05.00 civarında Faro açıklarında MAYDAY çağrısı ile irkildim. Denize adam düşmüştü ve telsizle bildirilen konum bize 10 mil civarında bir mesafedeydi.
Telsiz konuşmalarını takibe alıp rotamı o yöne doğru çevirmiştim, ama gece karanlığında ne yapabilecektik ki… Neyse ki ben kafamda A, B ve C planlarını kurgularken yerel yetkililerle yardım konusu koordine edilmişti ve biz gerçek rotamıza dönmüştük.
Cebelitarık ve Akdeniz’e geçiş
Artık rotamızda Akdeniz’e giriş biletimiz; Cebelitarık Boğazı vardı. Tam kuzeyden alacağımız 8-15 knot’lık rüzgâr ve çok hafif dalgalarla keyifli bir seyir olacağa benziyordu.
Cebelitarık geçişi Ahmet Kaptanımın vardiyasına denk gelmişti, uykumun ardından alacakaranlıkta köprüüstüne çıktığımda artık Akdeniz’deydik. Bir baktım ki, çektiğimiz son pinger’ın hareketleri anormalleşmişti, kontrol etmek için tekneye aldım, arızalı faaldi. Uygun bir açıda çekilebilmesi için kullanılan bir delik kırılmış, işlevini yerine getiremiyordu.
Ancak orka tehdidi iyice azalmıştı. İçimiz bu anlamda rahatlamıştı. Görevini başarıyla tamamlayan pinger’ın istirahat zamanı geldiğine karar verdik.
14.00 civarı Benalmadena Marina’sına giriş yaptık. Litresini 1,699 Euro’dan 288,73 litre yakıtla tanklarımızı doldurduktan sonra marinadaki yerimize bağlandık. Tabii ki şükür içeceklerimizi açarak… Bu seferki şükürlerimiz hem teknemizi emniyetle bağladığımız, hem de orka bölgesini temassız bir şekilde geçtiğimiz içindi. O yüzden duble şükür içeceği içmiştik.
Buradaki akşam yemeğimizde de kutlamalar devam edecekti. Tercihimizi Restaurante La Sirena’dan yana kullandık.
Alicante’de zorunlu mola
Ertesi sabah biraz geç uyandık. Her ne kadar orka saldırı risklerinden kurtulmuş ve o yükü üzerimizden atmış olsak da önümüzdeki 2 bin millik seyir hiç de az değildi. Tembelliğin lüzumu yoktu, hemen tekne işlerine döndük.
Zaten küçük olan mutfak tüplerimizden biri bitmiş, yedeğini kullanmaya başlamıştık. Sezon olmaması sebebiyle bulabilecek miyiz diye düşünüyorduk. Ayrıca önümüzdeki hava tahminleri pek de iç açıcı değildi. Bu yüzden planlarımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekti.
Marinada bir gün daha kalmaya karar verdik. Ertesi gün seyre çıkmayı, Balear Adaları’na kadar gitmeyi, hava izin verirse en doğudaki ada olan Menorca’ya ulaşmayı planladık. O bölgede bulunan birkaç marinaya e-posta olladık. Zira oralarda yer sorunu olduğunu daha önceki transferlerimizden biliyordum. Ama bu planımızdan Poseidon’un haberi var mıydı? Yoktu…
Sabah yine hamur işli hızlı bir kahvaltıdan sonra avara… Dümende Ahmet Kaptanımla liman çıkışını yapıyorduk. Bense usturmaçaları toplayıp güverteyi açıkdeniz seyrine hazırlıyordum ki makine devrinin azaltıldığını fark edip hemen köprüüstündeki Ahmet Kaptanıma baktım.
Şimdi gülüyorum ama o an birkaç saniye de olsa nabzım fırlamıştı: “Orka mı onlar?” deyişini hiç unutmuyorum. Belki ışık hızından bile hızlı şekilde pruvadaki yüzey hareketliliğine baktım. Hayır hayır, o kadar riskli yolu orka teması olmadan atlatıp riskin neredeyse sıfırlandığı bir bölgeye girerken orkalara rast gelmiş olamazdık.
Meğer pilot balinalarmış, biraz tırstıktan sonra halimize gülerek rutin faaliyetlerimize devam ettik. Demek ki gerçekten onlara denk gelsek, bayağı bir gerilecekmişiz. Gerçi öyle bir durumda yapılacakları ezberlemiş, tatbikatlarını yapmıştık, hazırdık.
Neredeyse rüzgârsız geçecek bir günlük bir seyir vardı önümüzde. Sonrasında erkek havası başlayacaktı. Eğer hava tahmin raporlarındaki gibi bir hava olursa, kıç omuzluğumuzdan gelecek kolayımıza bir rüzgâr bizi Balear Adaları’na rahatlıkla atıverecekti.
Sakin geçen bir günün sonunda beklenen rüzgârımız geldi. Full arma 10 knot hızlara çıkıyorduk. Akşama doğru balığımız da geldi. Keyifler yerindeydi ama güneş batınca, dalgalar kabardı da kabardı. Devam etmenin mümkün olmayacağını anlayınca uygun bir yere sığınmaya karar verdik.

Hızlıca bir rota planlaması yaptık, en uygun yer Alicante gibi gözüküyordu. Akşam 21.00 gibi Alicante’nin sakin liman içine girdik. Aborda olma manevraları esnasında elimdeki usturmaçayla güvertede yürürken ayağım takıldı, tökezledim. Usturmaça alt dudağımla zemin arasında güzel bir tampon oldu ama dudağım usturmaçadan daha güçlü değilmiş demek ki. Patlattım.
Her taraf kan oldu ve bir yandan tekneyi yanaştırmaya çalışırken bir yandan dudağımı dudağımla sıkıştırıyordum. Hemen tampon yapıp idare ettim, tekneyi emniyetle bağladıktan sonra dudağımın şiştiğini ve tamponu kaldırınca hemen kanadığını gördüm.
Gece benim için çok zor geçecekti. Yastığıma bir çöp poşeti geçirdim, etrafına kağıt peçeteler falan, çok zor bir geceydi. Neyse ki, sabaha kadar kanama durmuş, hafiften kabuk bağlamıştı alt dudağım. Ama en ufak bir gülümseme dahi kanamaya sebep oluyordu.
Sabah ilk işim bir eczane bulmak oldu ancak en zor kısmı İspanyolca anlaşabilmekti. Sonunda bir dezenfekte sıvısı ve dudak onarım kremi satın aldım. Ancak yara tam olarak kapanmadan onarım kremini kullanmamam gerekiyordu. Yapacak bir şey yok…
İki gün buradaydık, emir büyük yerden; Poseidon’dandı… Biz de tekneyi toparlama, ihtiyaçları karşılama moduna geçtik. Benalmadena’da bulamadığımız yedek tüpümüzü burada bulduk ve derin bir oh çektik. Artık Ahmet Kaptanım hünkar beğendi yapabilirdi. Şaka bir yana, yemeklerimiz gerçekten oldukça lezzetliydi. Sadece yaptığı irmik helvaları kilolarımıza hep artılar ekliyordu.
İşleri kolaylaştırdıktan sonra şehri keşfe çıktık. Alicante’nin The Ocean Race ile bu kadar iç içe olduğunu görünce şaşırdık. Eski adı Volvo Ocean Race olan The Ocean Race, dünyanın en zorlu açıkdeniz yelken yarışlarından biri. Alicante de uzun yıllar bu yarışın resmi başlangıç limanı (start port) olmuş, üstelik yarışa adanmış bir müzeye de ev sahipliği yapıyor.
Bir-iki saatimizi müzede geçirdikten sonra büyük bir market bulup ekipçe rafların arasında kaybolduk. Alicante’de İspanyol tarzı bir yemek yiyelim diye kararlaştırmıştık ama çevrede o kadar çok Meksika restoranı vardı ki; bunda da vardır bir hayır diyerek Los 3 Carnalitos’ta tapaslarla oldukça keyifli bir akşam yemeği yedik.
Tembel tembel günler geçti; her üç beş saatte bir hava tahminlerine baka baka artık iyice sıkılmıştık. Son planımız akşam seyre çıkmaktı, ancak Menorca’nın doğusundaki kuzeybatılı hava bizi zorlayacaktı. Bu nedenle bir gün daha Alicante’de kalıp sabah yola çıkmaya karar verdik. Bana da yeni bir görev düştü; marina ofisine gidip ilave bir günün ücretini ödemek.
Açıkdeniz günleri
Sabah 10.00 gibi halatlarımızı almıştık. Hiçbir yere uğramadan gideceğimiz en uzun seyir bacağı olacaktı. Hatta sadece yakıt alıp çıkacağımızı da dahil edersek, beş gün beş gece sürecekti.
Mevsim itibarıyla güneş battıktan sonra hava bir anda soğuyup geceler de uzun olunca gece vardiyaları en zorlayıcı periyotlar oluyor bu kış seyirlerinde. Bir gecede ikişer kez uyanıp tekrar uyumak ve giyinip kuşanıp tekrar soyunmak oldukça uzun sürüyordu.
O yüzden Ahmet Kaptanımla 20.00-08.00 saatleri arasını altışar saatlik iki vardiya şeklinde deneme kararı aldık. Akşam yemeğinden sonra savaş kıyafetlerini giyen Ahmet Kaptanım 20.00-02.00 savaşı için hazırdı. Ben ise uyku tulumumun sıcak ortamına bırakmıştım kendimi. Keyfini çıkarmalıydım, gece 02.00’da de benim savaşım vardı.
Beklediğimiz rüzgârı geniş apazdan alınca hızımız 8-9 knot bandına çıktı. Bu durumda Sardunya’nın güneyine gece varacaktık. Önümüzde dört seçenek vardı: Carloforte, San Antioco, Cagliari ve Villasimius.
Cagliari’deki 7/24 hizmet veren otomatik yakıt istasyonu nedeniyle gece için en mantıklı seçenek orası görünüyordu. Ancak San Antioco’daki yakıtçımız da “Varıştan bir saat önce haber verin, saat kaç olursa olsun gelirim” dedi.
Gün batımında beşinci balığımızı da aldık ve uluslararası sularda yasadışı balıkçılık faaliyetimizi sürdürdük. Orka riski nedeniyle daha önce kullanmadığımız oltamız ise artık Akdeniz’de olduğumuzdan sürekli suyun içindeydi.
Sabah gün doğumunda yedinci balığımızı aldık sanırım; artık saymıyordum. Kaçırdığımız büyük balıkları ise hiç saymıyorum. Güzel bir rüzgârla 8-10 knot süratlere ulaştık. Hava güzel, rüzgâr kolayımıza, hızımız yüksek olunca irmik helvasından başka ne isteyebilirdik ki?
Bu yüzden Carloforte, San Antioco ve Cagliari’ye uğramadan adanın doğusuna doğru devam etmeye karar verdik. Gece 03.00’te Sardunya’nın güneydoğusundaki Villasimius Marina’nın yakıt iskelesine bağladık. Her zamanki gibi şükür içeceklerimizi içip kısa sürede uykuya daldık.
Sabah 09.00 gibi “Kapitan, kapitan” seslerine uyandık. Doğal olarak yakıt görevlisi bizi ikaz ediyordu: “Hadi bugün Pazar, balığa çıkan çok insan olacak, birazdan burası kalabalıklaşacak, dolduruyor muyuz?” gibisinden…
Hemen teknemizin karnını doyurup izinle su tanklarına da takviye yaptık. Litresi 2,11 Euro’dan 364 litre yakıt almıştık. Hava çok güzeldi, biz ayrılırken birçok tekne ya yakıta geliyor ya da marinadan çıkıyordu. Öylesine hızlı gidiyorlardı ki sanki “Önden ben gidip o balığı ben tutacağım” der gibiydiler.
Çok sakin havada rota planımızı yaptık; hem rüzgârımız vardı hem de dalga yoktu. Full arma yelken desteğiyle devam ediyorduk. Ertesi gün Palermo önlerinden geçecek, yakıt bütünlemesi yapıp Messina’ya gidecektik. Messina’da hem 250 saatlik makine bakımlarını yaptıracak hem de Schengen çıkış işlemlerimizi tamamlayacaktık. Yunanistan’daki Tepai ve transitlog işleriyle uğraşmak istemiyorduk.

Sardunya ve Sicilya stratejik duraklar
Messina’dan yakıt alınabilecek yerler pek hoşuma gitmiyordu; Messina Limanı’nın hemen kuzeyinde bir parmak iskelede bulunan yakıt istasyonu hiç korunaklı değil, dalgaya ve rüzgâra karşı korunmasız ve Messina Boğazı nadiren sakin olur.
Messina’daki Marina del Nettuno’da yakıt yok. Karşısında, İtalya anakarasında Reggio di Calabria’daki yakıt istasyonu da oldukça korunaklı olmasına rağmen çok biçimsiz ve dar.
Dolayısıyla, Sicilya kuzeyinde rotamızdan bizi çokça saptırmayan bir yerlerden yakıtımızı tamamlayıp, Messina’da yakıt olayına hiç girmemeliydik. Geçen sene Marmaris’ten Mallorca’ya keç armalı bir Celestial 500 götürmüştük, hatta hikayesi 2025 yılı Mayıs ve Haziran aylarında dergide yayınlanmıştı, işte onunla Palermo’da bir hafta havayı beklemiştik. Oraya da aşinaydık.
Yakıt istasyonuna gir-çık derken bizi anca bir saat civarında geciktiriyordu. Kararımız netti: Palermo’ya girip yakıtımızı dolduracaktık. 14.15-14.30 arasında 15 dakikalık bir pitstop’la Messina’ya doğru yolumuza devam ediyorduk. 161,46 litre yakıtı 305 Euro’ya almıştık.
Messina Boğazı’na girerken 02.00-08.00 vardiyası bendeydi. Gece sahile çok yaklaşmadan rotamızı planlamıştık. Teknede radar olmadığından bu tarz dar ve trafiği yoğun olan yerlerde her zaman küçük tekne kaptanları tatlı bir strese girmeli.
Hem gemiler düz rotalarında gitmeyip dönüşler yapabiliyorlar, hem manevra alanı dar, hem de 10 metrelik bir tekne onların umurunda olmuyor. Neyse ki, tam boğaza girerken hava ağarmaya başladı, rahatça boğaza girdik.
09.00’da marinadaki yerimize bağlanmıştık. Marina görevlisi Marinero şişme botuyla yanımıza geldi. Beni tanımış, “Fatiiii” diye bana sesleniyordu. Tanınıyor olmak güzelmiş.
Bu arada Aralık ayına girmiştik ve daha önümüzde 1000 millik bir yol vardı. Aslında hızlı da gidiyorduk ancak, hava için beklemeler bizi az da olsa geciktiriyordu. Hedefimiz olan “15 Aralık’ta Türkiye’ye varmak” hâlâ mümkündü.
O gün makina bakımlarını yaptırdık. Akşam için Messina Yanmar servisinin tavsiyesi üzerine Terzo Posto’ya gidecek,

Son etap Ege ve Türkiye’ye varış
İki günlük seyir sonunda sabah vakti ulaştığımız Neapolis’in arka sokaklarında turistik olmayan yerel bir fırın bulup spanakopitalarımızı alıp tekneye getirdiğimde yüzlerde bir gülümseme vardı.
Hemen ardından yakıtçımız geldi ve 240 litre yakıt aldık. Bu yakıt bizi emniyetle Bodrum’a götürecekti. Normal şartlarda Mora Yarımadası’nı geçerken gündüz zamanına neresi denk geliyorsa, orada ikmalimizi yapıyoruz. Son birkaç seferdir ise hep Neapolis’e denk geliyoruz. Aslında Pilos ve Kalamata’yı da özlemedik değil.
Derin dondurucu ağzına kadar temizlenmiş balıkla dolu olduğundan oltamızı artık atmıyoruz bile. Ege’deki iki günlük nihai seyrimize devam ederken içimizde mutluluk ve 3 bin deniz millik seyri sorunsuzca bitirmenin gururu var. İnsanın her vardiyayı tutası geliyor…
Nihayetinde 8 Aralık’ta, hedeflediğimizden tam bir hafta önce selametle Bodrum Limanı’ndan Türkiye’ye giriş yaptık.
Valizlerimizi toplayıp evlerimize dönerken, sırada Slovenya Portoroz’dan getireceğimiz yepyeni bir yelkenli, bir Dehler 34 ile yapacağımız Adriyatik seyrini konuşmaya başlamıştık bile. Her seyir, yeni bir deneyim olmaya devam ediyor.
PressReader ve Magzter üzerinden okuyabilir veya iOS uygulamamızdan abone olabilirsiniz.
📖 Hâlâ elinize dergi alıp sayfaları çevirmek sizin için ayrı bir keyifse, dergimizi Shopier üzerinden satın alabilir ya da abonelik başlatabilirsiniz.









